Doğruyu Bildiğimiz Hâlde Neden Uygulayamıyoruz? Hırs, Emek ve Güven
11 Temmuz 2021
Bilmek neden her zaman yetmiyor?
Bazen ne yapmamız gerektiğini biliriz. Dürüst olmamız gerektiğini biliriz, öfkeyle karar vermenin zararını biliriz, başkasının hakkını gözetmenin önemini biliriz. Fakat bir baskıyla karşılaştığımızda bildiğimizden başka türlü davranabiliriz. Sonra da kendimize sorarız: Ben bunu biliyordum, neden yine aynı şeyi yaptım? Bu ders, bilgiyle davranış arasındaki mesafeye bakmaya çağırıyor. Bir doğruyu duymak önemlidir; ama onun kararlarımızın içinde yer alması için düşünmeye, tekrar etmeye ve uygulamaya da ihtiyaç vardır.
Kalem suresinin ilk ayetleri üzerinden ilerlerken, öğrenmenin güzel ahlakla bağını düşünmeye çalışıyoruz. İnsan çok şey anlatabilir, pek çok kavramı hatırlayabilir ve başkasına doğru tavsiyeler verebilir. Yine de kendi çıkarıyla karşı karşıya geldiğinde zorlanabilir. Bu yüzden okuduklarımızı yalnızca başkalarının hayatına uygulamayalım. Benim verdiğim sözde, yaptığım işte ve bir insana yaklaşımımda ne değişiyor? Bildiğimi söylediğim ilkeyi nerede unutuyorum? Bu sorular kendimizi değersiz görmek için değil, öğrendiğimizin gerçekten hayatımıza ulaşması için soruluyor.
Kalem, öğrenme ve tevazu
Derste Alak suresindeki kalem ve insana bilmediğinin öğretilmesi hatırlatılır. Kalem yalnızca elde tutulan bir araç olarak kalmaz; öğrenmeyi, düşünmeyi ve bilgiyi ifade etmeyi de akla getirir. Bir şeyi anladığımızı söylerken onu kendi cümlelerimizle açıklayabiliyor muyuz? Başka bir durumla bağını kurabiliyor muyuz? Yoksa yalnızca duyduğumuz sözü tekrar mı ediyoruz? Yazmak bazen bu ayrımı görmemizi sağlar. Bir düşünceyi açıkça anlatmaya çalışırken hangi tarafını henüz anlamadığımız ortaya çıkabilir.
Öğrenmek için kendi sınırımızı kabul etmemiz gerekir. Bugün bildiğimiz bir konuda yarın daha ayrıntılı bir şey öğrenebiliriz. Bu, önceki emeğimizin bütünüyle değersiz olduğu anlamına gelmez. Bilgimizin gelişmesidir. Fakat ben zaten biliyorum diyerek her soruyu kapatırsak gelişme de durur. Allah’a şükretmek, öğrenebildiğimiz bilgiyi ve bize sunulan imkânı fark etmeyi de içerir. Başarımızı anlatırken öğretmenleri, bize yardım eden insanları ve öğrenmeye fırsat veren şartları unutmayalım. Tevazu, bilgiyi küçültmez; onu daha sorumlu kullanmamıza yardım eder.
Güzel ahlak, anlatımın dışında kalmaz
Kalem suresinin başında Peygamber’e yöneltilen suçlamalar karşısında destek ve güzel ahlak vurgusu vardır. Derste bu bölüm, hakikati anlatırken nasıl durduğumuzla ilişkilendiriliyor. Birinin hoşuna gitmeyen bir doğruyu söylemek zor olabilir. Tepki görmek, küçümsenmek veya dinlenmemek insanı yorabilir. Ancak bir sözü doğru saymamız, onu her biçimde söyleyebileceğimiz anlamına gelmez. Üslubumuz, sabrımız ve adaletimiz de sorumluluğumuzun içindedir. Öğüt verdiğimiz insanı aşağılamak, ona faydalı olma niyetimizi zedeleyebilir.
