Rum 36-41 ve Ali’nin sadakası

Şimdi anlattığımız bu ayetleri bir hikâyenin içine koyup düşünelim.

Çünkü bazen ayeti okuyoruz ama hayatın içinde nasıl çalıştığını göremiyoruz.

Rûm 36’da şöyle bir ifade vardı:

“Ellerinin öne gönderdikleri yüzünden…”

Buradaki qaddemet kelimesini konuşmuştuk.

İnsan bir şey yapıyor…

Ve yaptığı şeyi sanki kendi önüne gönderiyor.

Sonra Rûm 41’de:

“İnsanların ellerinin kazandıkları yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı.”

Burada da kesebet var.

Yani insanın yaptığı şey artık bir sonuç üretmeye başlıyor.

Şimdi Ali’nin hikâyesine bu gözle bakalım.

Ali’nin maddi durumu iyi.

Kız kardeşinin ise iyi değil.

Ama Ali’nin içinde bir gerekçe var:

“Eniştem parayı iyi kullanmıyor.”

“Gereksiz harcıyor.”

“O yüzden yardım etmek istemiyorum.”

İlk bakışta mantıklı bile gelebilir.

Ama hocası ona çok önemli bir soru soruyor:

“Eniştenin hatasının cezasını neden kız kardeşine kesiyorsun?”

İşte burası çok önemli.

Çünkü insan bazen kendi kararının sorumluluğunu başka birinin hatasının arkasına saklıyor.

Ali ne diyebilirdi?

“Ben yardım etmiyorum çünkü eniştem böyle.”

Yani karar Ali’nin…

Ama gerekçe başkasının davranışı.

Biz de bazen böyle yapmıyor muyuz?

“Ben aramıyorum çünkü o da beni aramıyor.”

“Ben yardım etmiyorum çünkü parayı iyi kullanmıyor.”

“Ben konuşmuyorum çünkü bana zamanında bunu yaptı.”

“Ben affetmiyorum çünkü önce o özür dilesin.”

Dikkat edin.

Hep karşımızdakinin ne yaptığına bakıyoruz.

Ama ayet bizi nereye döndürüyor?

Kendi ellerimize.

Sen ne yaptın?

Ben ne yaptım?

Biz ne yaptık?


“YAKININ HAKKINI VER”

Ve tam burada Rûm 38 geliyor:

“Yakının hakkını ver…”

Bu hikâyenin bence en doğrudan ayeti bu.

Ayet:

“Yakının kusursuzsa ver.”

demiyor.

“Eniştesi iyi para kullanıyorsa ver.”

demiyor.

“Senin istediğin gibi davranıyorsa ver.”

demiyor.

“Yakının hakkını ver.”

Şimdi düşünelim.

Ali kız kardeşine yardım ettiğinde eniştesinin bütün yanlışlarını onaylamış mı oldu?

Hayır.

Eniştenin hatası yine hata olabilir.

İsraf varsa yine yanlıştır.

Ama Ali başka bir şeyi fark etti:

Bir insanın hatası başka bir insanın hakkını ortadan kaldırmıyor.

Bu çok önemli.

Çünkü biz bazen insanları paket halinde değerlendiriyoruz.

Bir yanlışını görüyoruz…

Sonra bütün iyilik kapılarını kapatıyoruz.

“Böyle biri bunu hak etmiyor.”

Peki biz kusursuz muyuz?

Bizim de hatalarımız yok mu?

Eğer yardım görmek için kusursuz olmak gerekiyorsa…

Hangimiz yardımı hak ederiz?


ALİ’NİN ELİ NE YAPTI?

Şimdi tekrar “el” meselesine dönelim.

Ali eve gidiyor.

Bilgisayarı açıyor.

Kız kardeşinin evindeki eksikleri düşünüyor.

Koltuk seçiyor.

Halı seçiyor.

Yemek takımı seçiyor.

Çay makinesi seçiyor.

Yatak seçiyor.

Adres kısmına kız kardeşinin adresini yazıyor.

Ve sonunda ne yapıyor?

Sipariş veriyor.

Şimdi dikkat edin.

Bütün bunları yapan ne?

Ali’nin elleri.

İşte Rûm 36’daki ifadeyi burada düşünelim:

“Ellerinin öne gönderdikleri…”

Ali o gece geleceğine bir şey gönderdi.

Ama sadece eşya göndermedi.

Kız kardeşinin evine doğru bir koltuk gitmedi sadece.

Bir mesaj gitti:

“Sen benim için değerlisin.”

Bir halı gitmedi sadece.

Bir mesaj gitti:

“Seni unutmadım.”

Bir yemek takımı gitmedi sadece.

Bir mesaj gitti:

“Sen benim kardeşimsin.”

İşte insan eliyle bazen düşündüğünden çok daha büyük şeyler gönderiyor.


QADDEMET: NEYİ ÖNE GÖNDERDİN?

Ali o gece önüne ne gönderdi?

Para mı?

Evet.

Eşya mı?

Evet.

Ama sadece bunlar değil.

Bir dua gönderdi.

