MÂİDE SURESİ 32. AYET
Bir İnsanın Hayatı, Bütün İnsanlığın Hayatıdır
Bismillahirrahmanirrahim.
Kıymetli kardeşlerim, sevgili dostlar…
Bugün Mâide Suresi’nin 32. ayetini anlamaya çalışacağız.
Bu ayet yalnızca bir cinayet hükmünden bahsetmiyor. İnsanın değerini, hayatın dokunulmazlığını, adaletin sınırlarını ve yeryüzündeki fesadın ne kadar ağır bir suç olduğunu anlatıyor.
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Min ecli zâlik, ketebnâ alâ benî İsrâîle…”
“İşte bundan dolayı İsrailoğullarına yazdık, bildirdik, hüküm olarak ilettik ki…”
Buradaki “bundan dolayı” ifadesi bizi önceki ayetlere götürüyor.
Önceki ayetlerde Âdem’in iki oğlunun, yani Habil ile Kabil’in kıssası anlatılmıştı. Kabil, kardeşini kıskanmış, nefsinin ve öfkesinin peşine düşmüş, sonunda kardeşini öldürmüştü.
Demek ki cinayet bir anda başlamıyor.
Önce insanın içinde kıyas başlıyor.
“Niçin onunki kabul edildi de benimki kabul edilmedi?”
Sonra haset geliyor.
Sonra kibir geliyor.
Sonra öfke geliyor.
Sonra kişi karşısındakini insan olarak değil, ortadan kaldırılması gereken bir engel olarak görmeye başlıyor.
Ve en sonunda elini kana buluyor.
İşte Allah, Habil ve Kabil kıssasının ardından insanlığa değişmez bir ölçü koyuyor.
“Ennehû men katele nefsen bi gayri nefsin ev fesâdin fil ard…”
“Kim, bir cana karşılık olmaksızın veya yeryüzünde fesat çıkarmanın cezası dışında bir insanı öldürürse…”
Burada çok önemli bir sınır çiziliyor.
Hiç kimse öfkesi sebebiyle, çıkarı sebebiyle, ırkı sebebiyle, inancı sebebiyle, siyasi görüşü sebebiyle veya kendisine benzemediği için başka bir insanın hayatına son veremez.
Çünkü hayatın sahibi insan değildir.
İnsan kendi canının bile sahibi değildir. Canı kendisine emanet olarak verilmiştir.
Beden Allah’ın, hayat Allah’ın, mülk Allah’ındır.
İnsan, kendisine ait olmayan bir can üzerinde nasıl keyfine göre hüküm verebilir?
Bir şirket çalışanı, patronun malını keyfine göre yok edebilir mi?
Bir kişi, kendisine emanet edilen bir ürünü “Ben böyle istedim” diyerek parçalayabilir mi?
Parçalayamaz.
Çünkü o mal ona ait değildir.
İnsan hayatı ise herhangi bir maldan çok daha değerlidir. Bir insanın canını haksız yere almak, Allah’ın verdiği hayata saldırmaktır.
Ayette daha sonra şöyle buyruluyor:
“Fe keennemâ katelen nâse cemî‘â.”
“Sanki bütün insanları öldürmüş gibidir.”
Şimdi düşünelim…
Bir kişi öldürülüyor; neden bütün insanlık öldürülmüş gibi kabul ediliyor?
Çünkü bir insanı haksız yere öldürmeyi normalleştiren düşünce, yalnızca bir kişiyi tehdit etmez.
Eğer bir insanın canı değersizleşirse herkesin canı değersizleşir.
Bugün bir kişinin öldürülmesine sessiz kalan toplum, yarın başka bir kişinin öldürülmesine de sessiz kalır.
Bugün “O bizden değildi” denilir.
Yarın “O bizim gibi düşünmüyordu” denilir.
Sonra “O bizim çıkarımıza engeldi” denilir.
Ve böylece cinayet, zulüm ve fesat sıradanlaşmaya başlar.
Bir insanı öldürmek, yalnızca bir bedeni ortadan kaldırmak değildir.
O insanın annesini, babasını, eşini, çocuklarını, geleceğini, hayallerini ve yapabileceği bütün iyilikleri de yok etmektir.
Belki o insan bir çocuk yetiştirecekti.
Belki bir hastaya yardım edecekti.
Belki bir yetimi koruyacaktı.
Belki bir insanın doğru yolu bulmasına vesile olacaktı.
Siz yalnızca bugün yaşayan bir bedeni değil, onunla birlikte doğabilecek bütün hayır ihtimallerini de ortadan kaldırmış oluyorsunuz.
Bu nedenle bir insanı öldürmek, bütün insanlığa saldırmak gibi ağır bir suçtur.
Ancak ayet burada bitmiyor.
Rabbimiz şöyle devam ediyor:
“Ve men ahyâhâ fe keennemâ ahyen nâse cemî‘â.”
“Kim de bir canı yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmış gibidir.”
Bir insanı yaşatmak yalnızca boğulmak üzere olan birini sudan çıkarmak değildir.
Elbette bir insanı ölümden kurtarmak bunun en açık anlamıdır.
Bir doktorun hastayı iyileştirmesi…
Bir kişinin kazazedeye yardım etmesi…
Birinin aç bir insana yemek vermesi…
Bir mazlumu zalimin elinden kurtarması…
Bunların hepsi bir hayatı yaşatmanın içindedir.
Fakat hayat kurtarmanın daha geniş bir anlamı da vardır.
Uyuşturucuya düşmüş bir genci kurtarmak da bir hayatı diriltmektir.
İntiharın eşiğindeki bir insana umut olmak da bir hayatı kurtarmaktır.
Yanlış arkadaş çevresine düşmüş bir çocuğu çekip çıkarmak da bir hayatı korumaktır.
Borç altında ezilen bir insana destek olmak da onun hayatına nefes olmaktır.
Cehalet içinde kalmış bir insana doğru bilgiyi ulaştırmak da onun bilincini diriltmektir.
Çünkü insan yalnızca kalbi attığı için canlı değildir.
Bazen insan bedenen yaşar ama umudunu kaybetmiştir.
Bazen yaşar ama iradesini kaybetmiştir.
Bazen yaşar ama uyuşturucunun, kumarın, faizin, hırsın, şehvetin veya yanlış bir ilişkinin esiri olmuştur.
İşte böyle bir insana el uzatmak, onu yeniden ayağa kaldırmak da bir diriltmedir.
Sevgili dostlar…
Bu ayet bize evrensel bir ahlak ilkesi öğretiyor.
Bu ilke yalnızca bir coğrafyaya ait değildir.
Doğunun veya Batı’nın tekelinde değildir.
Bir ırka, bir millete veya bir topluluğa özel değildir.
Hangi ülkede insanların hayatını korumaya ihtiyaç yoktur?
Hangi toplumda cinayetin, zulmün ve fesadın önlenmesine ihtiyaç yoktur?
Dünyanın neresine giderseniz gidin, insan hayatını koruyan bu ilkeye ihtiyaç vardır.
İşte Kur’an’ın mucizelerinden biri de budur.
Kur’an, belirli bir dönemin geçici modalarını değil, insanlık var oldukça ihtiyaç duyulacak değişmez ilkeleri bildirir.
Fakat burada kendimize çok önemli bir soru sormalıyız:
Bu ayet sadece Müslümanların hayatını mı değerli görüyor?
Hayır.
Ayette “Bir Müslümanı öldüren” denilmiyor.
“Bir nefsi, bir canı, bir insanı öldüren” deniliyor.
Aynı şekilde, “Bir Müslümanı yaşatan” denilmiyor.
“Bir canı yaşatan” deniliyor.
Demek ki karşımızdaki insanın dini, ırkı, rengi, ülkesi veya sosyal konumu, onun hayatını değersiz hâle getirmez.
İnsan hayatı emanettir.
Bir kişi Müslüman olduğunu söylediği hâlde haksız yere bir insanın canına kıyorsa, “Ben Müslümanım” demesi yaptığı zulmü ortadan kaldırmaz.
İman iddiası, ahlaki sorumluluğu azaltmaz; tam tersine artırır.
Bir insan namaz kılabilir, oruç tutabilir, dinî sözler söyleyebilir. Fakat bir insanın hayatına, hakkına, malına ve onuruna saldırıyorsa büyük bir çelişki içindedir.
Çünkü Kur’an yalnızca dilimizde bulunmak için gelmedi.
Kur’an davranışlarımızı değiştirmek için geldi.
İşte bu nedenle Rabbimiz ayetin devamında şöyle buyuruyor:
“Ve lekad câethüm rusulünâ bil beyyinât.”
“Elçilerimiz onlara apaçık delillerle gelmişti.”
Yani insanlara bilgi ulaşmadı diyemeyiz.
Elçiler geldi.
Deliller geldi.
Uyarılar geldi.
Doğru ile yanlış açıklandı.
Hayatın değeri bildirildi.
Adaletin sınırları gösterildi.
Fakat ayet şöyle devam ediyor:
“Sümme inne kesîran minhüm ba‘de zâlike fil ardı le müsrifûn.”
“Bütün bunlardan sonra onların çoğu yeryüzünde aşırılığa devam ettiler.”
İşte asıl sorun burada…
İnsan bazen doğruyu bilmediği için değil, bildiği hâlde nefsine ağır geldiği için yapmıyor.
İnsan cinayetin kötü olduğunu biliyor.
Zulmün yanlış olduğunu biliyor.
Kul hakkının haram olduğunu biliyor.
Fesadın toplumu bozduğunu biliyor.
Fakat çıkarı, öfkesi, hırsı ve kibri devreye girdiğinde bildiğini uygulamıyor.
Bu nedenle yalnızca bilgi yeterli değildir.
Bilginin amele dönüşmesi gerekir.
Bir insan “İnsan hayatı değerlidir” deyip sonra mazluma sırtını dönüyorsa bilgisi hayatına inmemiştir.
“Bir hayatı kurtarmak bütün insanlığı kurtarmaktır” deyip aç komşusunu görmezden geliyorsa ayeti yalnızca okumuştur, yaşamamıştır.
Kur’an’ı okumak başka, Kur’an’ın ölçüsüne göre yaşamak başkadır.
Bu ayetin bize sorduğu soru şudur:
Sen bir hayatı nasıl koruyorsun?
Ailendeki bir insanın hayatını kolaylaştırıyor musun, zorlaştırıyor musun?
Çocuğunun bilincini diriltiyor musun, yoksa onu kendi hırslarının altında eziyor musun?
Çalışanına hayat alanı mı açıyorsun, yoksa hakkını yiyerek onu çaresiz mi bırakıyorsun?
Bir mazlum gördüğünde yardım mı ediyorsun, yoksa “Beni ilgilendirmez” diyerek geçiyor musun?
Bir insanın umudunu çoğaltıyor musun, yoksa sözlerinle onun içindeki hayatı mı öldürüyorsun?
Çünkü insanı yalnızca silahla öldürmezsiniz.
İftira ile de öldürürsünüz.
Onurunu kırarak da öldürürsünüz.
Ekmeğiyle oynayarak da öldürürsünüz.
Toplumdan dışlayarak da öldürürsünüz.
Fakat aynı şekilde insanı yalnızca ameliyat ederek yaşatmazsınız.
Güzel bir sözle de yaşatırsınız.
Adaletli davranarak da yaşatırsınız.
Bir borcu erteleyerek de yaşatırsınız.
Bir yetime sahip çıkarak da yaşatırsınız.
Bir gence doğru bir yön göstererek de yaşatırsınız.
Kıymetli kardeşlerim…
Mâide Suresi’nin 32. ayeti bize şunu öğretiyor:
İnsan hayatı ucuz değildir.
İnsan, öfkemizin kurbanı olamaz.
İnsan, çıkarlarımızın aracı olamaz.
İnsan, siyasi, ekonomik veya kişisel hesapların içinde harcanamaz.
Bir toplumun ne kadar medeni olduğunu binalarından, yollarından veya teknolojisinden önce, insan hayatına verdiği değerden anlarız.
Çocukları, yaşlıları, kadınları, hastaları, yoksulları ve mazlumları korumayan bir toplum, ne kadar zengin olursa olsun gerçek anlamda ilerlemiş değildir.
Çünkü gelişmişlik yalnızca daha çok üretmek değildir.
Gerçek gelişmişlik, daha çok hayat koruyabilmektir.
Daha adil olabilmektir.
Daha merhametli davranabilmektir.
Fesadı azaltıp iyiliği çoğaltabilmektir.
Rabbim bizleri bir cana zarar verenlerden değil, hayatları diriltenlerden eylesin.
Bir insanın umuduna, bilincine, imanına, ailesine ve geleceğine vesile olmayı nasip etsin.
Bizi yeryüzünde fesat çıkaranlardan değil; adaleti, merhameti ve hayatı koruyan salih kullarından eylesin.
Ve her gün kendimize şu soruyu sormayı nasip etsin:
Bugün ben kimin hayatını kolaylaştırdım?
Kimin yükünü azalttım?
Kimin yeniden ayağa kalkmasına vesile oldum?
Çünkü bazen kurtardığımız bir insan, aslında bizim kurtuluşumuza vesile olur.
Allah doğrusunu en iyi bilendir.