Bazen de bir başkası bize hatamızı söyler. Bu defa dinleyen taraftayızdır ve kendimizi savunmak isteriz. Söyleyenin kusurlarını sayarak konuyu değiştirebiliriz. Oysa önce ne söylendiğine bakabiliriz. Bu uyarıda doğru bir taraf var mı? Kabul edersem hayatımda neyi düzeltmem gerekir? Bir eleştiriyi değerlendirmek, söylenen her şeyi onaylamak değildir. Haklı tarafı almak, yanlış tarafı ise ölçüyle ayırmaktır. Hem anlatırken hem dinlerken hakikati kendi gururumuzdan daha önemli görmeye çalışalım.
Azim ile hırsı birbirine karıştırmayalım
Dersin merkezindeki ayrımlardan biri azim ile hırs arasındadır. Azimli insan, doğru bir hedef için gereken sebepleri oluşturmaya çalışır. Öğrenir, emek verir, sabreder ve yanlışını düzeltir. Hırs baskın hâle geldiğinde ise sonuç o kadar büyüyebilir ki kullanılan yol ikinci plana düşer. Ne olursa olsun bu işi alacağım, mutlaka ben kazanacağım düşüncesi, başkasının hakkını görmemizi zorlaştırabilir. Aynı hedefe yürüyen iki insanın davranışını ayıran şey, çoğu zaman hedefin adı değil, ona nasıl yürüdükleridir.
Bu ayrımı işte, ailede ve bir sorunu çözmeye çalışırken görebiliriz. Borcumu ödemek istiyorum diye müşteriye yanlış bilgi vermem doğru olmaz. Bir insanla yakınlık kurmak istiyorum diye onun sınırlarını yok sayamam. Başarılı olmak istiyorum diye kendi kapasitemi olduğundan farklı gösteremem. Azim, doğruya bağlı bir gayrettir. Bazen daha yavaş ilerler; fakat ilerlerken dürüstlüğünü korumaya çalışır. Kendimize şu soruyu soralım: Sonucu elde edemediğimde bile kullandığım yöntemin arkasında durabiliyor muyum?
Herkesi memnun etmek uğruna taviz vermek
Kalem suresindeki uyarılardan biri de hakikatten taviz isteyen tutumlarla ilgilidir. Günlük hayatta bazen herkesle iyi geçinmek adına birbirine zıt sözler söyleyebiliriz. Birine sen haklısın der, ötekine gidince aynı konuda onun haklı olduğunu söyleriz. Meseleyi çözmek yerine yalnızca o anki gerilimi azaltmış oluruz. Fakat gerçeği saklayarak kurduğumuz bu rahatlık uzun sürmeyebilir. Uzlaşmak değerlidir; ancak uzlaşma, dürüstlüğü ve başkasının hakkını ortadan kaldıran bir alışverişe dönüşmemelidir.
Bir işyerinde yanlış bir bilgiyle ürün satılması isteniyorsa, bana ne denilerek sorumluluk geçiştirilemez. Görevimiz ve gücümüz ölçüsünde yanlışı söylemek, doğru bilgi vermek ve neyi yapamayacağımızı açıklamak gerekir. Sınır koymak bazen bir fırsatı kaybetme korkusu oluşturur. Ancak her teklife evet demek de bizi korumaz. Hangi şartlarla çalışacağımızı açıkça ifade edebilmek güvenin bir parçasıdır. Nezaket ile taviz aynı şey değildir. Kırmadan konuşabilir, buna rağmen bildiğimiz bir yanlışı kabul etmeyebiliriz.
Anlatıcının ürün satışıyla ilgili örneği, anlık kazançla uzun vadeli faydayı ayırmamızı da sağlıyor. Bir ürün ilk bakışta güzel görünebilir; fakat kullanılacağı yer için uygun olmayabilir. Bunu biliyorsak müşteriye söylemeliyiz. Sadece bugün satılmış olmasına bakmak yerine, daha sonra doğabilecek sorunu da düşünelim. Müşteri hangi ihtiyacını karşılamaya çalışıyor? Sunduğumuz şey gerçekten o ihtiyaca uyuyor mu? Gerekirse başka bir seçeneği açıklamak, satıştan önce insanın yararını da gözetmektir. Mesleki bilgimizi yalnızca ikna etmek için değil, doğru kararın verilmesine yardım etmek için kullanalım.
Sözün çokluğu güvenin yerine geçmez
Derste sürekli yemin ederek kendisini inandırmaya çalışan tutumlar üzerinde durulur. Günlük hayatımızda bir sözün güçlü söylenmesiyle doğru olmasını birbirine karıştırmayalım. Bir insan çok kesin konuşabilir; fakat geçmiş davranışları verdiği sözü desteklemiyor olabilir. Güven, yalnızca heyecanlı ifadelerle kurulmaz. Tutarlılık, açıklık ve sorumluluk gerektirir. Bir teklifi değerlendirirken ne söylendiği kadar nasıl yerine getirileceğine de bakalım. Bilmediğimiz noktayı sormaktan veya bir şartı açıkça konuşmaktan çekinmeyelim.
Bu ölçüyü kendimize de uygulayalım. Sözümüzü güçlendirmek için sürekli büyük ifadeler kullanmak yerine yapabileceğimiz kadarını dürüstçe söyleyelim. Bir işi ne zaman bitirebileceğimizi, nerede zorlanabileceğimizi ve hangi kısmı henüz bilmediğimizi açıklayabiliriz. Böyle konuşmak zayıflık değildir. Karşı tarafa daha gerçekçi bir karar verme imkânı sunar. Verdiğimiz söz gerçekleşmediğinde de yeni sözlerle üstünü örtmeyelim. Ne olduğunu anlatalım, sorumluluğumuzu kabul edelim ve mümkün olan telafiyi yapalım. Güvenin onarımı yine davranışla olur.
Kusur aramak ve söz taşımak
Bir insanın hatasını düzeltmeye yardımcı olmakla, sürekli kusur aramak farklıdır. Birinde çözüm isteği vardır; diğerinde karşıdakini değersizleştirme alışkanlığı büyüyebilir. Derste laf taşımanın ve insanları birbirine düşüren anlatımların tehlikesi de hatırlatılıyor. Birinden duyduğum bir sözü başka yere götürmeden önce durabilirim. Bu bilgi bana emanet mi? Aktarmam gerçekten gerekli mi? Bir sorunu çözmeye mi yardım edeceğim, yoksa kırgınlığı mı artıracağım? Bir söz, bağlamından çıkarıldığında bambaşka bir anlam taşıyabilir.
Yakınlarımızla yaşadığımız bir anlaşmazlığı konuşurken de kime ne anlattığımızı düşünelim. Güvenilir birinden destek almakla, birçok kişiye öfkeyle şikâyet etmek aynı şey değildir. Çocukların yanında başkalarını sürekli kötülemek de onlara nasıl bir dil öğrettiğimizi sorgulatır. Bir problemi ele alırken kişiyi bütünüyle karalamadan davranışı konuşabiliriz. Doğru bildiğimiz bir meseleyi açıklamak için abartıya veya iftiraya ihtiyacımız yok. Söylediğimizin doğruluğu kadar, onu söylemenin gerekliliği ve sonuçları da sorumluluğumuzun içindedir.
İyiliği engellemeden dikkatli olmak
Ders, iyiliğin önünü kesen tavırlar üzerinde de duruyor. Birine yardım etmek istediğimizde duyduğumuz her şüphe, bizi tamamen hareketsiz bırakmamalı. Öte yandan yardım adı altında sunulan her şeyi araştırmadan kabul etmek zorunda da değiliz. Gerçek ihtiyacı anlamaya çalışabilir, güvenilir bilgi arayabilir ve imkânımız ölçüsünde katkı verebiliriz. Dikkatli olmakla sürekli küçümseyip vazgeçirmek arasında fark vardır. Bir yanlış ihtimalini konuşuyorsak, daha doğru yardım yolunu aramaya da açık olalım.
Paylaşmak yalnızca büyük miktarda para vermek değildir. Zaman ayırmak, birinin işini kolaylaştırmak veya bilgimizle destek olmak da katkıdır. Bolluk içindeyken başkasının ihtiyacını görmezden gelmeyelim. Elimizde olanı yalnızca kendi tüketimimiz için düşünmek yerine nasıl daha faydalı kullanabileceğimizi soralım. Bu sorunun cevabı herkes için aynı olmayabilir. İmkânlarımız farklıdır; fakat bir başkasının onurunu koruyarak yardım etmeye çalışmak ortak bir ölçüdür. İyiliği gösterişe dönüştürmeden, karşılığında kişisel üstünlük beklemeden yapabilmeye gayret edelim.
Dürüstlük hemen istediğimiz sonucu vermeyebilir
İnsan elinden geleni yaptığında bunun görülmesini ister. İşinde düzenli çalışır, evinde sorumluluk alır ve yakınlarına destek olur; fakat beklediği karşılığı bulamayabilir. Derste bu kırgınlık üzerinde uzun uzun duruluyor. Böyle bir durumda değerlerimizi başkasının takdirine tamamen bağlayıp bağlamadığımızı düşünelim. Birinin bizi görmemesi, emeğimizin yok olduğu anlamına gelmez. Yine de bu, haksız şartları sessizce kabul etmemiz gerektiği anlamına da gelmez. Hakkımızı konuşabilir, koşulları değerlendirebilir ve gerektiğinde değişiklik arayabiliriz.
Önemli olan, kırgınlığın bizi ben de yanlış yaparım noktasına taşımamasıdır. Başkasının tutumunu kontrol edemeyebiliriz; kendi seçimimiz üzerinde ise çalışabiliriz. Daha açık konuşmak, sorumlulukları paylaşmak veya sınır koymak gerekebilir. Bunları yaparken dürüstlüğü bırakmak zorunda değiliz. Allah’a güvenmek, bütün emeğin karşılığını belirlediğimiz tarihte ve biçimde alacağımızı iddia etmek değildir. Yapabileceğimizi yapıp sonucu mutlaklaştırmamaktır. Böylece hayal kırıklığının içinde bile yeniden doğru adımı arayabiliriz.
Başlangıçta da bitirirken de doğruluk
Derste İsra suresindeki doğrulukla girip doğrulukla çıkma duası hatırlatılır. Bunu yalnızca belirli bir olayın duası olarak bırakmayalım. Bir güne, bir işe veya bir ilişkiye başlarken nasıl bir niyetle hareket ettiğimizi düşünelim. Sonuna geldiğimizde de kendimize bakalım: Verdiğim söze sadık kaldım mı? Birinin hakkını eksilttim mi? Yanlışımı sakladım mı? Böyle bir muhasebe, sadece başarımızı saymaktan daha geniştir. Sonuç kadar, o sonuca giderken nasıl davrandığımızı da önemser.
Bir hatayı fark ettiğimizde onu düzeltmek için geç kalmış sayılmayız. Dua edebilir, özür dileyebilir ve telafiye çalışabiliriz. Derste özellikle kendimizi sürekli suçlamakla kendi payımızı görmek arasındaki denge de anılır. Başkasının yaptığı haksızlığın sorumluluğu ona aittir. Biz ise kendi kararımızda öğrenebileceğimiz bir şey olup olmadığını araştırabiliriz. Bir eksikliği görmek, kendimizi bütünüyle kötü ilan etmek değildir. Daha dikkatli davranabilme imkânımızdır. Bu imkânı korkuyla kapatmak yerine samimiyetle kullanmaya çalışalım.
Küçük adımları ihmal etmeyelim
Alışkanlıklar bir günde oluşmadığı gibi, değişmeleri de zaman isteyebilir. Büyük bir yanlış bazen küçük tavizlerin birikmesiyle büyür. Doğruya yönelmek de küçük ama devam eden adımlarla güçlenebilir. Bugün bir sözü doğru söylemek, bir dedikoduyu aktarmamak veya ürünün bir eksiğini açıkça belirtmek önemlidir. Öğrenmek için ayırdığımız vakit de böyledir. Bir ayet üzerinde düşünmek, bir soruyu araştırmak ve anladığımızı davranışımıza taşımak, zamanla hayatımızın yönünde belirgin bir fark oluşturabilir.
Rabbimiz bize azimle hırsı, nezaketle tavizi ve muhasebeyle kendimizi yıpratmayı ayıracak bir anlayış versin. Bilgimiz arttıkça daha dikkatli, daha adaletli ve daha faydalı olmayı nasip etsin. Doğruyu bildiğimiz hâlde zorlandığımızda yardım isteyelim; yanlış yaptığımızda ümidimizi kesmeden dönelim. İnsanların takdirini beklerken kendi sorumluluğumuzu unutmayalım. Her işi doğrulukla başlatıp doğrulukla bitirebilmek için çaba gösterelim. Bugün küçük bir davranışımızın bile öğrendiğimiz güzel bir ilkeyle aynı yönde olması, bu gayretin gerçek bir başlangıcı olabilir.