Bir kardeşlik bağı gönderdi.

Bir annenin gözyaşını gönderdi.

Bir kız kardeşin:

“Ben kendimi ilk defa değerli hissettim.”

demesine sebep olacak bir davranış gönderdi.

İşte qaddemet biraz da böyle anlaşılabilir.

Bugün yaptığımız şey yarında yaşamaya devam ediyor.

Biz hareketi yapıyoruz…

Ama hareketin sonucu bizden sonra yürümeye devam ediyor.

Bir insanın kalbinde.

Bir ailede.

Bir çocukta.

Bir dostlukta.

Bir toplumda.


KESEBET: YAPTIĞIN NE ÜRETTİ?

Sonra Rûm 41’deki kelimeye gelelim:

kesebet.

“İnsanların ellerinin kazandıkları…”

Yani yaptığımız şey ne üretti?

Ali’nin eli ne üretti?

Kız kardeşinin evine eşya girdi.

Ama onun ötesinde ne oldu?

Kadın komşularını çağırdı.

Eşyalarını gösterdi.

Ne diyordu?

“Bunları kardeşim aldı.”

“Kardeşim beni düşünüyor.”

“Kardeşim bana değer veriyor.”

Sonra annesini aradı.

Ve şu cümleyi söyledi:

“Anne… Ben kendimi ilk defa değerli hissettim.”

Şimdi düşünelim.

Ali’nin banka hesabından para çıktı.

Ama kız kardeşinin içinde değer duygusu oluştu.

Bir tarafta eksilme var gibi görünüyor.

Ama diğer tarafta büyük bir artış var.

Belki Rûm 39’un:

Allah’ın rızası için verilenin gerçek artışı

meselesini de burada anlayabiliriz.

Çünkü rakam küçüldü…

Ama etki büyüdü.

Para azaldı…

Ama sevgi arttı.

Hesap küçüldü…

Ama bağ büyüdü.


AYNI EL FESAT DA ÜRETEBİLİRDİ

Şimdi hikâyeyi tersinden düşünelim.

Ali ne yapabilirdi?

Hiçbir şey yapmayabilirdi.

“Eniştesi düşünsün.”

diyebilirdi.

“Benim sorunum değil.”

diyebilirdi.

“Kendileri bu hale geldi.”

diyebilirdi.

Belki kız kardeşi yıllarca içinde şu duyguyla yaşayacaktı:

“Benim kardeşim var ama bana sahip çıkmıyor.”

Şimdi bir ailede bunu çoğaltın.

Bir kardeş diğerini bırakıyor.

Akraba akrabayı bırakıyor.

Çocuk anne babayı bırakıyor.

Anne baba çocuğu görmüyor.

Komşu komşuyu tanımıyor.

Herkes:

“Bana ne?”

demeye başlıyor.

Sonra ne oluyor?

Rûm 41’deki fesat küçük küçük oluşmaya başlıyor.

Bir anda değil.

Tek bir büyük kötülükle değil.

Bazen yapılmayan iyiliklerle de.

Bazen aranmayan telefonlarla.

Bazen uzatılmayan ellerle.

Bazen:

“Benim problemim değil.”

diyerek.

İşte toplum böyle soğuyor.

Sonra hepimiz:

“İnsanlarda sevgi kalmadı.”

diyoruz.

Peki sevgiyi kim yaşatacak?

Biz değil miyiz?


YÂSÎN 65: BİR GÜN O ELLER KONUŞACAK

Ve şimdi hikâyeyi Yâsîn 65’e bağlayalım.

“O gün ağızlarını mühürleriz; elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.”

Bir düşünün.

Ali’nin elleri konuşsaydı o gün ne derdi?

“Ben bir gece bilgisayarın başına oturdum.”

“Kardeşimin ihtiyaçlarını düşündüm.”

“Ben şu siparişi verdim.”

“Ben adres kısmına onun adresini yazdım.”

“Ben elimdekinden paylaştım.”

Bir başkasının elleri ne diyecek?

“Ben gördüm ama görmezden geldim.”

“Benim imkânım vardı ama vermedim.”

“Ben arayabilirdim ama aramadım.”

“Ben yardım edebilirdim ama bahane ürettim.”

İşte bu yüzden Yâsîn 65 çok çarpıcı.

Bugün ağız konuşuyor.

Yarın el konuşacak.

Bugün:

“Benim gerekçem vardı.”

diyoruz.

Ama bir gün gerekçelerden önce yaptıklarımız ortaya çıkacak.


PEKİ HER SIKINTI İNSANIN KENDİ HATASI MI?

Burada önemli bir dengeyi de koruyalım.

Kur’an bize:

“Başına gelen her kötülüğü mutlaka sen yaptın.”

gibi basit bir denklem kurdurmuyor.

Dünyada gerçekten zulme uğrayan insanlar var.

İnsan hiçbir suçu olmadan haksızlığa uğrayabilir.

Bir çocuk savaşın ortasında kalabilir.

Bir insan başkasının zulmünün kurbanı olabilir.

Dolayısıyla mesele mağduru suçlamak değil.

Mesele şu:

Kendi irademizin bulunduğu yerde kendi sorumluluğumuzdan kaçmamak.

Ali’nin kız kardeşinin içinde bulunduğu durumun bütün sebebi Ali değildi.

Ama Ali’nin önünde bir seçim vardı.

Görmezden gelmek…

Ya da elinden geleni yapmak.

İşte hesap burada başlıyor.


“BEN NE YAPTIM?”

Belki bu ayetlerin bize sordurduğu en önemli soru şu:

“Bana ne yaptılar?”

Bu sorunun yeri var.

Ama bir soru daha var:

“Ben ne yaptım?”

Bana kim yardım etmedi?

Peki ben kime yardım ettim?

Beni kim aramadı?

Peki ben kimi aradım?

Beni kim düşünmedi?

Peki ben kimi düşündüm?

Bana kim değer vermedi?

Peki ben kime değerli olduğunu hissettirdim?

Ali isterse bütün ömrünü şöyle geçirebilirdi:

“Eniştem parayı iyi kullanmıyor.”

Belki bu cümle doğruydu.

Ama o doğruluk Ali’nin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyordu.

İşte bazen bizim de hayatımızdaki en büyük tuzak bu:

Başkasının yanlışını, kendi iyiliğimizi yapmamanın bahanesine dönüştürmek.


BİR İYİLİĞİN GERÇEK DEĞERİ

Ali ne kadar verdi?

Belki birkaç maaş.

Belki daha fazla.

Belki daha az.

Ama hikâyenin en önemli noktası bu değil.

En önemli cümle hangisiydi?

Kız kardeşinin şu sözü:

“Anne… Ben kendimi ilk defa değerli hissettim.”

İşte burada paranın fiyatıyla iyiliğin değeri birbirinden ayrılıyor.

Yemek takımının fiyatını öğrenebiliriz.

Koltuğun fiyatını öğrenebiliriz.

Halının fiyatını öğrenebiliriz.

Ama:

“Ben kendimi ilk defa değerli hissettim.”

cümlesinin fiyatını hesaplayamayız.

Demek ki bazen verdiğimiz şey küçük…

Ama dokunduğu yer çok büyük.


SONUÇ: ELLERİMİZ NE GÖNDERİYOR?

Şimdi bütün ayetleri ve hikâyeyi yan yana getirelim.

Rûm 36:

Ellerimiz bir şeyleri önümüze gönderiyor.

Rûm 38:

Yakınımızın hakkını görmemiz isteniyor.

Rûm 39:

Gerçek artışın sadece paranın çoğalması olmadığını öğreniyoruz.

Rûm 41:

Ellerimizin kazandıkları dünyada sonuç üretmeye başlıyor.

Yâsîn 65:

Ve bir gün o eller konuşuyor.

Şimdi kendimize soralım:

Bizim ellerimiz bugün ne gönderiyor?

Telefonumuz elimizde.

Kimi arıyoruz?

Paramız elimizde.

Kiminle paylaşıyoruz?

Zamanımız elimizde.

Kime ayırıyoruz?

İmkânımız elimizde.

Kimin yarasına dokunuyoruz?

Çünkü elimiz sadece kötülük yapmaz.

El iyilik de yapar.

Bir el haksız bir imza atabilir.

Ama aynı el bir borcu silebilir.

Bir el birini itebilir.

Ama aynı el düşeni kaldırabilir.

Bir el kendine yığabilir.

Ama aynı el paylaşabilir.

Bir el kapıyı kapatabilir.

Ama aynı el o kapıyı açıp:

“Gel, biz varız.”

diyebilir.

İşte seçim burada.

Belki Yâsîn 65’i düşündüğümüzde kendimize şu soruyu sormalıyız:

Bir gün ellerimiz konuştuğunda, onların bizim hakkımızda ne söylemesini isteriz?

“Ben hep kendime topladım.”

mı?

Yoksa:

“Ben birinin gözyaşını sildim.”

“Ben kardeşimin yükünü hafiflettim.”

“Ben bir insana yalnız olmadığını hissettirdim.”

“Ben birinin kendisini yeniden değerli hissetmesine vesile oldum.”

mu?

Çünkü bugün yaptığımız her şey geleceğe gönderiliyor.

Ve bazen bir insanın hayatında küçücük gördüğümüz bir iyilik…

O insanın içinde yıllardır boş duran bir yeri dolduruyor.

Ali’nin kız kardeşinin ihtiyacı sadece yemek takımı değildi.

Asıl ihtiyacı belki şuydu:

“Ben unutulmadım.”

“Benim kardeşim var.”

“Beni düşünen biri var.”

“Ben de değerliyim.”

İşte belki gerçek infak tam burada başlıyor.

Sadece cebimizden bir şey çıktığında değil…

Bizden çıkan şey başka bir insanın kalbinde hayra dönüştüğünde.

Ve sonunda soru yine bize dönüyor:

Ellerimiz bugün neyi öne gönderiyor?

Çünkü bir gün…

O eller konuşacak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir