Kuyunun Dibindeysen ve Yardım Gelmiyorsa

31 Mayıs 2024

Hiç kendinizi bir kuyunun dibinde hissettiniz mi? Çıkmak istiyorsunuz ama çıkamıyorsunuz. Dua ediyorsunuz, bir kapı açılsın istiyorsunuz, fakat sanki her kapı kapanıyor. Üstelik tam bir sıkıntı sona erecek sanırken başka bir sıkıntı başlıyor. Böyle bir durumda insan ne yapmalı? Allah’a güvenmeye devam mı etmeli, yoksa karşısına çıkan ilk kurtuluş teklifine mi sarılmalı?

Hz. Yusuf’un hayatını yalnızca geçmişte yaşanmış bir hikâye olarak okursak bu soruların bizimle bağlantısını kaçırabiliriz. Yusuf’un kuyusu, köle olarak satılması, iftiraya uğraması, zindana girmesi; bütün bunlar bugün de insanların yaşadığı baskıları ve zor seçimleri düşünmemizi sağlıyor. Her insanın kuyusu farklı olabilir. Birinin kuyusu iflas tehlikesi, diğerinin ailedeki kırgınlık, bir başkasının hastalığı, yalnızlık veya geçim sıkıntısıdır. Kuyunun adı değişir. Ama insanın önündeki soru benzer kalır: Bu durumda hangi yolu seçeceğim?

Yusuf suresinin Mekke dönemindeki insanlara nasıl seslendiğini düşünün. Hz. Muhammed de kendi çevresinin ağır baskılarıyla karşılaştı. Doğru bildiğini söylediğinde karşı çıkanlar oldu. Yakınlarından bile karşı çıkanlar vardı. Mekke’deki baskıyla Yusuf’un kuyusu ve zindanı arasında bir benzerlik kurulabilir. Yusuf’un kardeşlerinin kıskançlığıyla, Peygamber’e karşı çıkanların tutumları arasında da benzerlik görülebilir. Bu benzetmenin amacı, olayları bire bir aynı saymak değil; güçlük karşısında doğru yoldan ayrılmama mücadelesini anlamaktır.

Bir de Yusuf’a yapılan teklif var. Sıkıntıdan kurtulmak veya bir imkâna kavuşmak için yanlış olana razı olmak. Bizim hayatımızda da böyle teklifler çıkabiliyor. İşleri kötüye giden birine ‘Şu yolu dene, nasıl kazandığına takılma’ deniyor. Borcunu ödeyemeyen kişiye yeni bir borç öneriliyor. Ailesiyle sorun yaşayan birine doğru olmayan ilişkiler cazip gösterilebiliyor. Bir ticarette zarar etmemek için yalan söylemek, malın kusurunu gizlemek, bir başkasının hakkını ihlal etmek kolay bir çıkış gibi sunulabiliyor.

İşte en kritik nokta burada. Önümüzdeki kapının açık olması, onun doğru kapı olduğu anlamına gelmiyor. Bizi kuyudan çıkaracakmış gibi görünen her teklif bizi iyi bir yere götürmeyebilir. Kısa vadede rahatlamakla uzun vadede huzur bulmak aynı şey değildir. Bir beladan kurtulurken daha ağır bir yükün altına girme ihtimalini de düşünmeliyiz.

Kuyunun dibinde bulunduğumuz sırada iki ayrı baskı hissedebiliriz. Bir yanda yaşadığımız acı vardır. Diğer yanda o acıyı hemen bitirme isteği. İnsan asıl seçimini çoğu zaman burada yapar. ‘Ne olursa olsun kurtulayım’ mı diyeceğim? Yoksa ‘Bu zorluktan kurtulmak istiyorum ama yanlış olduğunu bildiğim yolu doğru ilan etmeyeceğim’ mi diyeceğim?

Hz. Yusuf’un hayatında sınav, kuyudan çıkarılmasıyla bitmedi. Kuyudan çıktı; köle olarak satıldı. Bir başka zorluk geldi. Ardından iftira ve zindan yaşandı. Biz de bazen böyle hissederiz. ‘Tam kurtuldum’ dediğimizde yeni bir mesele çıkar. Bir borç kapanmadan başka bir ödeme gelir. İşte sorun yaşarken evde gerginlik artar. Ailede bir meseleyle uğraşırken başka bir yakınımızla anlaşmazlık çıkar. İnsan sonunda ‘Bütün sıkıntılar beni mi buluyor?’ diye sorar.

Fakat Yusuf’un kıssasında yalnızca sıkıntıların artışını değil, bu sıkıntılar arasında verdiği kararları da görüyoruz. Kuyuya atılmış olması onu yanlış bir tercihe zorunlu kılmadı. Köle olarak satılması bütün değerlerini kaybetmesi anlamına gelmedi. Zindana girmeyi göze alması, rahat bir hayatın önüne doğru bildiğini koyabildiğini gösterdi. Bizim üzerinde durmamız gereken şey yalnızca kuyunun ne kadar derin olduğu değil, o kuyunun içindeyken hangi tercihi yaptığımızdır.

Bir insan kendisini en dipte hissedebilir. Bu duyguyu küçümsemeyelim. Çünkü işini kaybetme korkusu, borcunu ödeyememe telaşı, eşinden ayrılma ihtimali, hastalığın belirsizliği insanı gerçekten yorabilir. Böyle zamanlarda ‘Sabret’ demek kolaydır. Sabır ise o anın içinde, gerçek baskılar altında sınanır. Üstelik sabır, hiçbir şey yapmadan oturmak demek değildir. Yanlış olanı normalleştirmeden doğru olan için mücadele etmeyi sürdürmek demektir.

Geçim meselesini ele alalım. Bir ticaret insanı, ödenmesi gereken çekleri, bankalara olan borçları ve işinin devam edip etmeyeceği arasında sıkışabilir. Tam o sırada telefon çalar; yeni kredi teklifi gelir. O kişi bu yolu dinen doğru görmüyor olabilir. Ama önündeki baskı o kadar büyüktür ki bildiği ölçüyü korumakta zorlanır. Böyle bir durumda yalnızca dışarıdan ‘Yapma’ demek meselenin ağırlığını anlatmaz. O insanın kaybetmekten korktuğu şeyleri de anlamalıyız.

Asıl iç mücadele bazen şudur: Kendi kabul ettiğim doğruyu yaşamakta zorlanıyorum. Peki, bu zorluk yüzünden o doğruyu inkâr mı edeceğim? Yanlış olduğunu düşündüğüm bir şey yaptıysam, sırf içim rahat etsin diye onu normalleştirmek zorunda değilim. ‘Evet, zorlandım. Evet, hata yaptım’ diyebilirim. Bu kabul, dönüş ihtimalini canlı tutar.

Hz. Âdem’in hatası karşısındaki tutumu da bize bunu düşündürüyor. Kendi nefsine zulmettiğini kabul edip Allah’tan bağışlanma istedi. Suçu örtmek, yapılanı bütünüyle haklı göstermek başka; yanlışı görüp tövbe etmek başka. İnsan mükemmel olduğunu söylemek zorunda değil. Ama eksikliğiyle karşılaştığında onu görmezden gelmek yerine kabul edebilir.

Sıkıntı içindeyken dua ediyoruz. Fakat bazen beklediğimiz yardım, beklediğimiz zamanda gelmiyor. İşte burada yeni bir soru doğuyor: Duamızın karşılığını yalnızca istediğimiz sonucun hemen gerçekleşmesi olarak mı görüyoruz? Eğer işimiz o gün düzelmezse, eğer hastalığımız o anda geçmezse, eğer kırgınlık hemen bitmezse Allah’a yönelmekten vaz mı geçeceğiz?

Bu soru acı çeken bir insanı suçlamak için sorulmuyor. Acının ne kadar ağır olabileceğini bilerek soruluyor. Çünkü insan bazen yardım istemekle beraber istediği sonucun ne zaman ve nasıl geleceğini de belirlemek istiyor. Oysa yarını bilmiyoruz. Kendi hayatımızda birkaç ay sonra hangi kapının açılacağını, bugün kötü görünen bir olayın neye yol açacağını tam olarak göremiyoruz.

Kur’an, hoşumuza gitmeyen bir şeyde bizim için hayır, hoşumuza giden bir şeyde de bizim için şer bulunabileceğini hatırlatır (Bakara 2:216). Bu ayeti ‘Her yaşanan kötülük iyidir’ diye okumamak gerekir. Zorluk zorluktur. Haksızlık haksızlıktır. Fakat olayların sonunu bilmediğimiz gerçeğini de unutmamalıyız. Bugün güvenli sandığımız yer her zaman güvenli olmayabilir. Korktuğumuz durumun içinden beklemediğimiz bir değişim doğabilir.

Denizde tehlikeyle karşılaşan ve Allah’a yalvaran insanın karaya çıktıktan sonra eski tutumuna dönmesiyle ilgili Kur’an uyarılarını düşünelim. Deniz tehlikeliyken insan kendini aciz hisseder. Karaya ulaşınca yeniden güvende olduğuna inanır. Ama insan karada da bütün tehlikelerden uzak değildir. Bazen kuyunun dibindeyken Allah’a yakınlığımızı daha çok hissederiz; rahatlayınca kendi gücümüze gereğinden fazla güvenmeye başlarız.

Demek ki asıl mesele yalnızca kuyudan çıkmak değil, kuyudan çıkınca kim olacağımızdır. Sıkıntıda dua eden, rahatlıkta unutan biri mi olacağız? Yoksa varlıkta ve yoklukta aynı ölçüyü korumaya mı çalışacağız? Çünkü insan için güçlük kadar bolluk da bir sınav olabilir. Bazen elimizdeki para artar ama ilişkilerimiz zayıflar. İmkânlarımız çoğalır ama huzurumuz aynı ölçüde çoğalmaz.

Geçmişte insanların daha az eşyası, daha zor çalışma şartları vardı. Bir evin işini yapmak çok emek isterdi. Tarlada çalışılır, çamaşır elde yıkanır, insanlar birbirinin yardımına koşardı. Bu şartları güzelleştirmek veya yoksulluğu övmek doğru olmaz. Fakat sahip olunan imkânlarla yaşanan mutluluğun her zaman aynı şey olmadığını da görebiliriz. Bir toplum daha fazla mala kavuşurken ilişkilerindeki dayanışmayı kaybedebilir.

Bu yüzden kuyudan çıkmayı yalnızca daha fazla para kazanmak, daha yüksek bir makama ulaşmak ya da herkesin bize saygı göstermesi şeklinde tanımlamayalım. Eğer bu çıkış bizi daha kibirli, daha bencil, daha kırıcı ve daha huzursuz bir insan yapıyorsa kazandığımızı sandığımız şeyin bedelini de düşünmemiz gerekir. Hz. Yusuf’un kıssası, maddi yükselişi ahlaki tercihlerden ayrı ele almamamız gerektiğini düşündürüyor.

Zorlukların insanı pişirmesi benzetmesini hatırlayalım. Çamur ateşle karşılaşınca seramik veya porselen hâline gelebilir. Ateş tek başına bütün sonucu belirlemez; malzeme, hazırlık ve süreç de önemlidir. İnsan da sıkıntı karşısında değişebilir. Fakat her acının kendiliğinden insanı daha iyi yaptığı iddiasında bulunamayız. Önemli olan, o acı içinde ne öğrendiğimiz, hangi tercihi yaptığımız ve yanlıştan dönüp dönmediğimizdir.

İblis’in kendisini üstün görme tavrı ile Hz. Âdem’in hatasını kabul etmesi arasında da dikkat çekici bir fark vardır. Kibir, insanın yanlışını görmesini zorlaştırır. Tövbe ise insanın kusuruyla yüzleşmesini sağlar. Bir kez hata yaptığımızda ‘Artık ben böyleyim’ diye bütün yolu terk etmek zorunda değiliz. Yanlış yaptığımızı kabul edip yeniden mücadele edebiliriz.

Bu mücadele yalnızca kişisel hayatımızla sınırlı değil. Gazze’de yaşanan ağır acılar, mazlumların karşılaştığı kayıplar ve haksızlıklar da insanın adalet ve merhamet anlayışını sorguluyor. Bir insanın yakınını, evini, sağlığını kaybetmesi karşısında sadece uzaktan hüküm vermek kolay. Asıl zor olan, acıyı küçümsemeden onu görmek, mazlumun yanında durmak ve kendi sorumluluğumuzu düşünmek.

Dünyada başka yerlerde yaşanan zulümleri de unutmamalıyız. Bir acının görünür olması diğer acıların önemsiz olduğu anlamına gelmez. İnsan bazen olan biteni görmek istemez; bazen ise gördüğü hâlde ne yapacağını bilemez. Burada en azından yanlış olana yanlış demek, merhameti korumak ve gücümüzün yettiği sorumluluğu üstlenmek önemlidir.

Böyle durumlarda kesin gelecek tahminleri yapmak yerine bugün bize düşen doğru davranışı düşünmeliyiz. Gaybı Allah bilir. Hangi topluluğun ileride nasıl bir konuma geleceğini kesin olarak bilemeyiz. Fakat elimizdeki bilgiyle doğruyla yanlışı ayırmaya, haksızlıktan uzak durmaya ve yardım etmeye çalışabiliriz.

Kendimizi bir kez daha kuyunun dibinde düşünelim. Yalnız kalmışız. Telefonlarımız susmuş. Vaktiyle çevremizde olan insanlar uzaklaşmış. Dualarımızın hemen istediğimiz biçimde karşılık bulmadığını hissediyoruz. Böyle bir anda neye dayanacağız? Bankanın sunduğu yeni bir borca mı? Bize yanlış yoldan çıkar sağlayacağını söyleyen birine mi? Yoksa doğru olduğunu bildiğimiz yolu bırakmadan çare aramaya devam mı edeceğiz?

Burada her sıkıntının tek bir çözümü bulunduğunu söylemiyorum. Hastalıkta tedavi aramak, borçta hesap yapmak, ilişkide yardım istemek ve haksızlığa karşı hakkımızı korumak gerekir. Ama bütün bunları yaparken bir ölçümüz de olmalı. Çünkü çare aramakla yanlış olduğunu bildiğimiz bir yolu doğru ilan etmek arasında fark vardır.

Hz. Yusuf kuyudan çıkınca hemen rahat bir hayata ulaşmadı. Hayatında yeni sınavlar oldu. Biz de hayatımızı yalnızca ‘Bu mesele bitsin, artık hiçbir sorunum kalmasın’ beklentisiyle yaşayamayız. Bir sorun bitince yeni bir sorumluluk doğabilir. İman ve tevekkülün anlamı, bütün imtihanların ortadan kalktığı bir hayat garantisi değildir.

Asıl soru şudur: Zorluk geldiğinde Allah’a güvenmeye devam edebiliyor muyum? Yanlış yaptığımda onu kabul edip tövbe edebiliyor muyum? Rahatladığımda de aynı doğrulara bağlı kalabiliyor muyum? Kendi gücümü sınırlı, bilgimi eksik gördüğüm hâlde üzerime düşen gayreti sürdürebiliyor muyum?

Kuyunun derinliğini her zaman biz seçemeyiz. Bize yöneltilen iftiraları, karşımıza çıkan bütün kayıpları ve başkalarının davranışlarını da kontrol edemeyiz. Fakat kendi seçimimize bakabiliriz. Hz. Yusuf’u hatırladığımızda yalnızca kuyuyu değil, kuyunun ardından gelen ahlaki sınavı da hatırlayalım. Kurtuluşu yalnızca dışarı çıkmakla ölçmeyelim. Çıkarken neye dönüştüğümüzü de düşünelim.

Belki bugün yardım gelmiyor gibi hissediyorsunuz. Belki dertler üst üste geliyor. Bu duyguyu inkâr etmeye gerek yok. Ama bugünün bütün geleceği açıklamadığını da unutmayın. Yanlışı doğru saymadan, hatamız varsa kabul edip dönerek, elimizden geleni yaparak yolumuza devam edebiliriz. Kuyunun dibinde olsak bile hangi yöne bakacağımıza ve hangi yolda yürümeye çalışacağımıza dair sorumluluğumuz sürüyor.

Ve son soru: Kuyudan çıktığımız gün geriye baktığımızda ne görmek isteriz? Sıkıntı bitince unuttuğumuz bir dua mı? Rahatlamak için vazgeçtiğimiz ilkeler mi? Yoksa acının ortasında bile doğruyu aramaktan vazgeçmediğimiz bir mücadele mi? Allah’a yönelişimiz yalnızca çıkış kapısını aramakla kalmasın. O kapı açıldığında da doğru bildiğimiz yoldan ayrılmamaya vesile olsun.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir