Kıskançlık, Adalet ve Doğruyu Seçme Cesareti
6 Haziran 2024
Bir insanın hayatını değiştiren şey yalnızca başına gelenler midir, yoksa o olayların karşısında yaptığı tercihler midir? Aynı ailede yetişen insanlar nasıl olur da birbirinden bu kadar farklı kararlar verebilir? Bir kardeş diğerini korumayı seçerken başka bir kardeş ona zarar vermeyi nasıl düşünebilir? Yusuf kıssası bizi tam da bu soruların karşısına çıkarıyor.
Hayatımız tercihlerle ilerliyor. Önümüze farklı yollar çıkıyor. Bazen öfke ile merhamet, bazen kıskançlık ile adalet, bazen korku ile doğruluk arasında kalıyoruz. Kur’an yalnızca geçmişte olmuş bir olayı bildirmiyor. Yaptığımız tercihlerle karşılaşacağımız sonuçlar arasında düşünmemiz gereken bir bağ da gösteriyor. Doğruyu bilmek kadar doğruyu seçmek de önemli.
Din, hayatın dışına ayrılmış, yalnızca belirli anlarda hatırlanan bir alan değildir. Yaşamımızı nasıl kurduğumuzla ilgilidir. İslam ve teslimiyet dediğimizde Allah’ın ölçüsüne göre yaşamayı düşünmeliyiz. Peki Allah’ın ölçüsünü ailede, işte, kardeşlikte, para kullanırken, öfkelendiğimizde hatırlıyor muyuz? Yoksa din bir tarafta, günlük davranışlarımız başka bir tarafta mı kalıyor?
İnsanın dünyayı kavramasında karşıtlıkların önemli bir yeri var. Geceyi ve gündüzü, sağlığı ve hastalığı, bolluğu ve darlığı görüyoruz. Bir şeyin değerini bazen onun yokluğuyla karşılaşınca daha iyi anlıyoruz. Bu farklılıklarla yüzleştiğimizde hemen yakınmak yerine onların bize ne öğrettiğini düşünmek gerekir. Her yaşadığımız durumu tam olarak açıklayamayız. Fakat yaşadıklarımız karşısındaki davranışımızı değerlendirebiliriz.
Hz. Yusuf’un hayatında da farklı durumlarla karşılaşırız. Önce bir çocuğun babasına anlattığı rüya vardır. Sonra o rüyanın kardeşler arasında doğurabileceği kıskançlık konusunda bir uyarı gelir. Ardından kardeşlerin kendi aralarında kurduğu planı görürüz. Bir ailenin içinde gelişen bu olaylar, bugün de karşılaşabileceğimiz insan davranışlarını düşünmemizi sağlar.
Yusuf suresinin başında Hz. Yusuf’un gördüğü on bir yıldız, güneş ve ayla ilgili rüyası anlatılır. Babası Hz. Yakup, rüyasını kardeşlerine anlatmamasını söyler; çünkü onların kendisine bir tuzak kurabileceklerinden kaygı duyar. Burada insanın sevdiğini koruma isteği, kıskançlık ihtimali ve aile içindeki ilişkilerin hassaslığı bir araya gelir.
Kardeşleri ise Yusuf ve öz kardeşinin babalarının gözünde kendilerinden daha sevgili olduğunu düşünür. Kendilerinin kalabalık bir grup olduklarını, birçok iş yaptıklarını söylerler. Bu düşünce giderek başka bir hâl alır. Artık yalnızca sevgi eksikliği hissetmiyor, kardeşlerini ortadan kaldırmayı konuşuyorlar. Kıskançlık, insanın zihninde büyüdüğünde nelere dönüşebilir?
Bir insan kendisini başkasıyla kıyaslamaya başladığında öncelikle kendi eksikliğine odaklanabilir. Başkasının gördüğü ilgiyi kendisine karşı yapılmış bir haksızlık olarak yorumlayabilir. Bu duyguya öfke ve kin eklendiğinde yanlış bir davranışı bile kendince haklı göstermeye çalışabilir. Yusuf’un kardeşlerinin sözleri bu tehlikeyi bize düşündürüyor.
Öyle ki Yusuf’u öldürmeyi veya uzak bir yere atmayı planlıyorlar. Böylece babalarının ilgisinin kendilerine kalacağını düşünüyorlar. Sonrasında tövbe edip iyi insanlar olabileceklerinden söz etmeleri özellikle düşündürücü. Daha yanlış yapılmadan, sonradan tövbe etmeyi bir mazeret gibi kullanmak ne kadar tehlikeli! İnsan kötülüğü önceden planlayıp arkasından bağışlanmayı kendi hesabına güvence sayabilir mi?
Bu noktada önemli bir ayrıntı var. Kardeşlerden biri, Yusuf’u öldürmemelerini, ille de bir şey yapacaklarsa onu bir kuyunun dibine bırakmalarını öneriyor. Bu öneri de Yusuf’a yapılan haksızlığı ortadan kaldırmıyor. Fakat öldürme niyetine karşı çıkılması, çoğunluğun yanlış bir kararı benimsediği yerde tek bir kişinin bile farklı bir söz söyleyebileceğini gösteriyor.
Düşünelim: Etrafımızdaki herkes bir insanı haksız yere suçluyorsa biz ne yapıyoruz? Herkes yanlış bir sözün arkasından gidiyorsa susuyor muyuz? Kalabalığın kararı bize güven mi veriyor? Doğruluğun ölçüsü, bir düşünceyi kaç kişinin savunduğu değildir. Kişi yalnız kalsa da doğru bildiğini söyleme sorumluluğuyla karşılaşabilir.
Elbette kuyunun dibine bırakmak da bir çocuğa yapılan ağır bir haksızlıktır. Buradaki farkı abartıp yanlışın bir başka biçimini iyilik diye sunamayız. Ama bir insanın bütünüyle kötülükte birleşmiş görünen bir grubun içinde itiraz edebilmesi, düşünmeye değer. Daha büyük zarara itiraz etmek, insanın seçebileceği farklı yollar olduğunu hatırlatır.
Hayatta insanlara doğruyu anlatırken de benzer bir sabır gerekir. Bir sözümüzü herkesin hemen kabul etmesini bekleyemeyiz. Belki çok kişi dinlemez. Belki bir kişi düşünür. Belki bir kişi yanlışından döner. İnsanların hepsini aynı anda değiştiremediğimiz için doğruyu söylemekten vazgeçmek zorunda değiliz. Fakat doğruyu anlatmakla başkasını zorla değiştirmeyi birbirine karıştırmamalıyız.
Öğüt vermenin bir amacı karşı tarafın düşünmesine yardımcı olmaktır. Her öğüt hemen karşılık bulmayabilir. Birinin bugün duymadığı sözü başka bir zamanda yeniden değerlendirmesi mümkündür. Bu nedenle çabamızın sonuçlarını mutlak biçimde kontrol ettiğimizi sanmadan, kendi sözümüzün ve tavrımızın sorumluluğunu taşımalıyız.
Yusuf’un kardeşleri babalarına, Yusuf konusunda kendilerine neden güvenmediğini sorarlar. Onun iyiliğini istediklerini söylerler. Sonra Yusuf’u kendileriyle göndermesini ve onu koruyacaklarını belirtirler. Bu sözler üzerinde duralım. Birine güven vermek için söylenen cümleler, her zaman o kişinin gerçek niyetini gösterir mi? Güven yalnızca sözden mi oluşur, davranıştan da mı beslenir?
Hz. Yakup’un çocukları arasındaki ilişkileri düşünürken aile içindeki dengeyi de konuşmalıyız. Bir ebeveynin çocuklarından birine yakınlığını diğerleri nasıl algılıyor? Çocukların karakterleri farklı olduğunda sevgiyi nasıl göstermek gerekir? Bu sorular kolay değil. Bir çocuğun dışarıdan soğuk, diğerinin daha sevecen olması, onların sevgi ihtiyacının aynı olmadığı anlamına gelmez.
Bir evde çocuklardan biri babasına gidip sarılır. Şakalaşır, konuşur, yakınlık kurar. Diğer çocuk daha sessizdir. Duygularını belli etmekte zorlanır. Şimdi anne baba yalnızca kendisine yaklaşan çocuğa ilgi gösterirse ne olur? Sessiz olanın sevgisiz olduğu düşünülebilir. Oysa o da aynı yakınlığı bekliyor olabilir.
Ebeveyn olarak çocuklarımızın hepsinden aynı davranışı beklememeliyiz. Karakter farkını sevgi eksikliği diye okumamalıyız. Birinin kolaylıkla yaptığı şeyi diğeri yapmakta zorlanabilir. Bu nedenle adalet bazen herkese aynı hareketi göstermekten önce, her birinin ihtiyacını ve duygu dünyasını anlamayı gerektirir.
Ailede ayrımcılık algısı büyüdüğünde kardeşler birbirine karşı kin besleyebilir. Özellikle mal, para, miras ve ilgi konularındaki tercihler ciddi çatışmalara yol açabilir. Bir çocuğa gösterilen ayrıcalık, diğerinin içinde yıllarca birikebilir. Sonra kardeşler, başlangıçta anne babanın kurduğu dengeyle ilgili bir meseleyi kendi aralarında savaşa dönüştürebilir.
Burada bütün sorumluluğu ebeveyne yüklemek de doğru değil. Her insan kendi tercihinden sorumludur. Kıskanmak bir duygu olabilir; fakat o duygudan hareketle haksızlık yapmak ayrı bir tercihtir. Yine de anne babaların farkında olmadan rekabeti ve kırgınlığı büyütebilecek davranışlarını düşünmeleri gerekir. Sebepleri görmek, yanlış davranan kişinin sorumluluğunu silmez.
Çocuklarımızın arasında olduğu gibi kardeşlerimizle, eşimizle ve çalışanlarımızla ilişkilerimizde de denge önemlidir. Birine sürekli yakınlık gösterip diğerini yok saydığımızda, farkında olmadan kırgınlıklara yol açabiliriz. İnsanlarla kurduğumuz ilişkilerde neyi teşvik ettiğimizi düşünmeliyiz. Birini överken diğerini aşağılıyor muyuz? Birinin başarısını kutlarken başkasını değersiz hissettiriyor muyuz?
Şimdi kendimize soralım: Ailemizde sevgi gösterme biçimlerimiz adil mi? Bir çocuğun, kardeşin veya yakınımızın karakterini yanlış mı yorumluyoruz? Bizi sevdiğini göstermek için herkesten aynı davranışı mı bekliyoruz? Bazen bir ilişkinin düzelmesi, önce bu sorulara vereceğimiz cevapla başlayabilir.
Aile içindeki denge yalnızca sevgi konusunda değildir. Para yönetiminde de ölçü gerekir. Bir evde eşlerden biri gereğinden fazla harcarken diğeri çok tutumlu olabilir. Bu farklılık çatışmaya dönüşebilir. Bir taraf her istediğini almak ister; diğer taraf ise en gerekli harcamaya bile karşı çıkabilir. İki uç arasında bir denge kurulmadığında evin huzuru etkilenir.
İsraf etmek doğru değildir. Fakat tutumluluğun aşırısı da cimriliğe dönüşebilir. Harcamanın her türünü kötü görmek, ihtiyaçları karşılamaktan kaçınmak da aileyi zorlayabilir. Önemli olan, evin imkânlarını akıllıca kullanmak ve iki tarafın birbirini dinlemesidir. Eşlerden biri daha iyi bütçe yapabiliyorsa bu beceriden yararlanmak mümkündür. Ama bütçeyi yönetmek, diğerini sürekli sıkıştırma hakkı vermez.
İnsanlar birbirlerinin farklılıklarıyla denge kurabilir. Birinin eksik kaldığı yerde diğeri yardımcı olabilir. Bunun gerçekleşebilmesi için her iki tarafın da kendi aşırılığını görmesi gerekir. Çok harcayan kişi sınır koymayı öğrenebilir. Aşırı tutumlu olan kişi gerekli harcamaya daha açık davranabilir. Böylece amaç birbirine üstünlük kurmak değil, birlikte doğru ölçüyü bulmak olur.
Bu düşünceyi tekrar Yusuf’un kardeşlerine taşıyalım. Onların içinde de farklı eğilimler vardı. Birisi çok ağır bir zarar vermeyi düşünürken diğeri buna karşı bir söz söylüyordu. Aynı ortamda olmak, herkesin aynı kararı vermesini zorunlu kılmıyordu. Demek ki içinde bulunduğumuz grubun baskısını fark etmeli ve kendi tercihimizin sorumluluğunu hatırlamalıyız.
Anne babamızın, arkadaşlarımızın veya yakınlarımızın yanlış bir yönlendirmesi karşısında ne yapacağız? Sevdiğimiz kişilere saygı duyabiliriz. Onların tecrübesinden yararlanabiliriz. Ancak bir insanı sevmek, onun yaptığı her şeyi doğru kabul etmek değildir. Yanlış bir davranışa katılmamak, gerektiğinde bunu uygun bir dille söylemek de sorumluluğun bir parçasıdır.
Elbette bu tavır kolay değildir. Bazen yalnız kalma korkusu yaşarız. Ailemizi üzmek istemeyiz. Çevremizle ters düşmekten çekiniriz. Fakat korku ile doğruluk arasında kaldığımızda kararımızı neye göre vereceğiz? İşte hayatımızın sınavlarından biri de budur. Bir topluluk içindeki konumumuz, vicdanımızı ve sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.
Kıskançlık yalnızca başkasının içinde gelişen bir duygu değildir. Biz de kendi içimize bakmalıyız. Başkasının imkânını görüp huzursuz oluyor muyuz? Bir yakınımız başarılı olduğunda içimizde sevinç mi yoksa rahatsızlık mı doğuyor? Gördüğümüz bir nimeti kendi değerimizin azalması gibi mi algılıyoruz? Bu soruları kendimize sormadan yalnızca başkalarının kıskançlığından söz etmek eksik kalır.
Öte yandan sahip olduklarımızla övünmenin de sonuçları olabilir. İnsan işini, gelirini, malını ve başarısını paylaşırken karşısındakinin durumunu unutmamalı. Her paylaşım kötü niyetli değildir. Ama bazen sürekli gösteriş yapmak, ilişkilerde gereksiz kıyaslamaları besleyebilir. Ölçülü davranmak, kendimizi başkasından üstün göstermekten kaçınmak, aile içinde huzura yardımcı olur.
Bu, başkalarının kıskançlığının suçunu bütünüyle bize yüklemek anlamına gelmez. Kıskançlıkla yanlış yapan kişi kendi davranışından sorumludur. Bizim sorumluluğumuz ise söz ve hareketlerimizi dikkatle seçmek, insanları küçük düşürmemek, ayrımcılığı ve gösterişi beslememeye çalışmaktır. Her iki tarafın da üzerinde düşünmesi gereken ayrı bir sınav vardır.
Bir aileyi düşünün. Kardeşlerden biri ekonomik olarak güçleniyor. Anne baba artık ona daha fazla yakınlık gösteriyor. Diğer kardeş kendisini geride bırakılmış hissediyor. Burada yapılması gereken sadece kırgınlığı fark etmek değil, nedenlerini de konuşmaktır. Birinin başarısı diğerinin sevgiden mahrum bırakılmasına gerekçe olmamalıdır. Mal ile insanın değeri birbirine karıştırılmamalıdır.
Bir başka ailede mirasla ilgili tercihler kardeşler arasında büyük bir çatışma başlatabilir. Yıllarca yakın olan insanlar birbirine düşman hâline gelebilir. Böyle olaylarda herkesin kendi kararına bakması gerekir. Başkasının yanlışından hareketle yeni bir haksızlık yapmak sorunu büyütür. Adil davranmak, yalnızca bugünü değil, o kararın gelecekteki etkilerini de düşünmeyi gerektirir.
İş yerinde de benzer bir durum yaşanabilir. Bir yönetici çalışanlarının birini sürekli öne çıkarıp diğerlerinin emeğini görmezden geldiğinde kırgınlık büyüyebilir. İnsanları birbirine karşı kullanmak, kısa vadede bir sonuç sağlıyor gibi görünse bile güveni sarsabilir. Ölçü gözetmek, herkesin emeğini adaletle değerlendirmek gerekir.
Yusuf kıssasının düşündürdüğü şeylerden biri, kötülüğün çoğu zaman bir anda başlamamasıdır. Önce içte bir kıyaslama belirir. Sonra o kıyaslamaya bir yorum eklenir. Ardından öfke büyür. En sonunda insan, ilk başta aklından geçirmeyeceği ağır bir davranışı konuşur hâle gelebilir. Bu yüzden yanlışın yalnızca son adımına değil, oraya taşıyan düşüncelere de dikkat etmeliyiz.
Bir insanın yanlış bir düşünceden dönme ihtimali de vardır. Yaşadığı süre boyunca seçimleriyle karşılaşır. Bugün yanlışın içinde bulunan biri yarın doğru bir karar verebilir. Bu ihtimali bilmek, yanlışı haklı göstermemizi gerektirmez. Ancak insanları tek bir davranışın içine sonsuza dek hapsetmeden, değişim ihtimalini de unutmamak gerekir.
Doğruyu savunurken de kendi tavrımıza bakmalıyız. Söylediğimiz şey doğru olsa bile onu kibirle, aşağılayarak, insanları küçük görerek mi söylüyoruz? Yoksa karşı tarafın düşünmesine yardım edecek bir dil mi kuruyoruz? Öğüt vermek için yalnızca doğru sözü bilmek değil, sözün sorumluluğunu da taşımak gerekir.
Bizim elimizden gelen bazen bir kişinin yanlış bir karara katılmasını önlemek olabilir. Bazen ailede bir kırgınlığı fark etmek. Bazen bir kardeşe hakkını vermek. Bazen de kendi kıskançlığımızı tanıyıp o duygunun bizi haksızlığa sürüklemesine izin vermemek. Küçük görünen bu tercihler insanın karakterini gösterir.
Kendimize yeniden dönelim. Bugün yanlışa karşı çıkmamız gereken bir yerde susuyor muyuz? Kardeşlerimizin arasında ayrım yapıyor muyuz? Çocuklarımızı kendi karakterleriyle sevmek yerine birbirine mi benzetmeye çalışıyoruz? Evimizin bütçesinde israfla cimrilik arasında denge kurabiliyor muyuz? Bir başkasının başarısını gördüğümüzde kendi kalbimizde ne oluyor?
Yusuf’un kardeşlerinin sözleri uzak bir zamanın anlatısı olarak kalmasın. Kendi sözlerimizi de duyalım. ‘Bize neden güvenmiyorsun?’ derken gerçekten güvenilir davranıyor muyuz? ‘Onun iyiliğini istiyoruz’ derken davranışlarımız bunu gösteriyor mu? ‘Sonra düzeltirim’ diye düşünerek bugün yapacağımız bir haksızlığı hafife alıyor muyuz?
Yaşamımızdaki büyük sonuçlar bazen küçük gibi görünen tercihlerle hazırlanır. Bir sözle gönül kırılır. Bir ayrımcılıkla kıskançlık büyür. Bir itirazla daha ağır bir kötülüğün önü kesilebilir. Bir adaletli davranışla güven yeniden kurulabilir. Her tercihin bütün sonucunu önceden bilemeyiz. Ama tercih ederken neyi esas aldığımızı sorgulayabiliriz.
Rabbimizden yanlışımızı görebilecek bir bilinç, doğruyu seçecek bir irade ve insanlara adaletle davranabilecek bir kalp dileyelim. Kendi içimizdeki hasetten de başkalarının hasedinin doğurabileceği kötülüklerden de Allah’a sığınalım. Söylediğimiz sözlerin ve yaptığımız tercihlerin sorumluluğunu unutmayalım. Çünkü asıl sınav, yalnızca doğruyu öğrenmek değil; o doğruyla yaşamaktır.

