Sıddık Olmak: Doğruluk, Haset ve Ölçülü Yaşamak

23 Mayıs 2024

Bir insanın doğru sözlü olduğunu ne belirler? Söyledikleri mi, yoksa söyledikleriyle yaptığı işin birbirini tutması mı? İnsanların bize güvenmesini isteriz. Verdiğimiz sözün değerli olmasını isteriz. Peki, kendi davranışlarımız bu güveni hak ediyor mu? En başta kendimize sormamız gereken soru budur.

“Sıddık” sözü, doğruluk ve güvenilirlikle ilgilidir. Sadece yalan söylememek değildir. Niyette dürüstlük, sözde doğruluk, davranışta tutarlılık vardır. İnsan sözünü tutar. Bildiği gerçeği eğip bükmez. İnanıp doğru kabul ettiği şey karşısında çıkarına göre değişmez. Bir insana “ona güvenebilirsin” denilmesi, sıradan bir övgü değildir. Onun hayatında karşılığı olan bir sözdür.

Bir düşünelim. İşimizi yaptırmak için birini aradığımızda ne isteriz? Ustanın işini bilmesini, söz verdiği zamanda gelmesini, söylediği bedelin arkasında durmasını isteriz. İşini eksik yapmasın. Önceden bilmesi gereken bir sorunu sonradan bahane etmesin. Parayı aldıktan sonra bizi yarı yolda bırakmasın. Bir yazılımcıdan da aynısını bekleriz. Bilmediği işi biliyormuş gibi göstermesin. Yazdığı program sürekli hata veriyorsa bunun sorumluluğunu alsın.

İnşaat yapan, ekmek üreten, bir hizmet sunan herkes için ölçü aynı. İşini hakkıyla yap. Yapamıyorsan yetkin olmadığın işi üstlenip insanlara zarar verme. İnsanın kazancı kadar yaptığı işin başkalarında bıraktığı etki de önemlidir. Biz müşteriyken bunu çok iyi anlıyoruz. Birinin sözüyle işi birbirini tutmayınca rahatsız oluyoruz. Fakat aynı ölçüyü kendimize uygulamakta neden zorlanıyoruz?

İşin bir de inanç tarafı var. İbadetlerimiz, sözlerimiz ve görünüşümüz başkalarına bir şey söylüyor. Peki ticaretimiz, arkadaşlığımız, aile içindeki davranışlarımız ne söylüyor? İnsan bir tarafta doğruyu savunup başka tarafta haksızlık ediyorsa ortaya ciddi bir çelişki çıkar. Dinî kimliği taşımak, tek başına güvenilir olmanın kanıtı değildir. İnsanlara zarar vermemek, dürüst davranmak ve yaptığımız işin hakkını vermek zorundayız.

Doğruyu bilmek başka, o doğruya uygun yaşamak başka. Çünkü bir bedel çıkınca iş değişebiliyor. Para, makam, rahatlık, haz, beğenilme isteği… Bunlar insanın karşısına geldiğinde doğruluğunun sınandığı yer de ortaya çıkıyor. “Ben değişmem” demek kolay. Peki hangi miktar paraya kadar değişmeyiz? Hangi baskı karşısında sözümüzün arkasında dururuz? İşimize zarar gelme ihtimali belirdiğinde aynı gerçeği savunabilir miyiz?

Bazen bir ödül bizi değiştirir, bazen ceza korkusu. Kimi insan küçük bir kazanç için doğruluktan vazgeçer. Kimi daha büyük kazanç karşısında zorlanır. Sınavın biçimi değişir ama mesele aynı kalır: İçimizde savunduğumuz değerler, dışarıda yaptığımız seçimleri yönetebiliyor mu? Bunu başkasının hayatında aramak kolaydır. Asıl mesele kendi sınırlarımızı fark etmektir.

Bir trafik cezasını düşünün. Kırmızı ışıkta geçtiğimiz açıkça belli olduğu hâlde ceza almamak için “aslında sarıdaydı” diyerek kendimizi kurtarmaya çalışabiliyoruz. Küçük gördüğümüz bu davranış bile doğrulukla çıkarımız arasındaki gerilimi gösterir. Büyük sözler vermeden önce gündelik hayattaki bu küçük anlara bakmak gerekir. Çünkü karakter yalnızca büyük olaylarda ortaya çıkmaz.

İnsanın bir başka sınavı da bolluktur. Darlık zamanında Allah’a yönelmek kolay gelebilir; çünkü ihtiyacımız açıktır. Denizde fırtınaya yakalanmış biri düşünün. Tehlike geçene kadar durmadan dua eder. Karaya çıktığında, sıkıntı uzaklaştığında aynı dikkati korumakta zorlanabilir. Bolluk, rahatlık ve seçeneklerin çoğalması insanı gevşetebilir. Sadece sıkıntı değil nimet de bir sınav olabilir.

Kıtlıkta bir şeyden mahrum kalmak başka, imkân olduğu hâlde kendini ölçülü tutmak başkadır. Para kazanmak, çalışmak, güzel şeylere sahip olmak tek başına sorun değildir. Sorun, bunların insanın bütün dikkatini kaplamasıdır. Bir iş daha, bir kazanç daha, bir zevk daha… Bir süre sonra insan kendi isteklerinin peşinde sürüklenmeye başlayabilir. Doğruyu bildiği hâlde tercih anında başka bir yola kayabilir.

Kur’an’la kurduğumuz bağın önemli bir tarafı burada ortaya çıkar. İnsan durup kendi niyetine ve davranışına bakmayı öğrenir. “Bugün ne yaptım? Hangi kararı neden verdim? Bu seçimimde doğruluk mu vardı, yoksa nefsimin istediği şey mi ağır bastı?” diye sorar. Bu uyanıklık olmadan insan bazı yanlışlarını alışkanlık hâline getirir. Bir süre sonra yanlış olan şey ona normal görünmeye başlar.

Yusuf Suresi’nde Hz. Yusuf’un babasına anlattığı rüyayı hatırlayalım. Yusuf, on bir yıldızı, güneşi ve ayı gördüğünü; onların kendisine boyun eğdiğini anlatır. Babası Hz. Yakup ise ona rüyasını kardeşlerine anlatmamasını söyler; aksi hâlde kendisine bir tuzak kurabileceklerini bildirir. Bunun ardından şeytanın insan için apaçık bir düşman olduğunu hatırlatır. Burada çok önemli bir dikkat vardır: Her doğru bilgi, her sevindirici gelişme, herkese aynı şekilde anlatılmayabilir.

Sevincimizi paylaşmak isteriz. Yeni bir iş teklifi gelmiştir. Uzun zamandır beklediğimiz bir fırsat gerçekleşmiştir. Maaşımız artmıştır. Ev almışızdır, işlerimiz büyümüştür. İçimizden hemen herkese söylemek gelir. Fakat karşımızdaki insanın durumunu ne kadar düşünüyoruz? Belki o kişi uzun zamandır aynı şeyi bekliyor. Belki büyük bir sıkıntı yaşıyor. Belki kendisini bizimle kıyaslamaya çok yatkın. Sözümüz doğru olsa da paylaşım biçimimiz onun içinde başka duygular uyandırabilir.

Burada söz konusu olan, mutluluğumuzu gizlemek zorunda olduğumuz iddiası değildir. Asıl mesele ölçüyü öğrenmektir. Kiminle konuşuyoruz? Ne kadarını anlatıyoruz? Hangi zamanda anlatıyoruz? Söylediğimiz şeyi anlatırken karşı tarafın hâlini dikkate alıyor muyuz? İnsan yalnızca konuşacağı kelimeleri değil, o kelimelerin muhatabını da düşünmelidir. Doğru zamanda, doğru kişiye, doğru ölçüde konuşabilmek basirettir.

Bir arkadaşımızın imkânı geniştir. Bizim kazandığımız bir şeyi duyması onu rahatsız etmeyebilir. Fakat aynı haberi uzun süredir geçim sıkıntısı çeken birine büyük bir gösterişle anlatmak bambaşka bir etki doğurabilir. Niyetimiz sevinç paylaşmak olsa bile karşımızdakinin durumu farklıdır. O yüzden bazen anlatış biçimimizi değiştirmek gerekir. Her ilişkide aynı kelimeler, aynı miktarda ve aynı sonuçla karşılanmaz.

Yalnız kendi sevincimize odaklandığımızda bunu kaçırıyoruz. “Ben mutlu oldum, herkes de benim kadar mutlu olmalı” diye düşünüyoruz. Oysa herkes başka bir sınavdan geçiyor. Birinin ailesinde sorun vardır. Birinin işi yolunda gitmiyordur. Bir başkası içten içe kendini yetersiz hissediyordur. Bunları bilmek her zaman mümkün değildir. Ama dikkatli konuşmak mümkündür. İnsanları sürekli kıyasın içine itecek bir gösteriden uzak durmak mümkündür.

Şimdi kendimize soralım: Bir başarımızı anlatırken gerçekten sevincimizi mi paylaşıyoruz, yoksa karşımızdaki insanın bizi ne kadar başarılı gördüğünü mü ölçüyoruz? Bir fotoğrafı, bir arabayı, bir evi veya bir işi anlatırken kalbimizde ne var? Beğenilme isteği mi, üstün görünme arzusu mu, yoksa ölçülü bir paylaşım mı? Bunu bizim yerimize bir başkası cevaplayamaz. Kendi niyetimizi kendimiz yoklamalıyız.

Bu konu aile içinde daha hassastır. İki kardeş düşünün. Birinin matematiği çok iyidir, diğerinin edebiyatı. Biri matematikten yüz almıştır. Diğeri o derste güçlük çekmektedir. Eğer anne baba birinin başarısını diğerinin eksikliği üzerinden anlatırsa ne olur? “Bak kardeşin yüz aldı, sen niye yapamadın?” demek başarıyı takdir etmekten çıkar. Çocuğu kardeşiyle yarıştırmaya dönüşür. Kıskançlık ve kırgınlık büyüyebilir.

Çocuk yalnız sınav notuna bakmaz. Anne babasının kendisine nasıl baktığını da hisseder. Kıyaslandığında kardeşinin başarısını sevinçle karşılamak yerine kendisine yönelmiş bir eksiklik işareti gibi algılayabilir. Bir alanda yetenekli olan kardeşle başka bir alanda yetenekli olan kardeşi aynı ölçüye zorlamak adil bir yaklaşım değildir. Her birinin farklı güçlü yanları vardır. Bunları görmeden yapılan kıyas, ailedeki güveni zedeleyebilir.

Hz. Yakup’un uyarısı bu bakımdan üzerinde düşünmeye değer. Bir baba, çocuklarının birbirlerine karşı ne hissedebileceklerini hesaba katarak konuşur. Kardeşler arasında her zaman aynı duyguların bulunacağını varsaymaz. Sevgiyi korumak için ihtiyat gösterir. Bir ailede büyüklerin görevi yalnız iyi olanı övmek değil, sözün doğurabileceği kırgınlığı da gözetmektir. Çocukların arasına yarış, gösteriş ve haset girmesin diye dikkatli davranmaktır.

Bu yalnız çocuklukta biten bir mesele değil. Kardeşler büyüyor; evleniyor, çocuk sahibi oluyor, kazançları ve sıkıntıları değişiyor. Birinin geçimi rahatken diğeri zorlanıyor. Birinin ailesi huzurluyken diğeri sorun yaşıyor. Eskiden birbirine çok yakın olan iki insan, yaşadıkları tecrübeler nedeniyle aynı söze aynı tepkiyi vermeyebiliyor. “O benim kardeşim, nasıl olsa beni yanlış anlamaz” demek her zaman yeterli değildir.

Anne babalar da değişen şartların etkisini yaşayabilir. Oğul evlenir, gelin aileye katılır, alışkanlıklar değişir. Anne kendisini ihmal edilmiş hissedebilir. Evlat ise annesinin tavrını haksız bulabilir. İki taraf da susar, içine atar. Sonra küçük bir söz büyük bir kırgınlığa dönüşür. Oysa bazen yapılabilecek en doğru şey sakin bir şekilde konuşmaktır: “Anne, bir şey mi oldu? Bilmeden seni kırdım mı? Aramızdaki sorunu anlayalım.”

Böyle bir konuşma her sorunu bir anda çözmeyebilir. Ama öfkeyle karşılık vermekten farklıdır. “O bana böyle yaptı, ben de ona öyle yapacağım” diye başladığımızda sorun büyür. Birimizin içindeki kuşku diğerinin kuşkusunu besler. Şeytanın vesvesesine açık hâle geliriz. Karşımızdaki insanın davranışını hemen kötü niyetle açıklamadan önce nedenini anlamaya çalışmak, ilişkiyi korumak için önemli bir adımdır.

Burada da basiret gerekir. İnsanların yaşadıkları sınavları hesaba katmak, onların her davranışını doğru bulmak demek değildir. Ama anlamadan hüküm vermemektir. Önce dinlemek, sonra konuşmak; önce düşünmek, sonra karar vermektir. Söz söylemekle susmak arasında, sevincini paylaşmakla gösteriş yapmak arasında, haklı olmakla incitmek arasında fark vardır. Bu farkı görmek dikkat ister.

Bugün sosyal medya da bu sınavın bir parçası. İnsanlar evlerini, arabalarını, tatillerini, işlerini, özel hayatlarını kolaylıkla sergiliyor. Herkes bir başkasının yaşadığı hayatı görüp kendi hayatıyla karşılaştırabiliyor. Oysa ekranda gördüğümüz şey, bir insanın bütün hayatı değildir. Sadece gösterilen tarafıdır. Böyle bir ortamda hem paylaşan hem de bakan kişinin nefsini gözetmesi daha da önemlidir.

Bir aile içinde çocuklara, birbirlerine karşı üstünlük taslamamayı öğretmek gerekir. Sevincin ölçülü paylaşılabileceğini, bir başkasının eksikliğinin gösteri malzemesi yapılmaması gerektiğini anlatmak gerekir. Aynı şekilde kendi sözlerimizle de bunu göstermeliyiz. Çocuğa “kardeşinle yarışma” deyip kendimiz akrabalarımızla ev, araba ve kazanç yarışı içindeysek sözümüzün ağırlığı azalır. Eğitim yalnız konuşmak değildir; davranışla örnek olmaktır.

Bütün bunlar yine en baştaki soruya getiriyor bizi: Sıddık olmak istiyor muyuz? O hâlde doğruluğu yalnız bir tanım olarak bırakmamalıyız. Mesleğimizde dürüst, sözümüzde güvenilir, ailemizde ölçülü olmaya çalışmalıyız. İnsanları kırmamak için düşünmeli; yanlış yaptığımızda bunu görebilmeli; çıkarımız ortaya çıktığında da doğruluktan uzaklaşmamaya gayret etmeliyiz.

Bir şeyin sonucunu istemek, onun gerektirdiği sebepleri oluşturmakla aynı şey değildir. Emek vermeden bir mesleğin uzmanı olunmaz. Yanlış alışkanlıkları düzeltmeden ailede ve toplumda güvenin kendiliğinden büyümesi de beklenemez. Başkalarının değişmesini istemek kolaydır. Önce kendi davranışımızı değiştirmek daha zordur. Ama başlangıç noktası tam da orasıdır.

Doğruluğun karşısına kimi zaman para çıkar, kimi zaman rahatlık, kimi zaman korku, kimi zaman da kıskançlık. Biz hangi durumda olduğumuza bakmadan kendimizi tamamlanmış sayarsak bu sınavları göremeyiz. “Ben asla değişmem” sözüyle yetinmeyelim. Gerçekten hangi durumda değişiyoruz? Hangi baskıda sesimizi kısıyoruz? Hangi menfaatte mazeret üretmeye başlıyoruz? Bunları görmeden kendimizi tanıdığımızı söylemek zordur.

Kur’an’ın bize yönelttiği uyarıları hayatın içinden düşünmek bunun için değerlidir. Hz. Yusuf’un rüyası ve Hz. Yakup’un öğüdü yalnız geçmişte yaşanmış bir olay olarak kalmasın. Kardeşimize nasıl konuştuğumuzda, çocuklarımızı nasıl yetiştirdiğimizde, sevincimizi kimlerle nasıl paylaştığımızda karşılığını bulsun. Sıddıklık da yalnız dilimizde bir kelime kalmasın. Verdiğimiz sözde, yaptığımız işte, bir başkasının hakkını gözettiğimiz anda görünür olsun.

Son bir soru soralım: Bugün çevremizdeki insanlar bizi nasıl tanıyor? Sözüne güvenilir, işini hakkıyla yapan, insanları gözeten biri olarak mı? Yoksa çıkarına göre değişebilen biri olarak mı? Bu sorunun cevabını güzel sözler değil, tekrar tekrar yaptığımız tercihler belirleyecek. Rabbimizden doğruyu doğru bilip ona bağlı kalmayı, yanlışlarımızı görüp düzeltmeyi ve insanlara karşı dürüst, ölçülü, merhametli olmayı dileyelim.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir