Bazı Kalpleri Kırmalı mıyız? İlişkilerde Ölçü, Sabır ve Merhamet

24 Mayıs 2024

Bir insan kalbimizi kırdığında ne yapmalıyız? Hemen karşılık mı vermeliyiz? İçimizde ne varsa söyleyip rahatlamalı mıyız? Yoksa susup her şeyi olduğu gibi mi bırakmalıyız? İnsan ilişkilerinde en zor sorulardan biri budur. Çünkü aynı söz, farklı insanlara söylendiğinde bambaşka sonuçlar doğurabilir.

Bir söz duyuyoruz: “Aman tadımız kaçmasın” diye diye gereken tepkiyi vermediğimiz için değersizleşiyoruz; bazen kalpleri kırmak gerekir. İlk duyduğumuzda güçlü gelebilir. Hatta uzun zamandır içine attığı sözleri söylemek isteyen biri için cesaret verici de olabilir. Fakat o sözün altında cevaplanmamış çok önemli sorular var. Kimin kalbini kıracağız? Hangi meselede? Ne zaman? Ne kadar? Sonunda ne değişecek?

Kısa bir öğüt, insanın yıllar süren ilişkisini tek cümleyle açıklayamaz. Kardeşimizle aramızdaki kırgınlık, yeni tanıştığımız bir kişiyle yaşadığımız anlaşmazlıkla aynı değildir. Eşimizle, çocuğumuzla, annemizle, iş arkadaşımızla ve müşterimizle kurduğumuz ilişkiler aynı değildir. Hepsinin geçmişi, emeği, sorumluluğu ve sınırı farklıdır.

Bir insan hakkında karar verirken yalnızca o gün yaptığı yanlışa bakarsak geçmişte yaşananları unutabiliriz. Belki yıllarca yanımızda durmuştur. Belki birçok sıkıntımıza ortak olmuştur. Belki zor zamanımızda yardım etmiştir. Sonra bir hata yapmıştır. Bu hata görmezden gelinmeli mi? Hayır. Ama tek bir yanlış, geçmişteki bütün emeği kendiliğinden yok mu saymalı? İşte bunun üzerinde düşünmeliyiz.

İlişkilerde karar vermek için bilgiye ihtiyaç var. Sadece karşımızdakinin ne söylediğini değil, aramızdaki geçmişi, o sözün hangi şartlarda söylendiğini, niyetleri, sonuçları ve kendi sorumluluğumuzu da anlamamız gerekir. İlim olmadan isabetli karar vermek zorlaşır. Hikmet ve ölçü olmadan bilgi de doğru uygulanamayabilir.

Bir bardak sütten yoğurt yapmak için bile süte, sıcaklığa, mayaya ve bekleme süresine dikkat ediyoruz. Sütün ne olduğunu bilmek yetmiyor. Hangi sıcaklıkta mayalanacağını, ne kadar bekleyeceğini de bilmek gerekiyor. Bir ölçüyü yanlış yaptığımızda istediğimiz sonuç çıkmayabiliyor. Bir insanla ilişki kurarken de zamanın, ölçünün ve şartların önemi yok mu?

Çocuğumuzla konuştuğumuz gibi eşimizle konuşamayız. İş yerinde yönetici olarak verdiğimiz talimatlarla evde baba veya anne olarak kurduğumuz cümleler aynı olamaz. Bir arkadaşımıza göstereceğimiz tepkiyle yıllardır yanımızda çalışan bir insana göstereceğimiz tepki arasında da fark olabilir. Çünkü ilişkilerin yükü, geçmişi ve sorumluluğu farklıdır.

Ölçü dediğimiz şey yalnızca ne söylediğimiz değildir. Sözü hangi anda, hangi ses tonuyla ve hangi miktarda söylediğimizdir. Haklı olsak bile yanlış zaman ve yanlış üslupla konuşursak istediğimiz sonuca ulaşamayabiliriz. Hatta asıl sorunu çözmek yerine yeni bir kırgınlık oluşturabiliriz.

Bir kardeşimizle yıllardır süren bir ilişkimizi düşünelim. Bir gün çok sinirlendik. İzlediğimiz kısa bir videonun etkisiyle içimizde biriktirdiklerimizin tamamını söyledik. Kardeşimiz de kırıldı ve bizimle görüşmeyi bıraktı. Şimdi yalnızca önceki meseleyle değil, kopan ilişkiyi nasıl düzelteceğimizle de uğraşıyoruz. Peki, sözlerimizi söylemek gerçekten sorunu çözmüş oldu mu?

İnsanların birbirine danışmanlık vermesi bu yüzden dikkat ister. Bir arkadaşımız bize eşiyle veya kardeşiyle yaşadığını anlatır. Biz bir saat dinleriz ve kesin bir karar vermesini isteriz. Oysa o kişinin otuz yıllık, kırk yıllık geçmişini bilmiyoruz. Neler yaşadığını, ne emek verdiğini, karşı tarafın hangi bedelleri ödediğini tam olarak göremiyoruz. Birkaç cümleye bakarak onun hayatı hakkında keskin hükümler vermek ne kadar doğru?

Başkalarının tecrübelerinden yararlanabiliriz. Ama kendi hayatımızın sorumluluğunu onların üzerine bırakamayız. Birine yoğurdun nasıl mayalanacağını anlatmak başka; onun evinde her gün yoğurt mayalamak başka. Bilgiyi öğrenmesi ve kendi şartlarında uygulaması gereken yine kişinin kendisidir.

Âl-i İmrân suresinin 159. ayeti, insan ilişkilerinde üzerinde durmamız gereken önemli bir ölçü hatırlatır. Allah’ın rahmeti sayesinde Peygamber’in insanlara yumuşak davrandığı; kaba ve katı yürekli olsaydı onların çevresinden dağılacağı bildirilir. Bağışlaması, onlar için bağışlanma dilemesi ve iş konusunda onlarla danışması da istenir. Karar verince Allah’a tevekkül etmesi hatırlatılır.

Bu ayetin üzerinde düşünelim. İnsanları yanında tutmak için her yanlışa göz yummak mı gerekiyor? Elbette bütün durumları tek cümleyle çözemeyiz. Ayette geçen yumuşaklık, bağışlama ve danışma; kararın ölçüsüz bir öfkeyle değil, merhamet ve sorumlulukla verilmesi gerektiğini düşünmemize vesile oluyor.

Uhud Savaşı’nda bazı Müslümanlar ağır bir hata yaptı. Okçuların yerlerini terk etmesi savaşın gidişatını etkiledi. Fakat yaşanan hatayı değerlendirirken onların daha önce ortaya koyduğu gayret ve beraber yürüdükleri yol da dikkate alınmalıdır. Bir yanlış karşısında öfkeyle herkesi dağıtmakla hatayı görüp insanları yeniden toparlamaya çalışmak aynı şey değildir.

Bu olaydan kendi hayatımıza dönebiliriz. On yıldır birlikte yaşadığımız eşimiz bir yanlış yaptığında, o on yılın tamamını yok saymak doğru bir ölçü olur mu? Anne babamızla anlaşamadığımız bir konu yüzünden onların bize verdiği emeği unutmalı mıyız? Bir insanın her yanlışı kabul edilmek zorunda değildir. Ama her yanlışın cevabı ilişkiyi tamamen koparmak da olmak zorunda değildir.

Bir anne baba çocuğunun davranışından rahatsız olabilir. Defalarca uyardığı hâlde çocuk aynı davranışı sürdürebilir. Böyle bir durumda öfkeyle bağırmak, çocuğun kalbini kırmak, sert sözler söylemek değişimi garanti etmez. Hatta çocuk giderek uzaklaşabilir. Anne baba da sonradan söylediği sözler yüzünden üzülebilir.

Bir başka örnek iş hayatından. Yıllardır beraber çalıştığımız bir boyacı, kaplamacı veya başka bir usta düşünelim. Yüz işin büyük kısmını düzgün yapmış; bir işte ciddi hata yapmış olabilir. O hatanın zararını görmezden gelmek gerekmiyor. Yanlış olduğunu açıkça söyleyebilir, işin düzeltilmesini isteyebiliriz. Fakat o kişiyi bir daha hiç görmeyecekmiş gibi davranmak her zaman en iyi karar değildir.

Ticarette insan kusursuz ortaklar ve kusursuz çalışanlar bulamayabilir. Bizim de hatalarımız olur. Bir gün ilişkiyi tamamen kestiğimiz kişinin bilgi ve emeğine tekrar ihtiyaç duyabiliriz. Bu yüzden geçmişteki faydayı, yapılan hatanın boyutunu ve gelecekte birlikte çalışmanın mümkün olup olmadığını değerlendirmek önemlidir.

Yine de burada başka bir tehlike var. Bir insan yıllarca emek verdi diye artık bize sürekli zarar verme hakkı mı kazanır? Hayır. İlişkinin geçmişini dikkate almak, her davranışa izin vermek anlamına gelmez. Bazı durumlarda açık konuşmak gerekir. Bazı durumlarda sınır koymak gerekir. Bazı durumlarda da mesafe kaçınılmaz olur.

Önemli olan, sınırı öfkemizin hızına göre değil, durumun gerçeklerine göre belirlemektir. Aynı hatayı sürekli yapan, söylenenleri hiç dikkate almayan biri karşısında ne yapacağımızı düşünürken yalnızca onu değiştirmeyi amaçlamak da bizi çıkmaza götürebilir. Çünkü bir insanı zorla değiştiremeyiz.

Birisi bize tekrar tekrar aynı zararı veriyorsa, her defasında daha yüksek sesle konuşmak çözüm müdür? Aynı sözleri tekrar etmek, aynı tartışmayı sürdürmek, ardından kendimizi daha kötü hissetmek… Bu döngüye girdiğimizde başka bir yöntem düşünmemiz gerekebilir.

Belki önce anlatırız. Sakin biçimde yanlışı ve sonucunu söyleriz. Karşı taraf gerçekten dinliyorsa konuşma anlamlıdır. Ama dinlemek istemiyorsa, ne söylediğimizi anlamak için çaba göstermiyorsa her sözümüz hedefe ulaşmayabilir. Bu durumda bazen geri çekilmek, tartışmayı büyütmemek ve kendi sınırımızı uygulamak daha yerinde olabilir.

Sessiz kalmak her durumda kabullenmek değildir. Kimi zaman tartışmaya girmeden mesafe koymak da bir tepkidir. Karşımızdaki insanı aşağılamadan, bağırmadan, yeni bir kavga başlatmadan onun davranışının ilişkimizi nasıl etkilediğini gösterebiliriz. Ama sessizliğin de bir amacı ve ölçüsü olmalı; yalnızca cezalandırmak için sürdürülen bir tavra dönüşmemelidir.

Öfkelendiğimiz anda söz söyleme arzusu çok güçlenebilir. İçimizden ‘Bunu yüzüne mutlaka söylemeliyim’ deriz. Söyledikten sonra rahatlayacağımızı sanırız. Fakat bazen konuşmanın sonunda karşı taraf kadar biz de üzülürüz. Uykumuz kaçar. ‘Neden bu kadar sert söyledim?’ diye düşünürüz. Haklı olduğumuz konuda bile kullandığımız üslup içimizi rahatsız edebilir.

O hâlde kendimizi de tanımalıyız. Öfke anında söylediklerimiz bizi daha çok yıpratıyorsa, konuşmak için sakinleşmeyi beklemek neden mümkün olmasın? Bir meseleyi zamana yaymak bazen her iki tarafın da düşünmesine fırsat tanır. Her şeyin aynı dakika içinde çözülmesi gerekmiyor.

Çocuğumuza söylediğimiz bir şey karşılık bulmadığında bazen sürekli tekrarlamayı seçiyoruz. Fakat çocuk, defalarca duyduğu sözün etkisini zamanla kaybedebilir. Bir süre geri çekilmek ve aynı tartışmayı yeniden başlatmamak farklı bir sonuç doğurabilir. Burada amaç çocuğu sevgiden mahrum bırakmak değil; sözlerin niçin duyulmadığına ve hangi yaklaşımın daha anlamlı olduğuna dikkat etmektir.

Bu ayrım özellikle yakın ilişkilerde önemlidir. Eş, çocuk, kardeş, anne baba ve arkadaş… Hepsinin kalbi var. Bizim de kalbimiz var. Birini kırıp sonrasında kendimiz de parçalanıyorsak yalnızca öfkemizin istediğini yapmakla iyi bir karar vermiş olmayabiliriz.

Kimi insanlar için açık bir uyarı yeterlidir. Kimileri bir sözü hemen anlamaz. Kimileri kendisine anlatılan şeyi anlamak istemez. İnsan karşısındaki kişinin hazır oluşunu ve dinleme isteğini de gözetmelidir. Bazen bütün açıklamaları yapmışızdır. Yine de hiçbir şey değişmemiştir. O zaman yeniden aynı cümleleri kurmak yerine davranışımızı değiştirmeyi düşünmek gerekebilir.

Bir konferansta alkolün zararlarını göstermek amacıyla iki bardakla yapılan anlatı, insanların aynı bilgiyi nasıl farklı yorumlayabildiğini göstermek için örnek verilir. Anlatıcı bir sonuç beklerken dinleyicilerden biri bambaşka bir çıkarım yapar. Bu tür örneklerin hatırlattığı şey basit: Bir sözün etkisi yalnızca söyleyene değil, dinleyenin onu nasıl anladığına da bağlıdır.

İstediğimiz kadar açık konuşalım, herkes aynı anlamı çıkarmayabilir. Bu yüzden ‘Ben söyledim, görevimi yaptım’ demeden önce karşımızdakinin ne duyduğunu ve ne anladığını da önemsemeliyiz. Fakat anlaşılmak için kendimizi tüketmek de zorunda değiliz.

Kur’an’da Teğâbün suresinin 14. ayetinde, eşlerden ve çocuklardan bazılarıyla ilgili bir uyarı bulunur. İnsanın çok yakınından bile kendisine karşı bir düşmanlıkla karşılaşabileceği belirtilir; dikkatli olması istenir. Fakat aynı ayette affetmek, hoş görmek ve bağışlamak da hatırlatılır. Ardından Allah’ın çok bağışlayıcı, çok merhametli olduğu bildirilir.

Buradaki dengeyi fark edelim. Bir yanda ‘dikkatli olun’ uyarısı var. Öte yanda affetmek ve bağışlamak. Demek ki zarar karşısında hiçbir şeyi görmemek de tek seçenek değil; öfkeye kapılıp düşmanlık üretmek de tek seçenek değil. İnsanın hem tedbir alması hem de affetmenin değerini düşünmesi mümkün.

Eşimizden veya çocuğumuzdan bir haksızlık gördüğümüzde nefsimiz hemen karşılık vermek isteyebilir. ‘Benim yaptıklarımı görmüyor mu? Bana bunu nasıl yapar?’ diye düşünürüz. Kırıcı sözler söylemek, yapılanın bedelini hemen ödetmek isteyebiliriz. Fakat karşılık vermeyi seçtiğimizde kendi davranışımızdan da sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız.

Affetmek, yapılan haksızlığın hiç yaşanmadığını söylemek değildir. Hoş görmek de aynı davranışa sürekli razı olmak anlamına gelmek zorunda değildir. İnsanın hakkını koruması ve sınırını bilmesiyle bağışlamayı düşünmesi birbirinin karşıtı olmayabilir.

Bazen içimizdeki öfkeyi bırakmak, alacağımız bir karşılıktan daha kıymetli olabilir. ‘Ben bunu Allah’a bırakıyorum’ demek, karşı tarafın yaptığını doğru bulduğumuz anlamına gelmez. Kendi nefsimizin bizi yanlış bir davranışa sürüklemesine izin vermemek anlamına gelebilir.

İnsan malıyla da ailesiyle de imtihan edilir. Teğâbün suresinin devamındaki ayet bunu hatırlatır. Çok sevdiğimiz insanlar söz konusu olduğunda ölçüyü korumak daha da zorlaşır. Çünkü onlara emek vermişizdir. Onlarla bir geçmişimiz vardır. Onlardan beklediğimiz şeyler vardır. Bizi incittiklerinde duyduğumuz acı da büyüyebilir.

Bütün bu meselelerin merkezinde bir soru var: Ben şimdi nefsimin istediğini mi yapacağım, yoksa doğru olduğuna kanaat getirdiğim şeyi mi? Bağırmak istiyorsam bağırmadan da sınır çizebilir miyim? Haklı olduğumu biliyorsam yine de merhameti koruyabilir miyim? Karşımdaki insanın hatasını görürken kendi kusursuz olmadığımı hatırlayabilir miyim?

Bazen konuşmak gerekir. Bazen susmak. Bazen beklemek, bazen affetmek, bazen mesafe koymak gerekir. Hiçbiri tek başına her ilişkide işe yarayan bir formül değildir. Ölçü; kişi, zaman, geçmiş, emek, niyet ve sonuç birlikte düşünülerek bulunur.

Hayatımızda kırgınlık yaşadığımız birini düşünelim. O kişiyle aramızda yıllar boyunca ne yaşandı? Ne kadar iyilik gördük? Ne tür bir zarar oluştu? Söyleyeceğimiz söz gerçekten bir şeyi düzeltecek mi? Yoksa yalnızca o anda öfkemizi boşaltmış mı olacağız? Kendimize bu soruları sormadan atacağımız adım, çözmek istediğimiz sorunu büyütebilir.

Öfkeyle konuşmayı cesaret, sessiz kalmayı korkaklık sanmayalım. Bazen cesaret, doğru sözü doğru zamanda söylemektir. Bazen de nefsimiz söylemek için zorladığı hâlde durabilmektir. Asıl mesele, insanın kendisine ve çevresine vereceği zararı görerek ölçülü davranabilmesidir.

Bir kalbin kırılması kolay olabilir. Fakat o kalple kurulan ilişkiyi onarmak her zaman kolay değildir. Bu yüzden kalp kırmayı bir başarı gibi sunmadan önce neyi kaybettiğimizi düşünelim. Sınırlarımızı da yok saymayalım. İkisini birlikte taşıyacak bir denge arayalım.

Son olarak şunu soralım: Biz gerçekten karşımızdaki yanlış düzelsin diye mi konuşmak istiyoruz, yoksa sadece içimizdeki öfkeyi dışarı çıkarmak için mi? Eğer amacımız doğru olanı yapmaksa aceleyle değil, bilgiyle; sertlikle değil, ölçüyle; intikam duygusuyla değil, hikmet ve merhametle karar vermeye çalışalım. Çünkü her doğru sözün bir zamanı, her ilişkinin bir ölçüsü ve her kararın bir sonucu vardır.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir