Fishing boat named Sea Star facing huge stormy waves

ANKEBÛT SURESİ 65–66. AYETLER Sıkıntıda Allah’ı Hatırlamak, Rahatlıkta Unutmamak

Şimdi Ankebût Suresi’nin 65 ve 66. ayetlerine baktığımızda, aslında insanın çok tanıdık bir hâli anlatılıyor.

İnsan gemiye biniyor…
Denizin ortasında büyük bir fırtına çıkıyor. Dalgalar yükseliyor. Gemi sallanıyor. Ölüm tehlikesi yaklaşıyor.

İşte o anda insanın aklına ne parası geliyor ne makamı ne çevresi ne de sahip olduğu imkânlar…

O anda insan doğrudan Allah’a yöneliyor.

“Allah’ım, beni buradan kurtar!”

Ayet bize şunu söylüyor:

İnsan çaresiz kaldığında, kendisine gerçek anlamda yardım edebilecek tek gücün Allah olduğunu biliyor. Bunu aslında kalbinin derinliğinde kabul ediyor.

Fakat asıl imtihan, fırtınanın içinde değil; karaya çıktıktan sonra başlıyor.

Allah onu kurtarıyor…
Ayakları yeniden sağlam zemine basıyor…
Tehlike geçiyor…

Fakat insan bir süre sonra:

“Ben zaten güçlüydüm.”

“Doktor çok iyiydi.”

“İşler tesadüfen düzeldi.”

“Doğru zamanda doğru yatırımı yaptım.”

demeye başlıyor.

Burada doktoru, kaptanı, ilacı, parayı veya insanları yok saymıyoruz. Bunların her biri birer vesiledir. Fakat derslerimizde sürekli anlattığımız gibi:

Vesile ile vesilenin sahibini birbirine karıştırmamak gerekir.

Doktor vesiledir; şifayı veren Allah’tır.

İşveren vesiledir; rızkı veren Allah’tır.

Yağmur vesiledir; toprağa hayat veren Allah’tır.

Gemi vesiledir; denizin ortasında kurtaran Allah’tır.

İnsan vesileyi Allah’ın yerine koyduğu anda mizan bozulmaya başlar.

Fâtiha Suresi ile İlişkisi

Biz Fâtiha’da her gün ne diyoruz?

“Elhamdülillahi Rabbil âlemîn.”

Hamd, yalnızca dilimizle “Allah’a şükür” demek değildir. Hamd; nimetin gerçek sahibini tanımaktır.

İnsan hastalıktan kurtulduğunda:

“Allah’ım sana hamdolsun.”

der ama sonra sağlığını Allah’ın sınırlarını aşmak için kullanırsa, bu hamd sözde kalmış olur.

Borçtan kurtulur, sonra yeniden ölçüsüzce harcamaya başlarsa…

Ailesi dağılmaktan kurtulur, fakat aynı yanlışları sürdürürse…

İşi düzelir, fakat kul hakkı yemeye devam ederse…

Burada söz ile amel birbirinden ayrılmış olur.

Yine Fâtiha’da:

“Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz.”

diyoruz.

Ankebût 65. ayette insan, fırtınanın içinde bunu gerçekten yaşıyor. Yalnız Allah’tan yardım istiyor. Fakat karaya çıkınca hayatının yönetimini yeniden nefsine, parasına, çevresine ve dünya düzenine bırakıyor.

Demek ki “yalnız senden yardım isteriz” sözü sadece sıkıntı anında söylenecek bir söz değildir.

Asıl mesele, karaya çıktıktan sonra da:

“Allah’ım, hayatımın ölçüsünü yine sen belirle.”

diyebilmektir.

Mizan, Denge ve Sınır Dersiyle İlişkisi

Derslerimizde mizan, denge, sınır ve haddini bilmek üzerinde çok duruyoruz.

İnsan denizin ortasında haddini biliyor. Çünkü gücünün sınırlı olduğunu görüyor.

Ama karaya çıkınca kendisini yeniden güçlü, bağımsız ve dokunulmaz zannetmeye başlıyor.

Fırtınada:

“Allah’ım sensiz yapamam.”

diyor.

Karaya çıkınca:

“Ben kendi hayatımı kendim kurdum.”

diyor.

İşte mizan burada bozuluyor.

İnsanın çalışması gerekir. Tedbir alması gerekir. Doktora gitmesi, işini yapması, para kazanması gerekir. Fakat bütün bunları yaparken kendisini mutlak güç sahibi zannetmemelidir.

Doğru denge şudur:

Emek kuldan, sonuç Allah’tandır.

İnsan tohumu eker ama onu toprakta büyütemez.

İlaç kullanır ama ilacı şifaya dönüştüremez.

İş kurar ama müşterinin kalbine kendisini seçme kararını yerleştiremez.

Gemi yapar ama denizi kontrol edemez.

İnsan elinden geleni yapar; sonra haddini bilir.

Dünya İmtihanı Dersiyle İlişkisi

Biz derslerimizde şunu söylüyoruz:

Dünya yalnızca sıkıntılarla imtihan olduğumuz bir yer değildir. Nimetlerle de imtihan ediliriz.

İnsan hastayken sabrı ile imtihan edilir.

İyileşince şükrü ile imtihan edilir.

Parası yokken sabrı ile…

Parası çoğalınca adaleti ile…

İşi kötü giderken duası ile…

İşi düzelince dürüstlüğü ile imtihan edilir.

Çoğu insan sıkıntının imtihan olduğunu biliyor. Fakat rahatlığın da imtihan olduğunu unutuyor.

Hâlbuki bazen insanın en zor sınavı, tam da karaya çıktığı anda başlar.

Çünkü sıkıntıda insan Allah’a yaklaşabilir. Fakat nimet geldiğinde nefsi büyüyebilir.

“Ben yaptım.”

“Ben kazandım.”

“Ben başardım.”

demeye başlayabilir.

İşte 66. ayette bunun sonu anlatılıyor:

Bir süre faydalansınlar…
Bir süre dünya nimetlerini kullansınlar…
Fakat sonunda gerçeği öğrenecekler.

Bu ifade çok ciddi bir uyarıdır.

Çünkü dünyada bir insanın işlerinin yolunda gitmesi, Allah’ın ondan razı olduğu anlamına gelmez.

Bir insan faizle para kazanabilir ve serveti artabilir.

Kul hakkı yiyebilir ve makamı yükselebilir.

Yalan söyleyebilir ve ticareti büyüyebilir.

Fakat bu başarı değildir. Bu, hesabı ertelenmiş bir imtihan olabilir.

Salih Amel ve Bedel Ödeme Dersiyle İlişkisi

Biz derslerimizde sürekli şunu anlatıyoruz:

Söz tek başına yeterli değildir.

Bir çalışan patronuna:

“Ben size çok bağlıyım.”

diyebilir. Fakat işe gelmiyorsa, görevini yapmıyorsa, kurallara uymuyorsa bu sözün bir değeri yoktur.

Bir insan eşine:

“Seni seviyorum.”

diyebilir. Fakat evinin sorumluluğunu almıyorsa, sözünde durmuyorsa, eşine zulmediyorsa sevgi yalnızca dilde kalmıştır.

Aynı şekilde bir insan fırtınada:

“Allah’ım, beni kurtar; bundan sonra iyi bir insan olacağım.”

diyebilir.

Allah onu kurtardıktan sonra yeniden eski hayatına dönüyorsa, verdiği sözün bedelini ödememiştir.

Gerçek şükür, salih amelle belli olur.

Allah sana sağlık verdiyse, o sağlığı hayırda kullanacaksın.

Mal verdiyse, kul hakkına girmeyeceksin.

İlim verdiyse, kibirlenmeyeceksin.

Makam verdiyse, zulmetmeyeceksin.

Sıkıntıdan kurtardıysa, eski yanlışlarına geri dönmeyeceksin.

Çünkü şükür sadece dilde değil, davranışta görünmelidir.

Kıyas, Hırs ve Şükürsüzlük Dersiyle İlişkisi

Kıyas dersimizde de insanın elindeki nimeti görmeyip başkasındakine bakmasının şükürsüzlüğe kapı açtığını konuşmuştuk.

İnsan fırtınadan kurtuluyor ama karaya çıktığında kurtulduğuna sevinmek yerine başka insanların gemilerine bakmaya başlıyor.

“Onun gemisi daha büyük.”

“Onun evi daha güzel.”

“Onun kazancı daha fazla.”

“Onun hayatı daha rahat.”

Böylece insan, kendisine verilen kurtuluş nimetini kısa sürede unutuyor.

Şükür azalınca hırs büyüyor.

Hırs büyüyünce sınırlar aşılmaya başlanıyor.

Sınırlar aşılınca faiz, kul hakkı, yalan, gösteriş ve kıskançlık ortaya çıkıyor.

Fâtiha’nın başındaki “Elhamdülillah” bilinci tam da burada insanı toparlıyor.

“Elimdeki nimetin farkındayım.”

“Bunu kendimden bilmiyorum.”

“Başkasının hayatına bakıp Rabbimin verdiğini küçümsemiyorum.”

diyebilmektir.

Günümüz İnsanına Verdiği Mesaj

Bugün gemi yalnızca denizdeki gemi değildir.

Bazen hastane odası bizim gemimizdir.

Bazen icra kâğıdı…

Bazen çocuğumuzdan gelen kötü bir haber…

Bazen sallanan bir uçak…

Bazen dağılmak üzere olan bir evlilik…

Bazen iflasın eşiğine gelen bir işyeri…

İnsan o anda bütün perdeleri kaldırıyor ve Allah’a yöneliyor.

Fakat ayet bize şöyle soruyor:

Seni kurtardığında ne yapacaksın?

Hastaneden çıktığında Allah’ı hatırlayacak mısın?

Borçtan kurtulduğunda ölçülü yaşayacak mısın?

Ailen düzeldiğinde aynı kırıcı tavırlara geri dönecek misin?

İşin büyüdüğünde çalışanların hakkını verecek misin?

Gücün arttığında haddini bilecek misin?

Çünkü gerçek iman sadece fırtınada yapılan dua değildir.

Gerçek iman, karaya çıktıktan sonra verilen söze sadık kalmaktır.

Sonuç

Ankebût 65 ve 66. ayetler bize şunu söylüyor:

Allah’ı yalnızca dara düştüğünde hatırlama.

Seni kurtardığında da O’nu unutma.

Nimet geldiğinde haddini bil.

Vesileyi ilahlaştırma.

Sözünü salih amelle tamamla.

Elhamdülillah dediğinde, nimetin sahibini gerçekten tanı.

“Yalnız senden yardım isteriz.” dediğinde, hayatının yönetimini de Allah’ın ölçülerine bırak.

Çünkü mesele gemide Allah’a yalvarmak değildir.

Asıl mesele, karaya çıktıktan sonra nasıl yaşayacağımızdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir