Bedel Ödemeden Tevekkül Olur mu? Bedir, Seçimlerimiz ve Allah’a Güven
16 Şubat 2024
Bir işimiz yolunda gitmediğinde ne diyoruz? Allah neden bana yardım etmiyor? Peki kendimize şunu da soruyor muyuz: Ben hangi yolu seçtim? Yanlış olduğunu bildiğim şeyden gerçekten vazgeçtim mi? Yoksa hem eski alışkanlıklarımı sürdürüyor hem de hayatımın değişmesini mi bekliyorum?
Enfâl suresinde Bedir Savaşı anlatılırken insanı tam da bu noktada düşündüren ayetler var. Allah’ın yardımından söz ediliyor. Ama yardım, insanın hiçbir şey yapmadan oturması şeklinde anlatılmıyor. Müminler karar vermek, yola çıkmak ve korkularıyla yüzleşmek zorundalar. Mücadele ediyorlar. Sonra Allah’ın yardımını görüyorlar.
Enfâl suresinin 40. ayetinde, yüz çevirenlere karşı Allah’ın müminlerin dostu ve yardımcısı olduğu hatırlatılır. O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır. Ama Allah’ı dost ve yardımcı bilmek kendi davranışlarımızı sorgulamaktan vazgeçmek demek değildir. Tam tersine hangi tarafta durduğumuzu yeniden düşünmektir.
Haramı, batılı ve zulmü reddetmekten söz etmek kolay. Ama reddetmek hayatımıza girince ne oluyor? Bir işte faiz, yalan veya aldatma varsa o işi geri çevirebiliyor muyuz? Kazancımız azalacak diye yanlış bir davranışı sürdürüyor muyuz? Bize zarar verdiğini bildiğimiz düzenden ayrılmak için adım atıyor muyuz?
Enfâl suresinin 41. ayeti, savaşta elde edilen ganimetin beşte birinin Allah’a, Resule, yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara ait olduğunu bildirir. Bu hüküm Bedir günüyle ve hak ile batılın ayrıldığı günle ilişkilendirilir. Ganimetin paylaşımı rastgele bir karara bırakılmıyor. Güç sahibi olanın elindekini dilediği gibi kullanması yerine bir ölçü bildiriliyor.
Bazıları Peygamberin bu paylaşımda anılmasını sorgulayabilir. Fakat ayetin yalnızca kişisel kazançtan söz etmediğini, yetimlerin, yoksulların ve yolda kalanların da hakkını belirttiğini görmek gerekir. Buradan şu soruya geliyoruz: İman yalnızca mücadele sırasında mı önemlidir, yoksa kazanılanın adaletle paylaşılmasında da kendisini göstermeli midir?
Enfâl suresinin 42. ayetinde Bedir’deki tarafların konumları anlatılır. Müminler vadinin bir ucunda, karşı taraf öteki ucundadır. Kervan daha aşağıda bulunur. Taraflar önceden buluşmak üzere sözleşseler anlaşmazlığa düşebilecekleri belirtilir. Fakat Allah dilediği işi gerçekleştirmiştir. Ölenin ve yaşayanın apaçık bir delille karşılaşması vurgulanır.
Bedir’deki insanları düşünelim. Sayıca az bir topluluk, karşılarında daha güçlü bir ordu, arazi şartları ve büyük bir belirsizlik. İnsan böyle bir durumda başlamadan geri dönmek isteyebilir. Ayetlerde Allah’ın yardımının bu şartlar içinde nasıl gerçekleştiği üzerinde durulur. Bu, bizim kendi hayatlarımızdaki kararları da düşünmemize yol açar.
Kur’an neden Bedir’i baştan sona bir roman gibi anlatmıyor? Bir roman okuduğumuzda Define Adası, Harry Potter ya da Yüzüklerin Efendisi örneklerinde olduğu gibi kendimizi olayın içinde hissederiz. Kur’an anlatımında ise üzerinde düşünmemiz gereken özlü mesajlara dikkat kesiliriz. O mesajları kendi hayatımıza taşıma imkânı buluruz.
Allah’ın her şeye gücü yeter. Ama Bedir’de müminler yine de mücadele etmiş, emek vermiş, bedel ödemişlerdir. Bu noktada dua ile gayret birbirinden ayrılmıyor. Sadece ‘Nasipse olur’ deyip beklemek yerine üzerimize düşeni yapmak gerekiyor.
Bir evlilik düşündüğümüzü varsayalım. Eş bulmak, tanışmak, konuşmak, birbirini anlamak, hazırlık yapmak… Bunların hepsi emek ister. Sonra Allah’tan hayırlı bir evlilik istenir. Fakat işler planlandığı gibi yürümeyebilir. Sorun çıkabilir ya da hiç beklenmedik bir gelişme yaşanabilir. Üzerimize düşeni yapmakla sonucu zorla belirlemek aynı şey değildir.
Çocuklarımız için de böyledir. Meslek seçerken çalışsınlar, hazırlansınlar, bedel ödesinler. Ama yalnızca tek bir üniversiteyi, mesleği veya sonucu hayatlarının bütün anlamı hâline getirmesinler. Allah’tan kendileri için hayırlısını istesinler. Biz de onların her kararını kendi arzumuza göre yönetmeye çalışmayalım.
Bazen ilişkilerimizde kendi isteğimizde öylesine ısrar ederiz ki hem kendimize hem de karşımızdakine zarar veririz. Bir boşanma süreci yıllarca uzayabilir. Çocukların velayeti, aile bağları, kırgınlıklar daha da ağırlaşabilir. O zaman sormak gerekir: Gerçekten çocukların iyiliğini mi gözetiyoruz, yoksa kendi öfkemizden ve bağımlılığımızdan mı hareket ediyoruz? Her durumu hakkaniyetle değerlendirmek gerekir.
Aynı ısrarı iş hayatımızda da yaşayabiliriz. Şirket büyüsün, daha çok sipariş gelsin, daha fazla üretim olsun diye borçlanırız. Sonra hayatımızın tamamı borç çevirmek için geçmeye başlar. İşimizi yönetirken bir gün bakarız ki iş bizi yönetiyor. Şirket, yaşamımızdaki araç olmaktan çıkıp bütün kararlarımızı belirleyen bir şeye dönüşmüş.
Bazen küçülmeyi, bazen işi kapatmayı düşünmek gerekir. Bu kolay değildir. Çünkü o işte yılların emeği vardır. Ama sırf yıllarımızı verdik diye yanlışta ısrar etmek zorunda değiliz. Vazgeçebilme gücü de önemlidir. ‘Ben üzerime düşeni yaptım. Her şey mutlaka benim istediğim gibi olmayabilir’ diyebilmek gerekir.
İnsan eski bir ilişkiye de bağımlı kalabilir. Yıllar önce hayatından çıkmış birini zihninde sürekli yaşatır. Başka bir evlilik ve yeni sorumluluklar varken geçmişteki bir kişiyi düşünmeye devam etmek bugünkü ilişkisini etkileyebilir. Burada hatırlamakla hatırayı hayatın merkezinde tutmak farklı şeylerdir. Bu bağımlılıktan kurtulmak için niyetimizi sorgulamamız ve Allah’tan yardım istememiz gerekebilir.
Peki biz hangi şeye gereğinden fazla bağlandık? Bir insana mı, şirketimize mi, borcumuza mı, makamımıza mı? Bir şeye ulaşmak için çalışmakla onu hayatımızın efendisi hâline getirmek arasında fark vardır. Bazen çözüm daha çok tutunmak değil, gerektiğinde bırakabilmektir.
Bir iş için uzun süre emek veririz. Numune hazırlarız, müşteri ziyaret ederiz, ürün tanıtırız. Yine de sipariş gelmez. Başka bir zaman hiç beklemediğimiz müşteri kapımızı çalabilir. İnsan bu tür olaylarda kendi gücünün sınırını görür. Çabasını küçümsemeden, sonucun bütün ayrıntılarını yönetemediğini hatırlar.
İş hayatındaki başka bir örnek de kalite meselesidir. Büyük bir müşteri çok miktarda ürün almak ister ama daha ucuz olması için kaliteden ödün vermemizi söyler. Bu teklif çok büyük bir kazanç anlamına gelebilir. Fakat amacımız insanlara uzun süre kullanabilecekleri iyi ürünler sunmaksa, böyle bir siparişi reddetmek de bir tercihtir.
‘Daha çok para kazanacaksın, neden istemiyorsun?’ diye sorulabilir. Çünkü amaç yalnızca para kazanmak değildir. İnsanların ihtiyacını gidermek, güvenilir iş yapmak, kaliteden ve doğruluktan vazgeçmemek de önemlidir. Büyük rakamlar karşısında kendi ölçümüzü koruyabiliyor muyuz? Asıl sınav bazen buradadır.
Borç baskısı altında olmak bu kararları daha da zorlaştırır. Çeklerin günü gelir. Maaşlar, kiralar, ödemeler birikir. Banka arar, insanlar arar. İnsan kendisini çıkmazda hisseder. Bu süreçte tövbe etmek, hatalarımızı kabul etmek ve yardım istemek çok önemlidir. Ama borç içinde olana yukarıdan bakmadan, o kararların ne kadar zor olduğunu da anlamalıyız.
A’râf suresinin 23. ayetindeki Hz. Âdem ile ilgili dua bize kendi yanlışımızı kabul etmeyi hatırlatır: ‘Rabbimiz, biz kendimize zulmettik.’ Bu cümle üzerinde düşünelim. İnsan önce kendi hatasını görebilmeli. Sürekli başkalarını suçlamak yerine ‘Ben yanlış yaptım’ diyebilmeli. Ardından Allah’tan bağışlanma ve yardım dileyebilmeli.
Bir gün, bir ay veya yıllar süren mücadele gerekebilir. Bunun ne zaman biteceğini kesin olarak bilemeyiz. Önemli olan zorluktan çıkınca aynı yanlışlara geri dönmemektir. Borç bittiğinde, iş düzeldiğinde ve kazanç arttığında da yeniden harama düşmemekten korkmak gerekir. Kalbimizin doğru yoldan kaymaması için dua etmek gerekir.
Enfâl suresinin 43. ayetinde Allah’ın Peygamber’e düşmanı rüyasında az gösterdiği anlatılır. Çok gösterilseydi gevşeme ve anlaşmazlık yaşanabileceği belirtilir. Korku ve güvenin insanın kararları üzerindeki etkisini düşünün. Bazen bir iş gözümüze öylesine büyür ki hiç başlamadan vazgeçeriz.
Karate öğrenen bir çocuk başlangıçta kendisine güvenmeyebilir. Derslere devam ettikçe hareket etmeyi, gard almayı, savunmayı öğrenir. Fiziksel gücü bir anda değişmese de kendine güveni değişebilir. Bir mücadelede motivasyonun da önemli olduğunu böylece görürüz. Bazen bir dostun olumlu sözleri bile insanın yeniden çalışmasına yardımcı olabilir.
Ama biz gücü çoğu zaman yalnızca çoklukta arıyoruz. Daha fazla işçi, daha büyük şirket, daha yüksek gelir, daha pahalı ev. Küçüğü ve azı önemsemiyoruz. Bedir anlatımı, sayının tek başına belirleyici olmadığını düşünmemizi sağlıyor. İnsanın gayreti, morali ve Allah’a güveni de önem taşıyor.
Kanaat etmek çalışmaktan vazgeçmek değildir. İsrafı azaltmak, elimizdekini değerlendirmek, bir çay bahçesinde sade bir çay içmekten de mutluluk duyabilmektir. Sırf pahalı diye bir şeyin daha değerli olduğunu sanmamaktır. Bazen daha azıyla yaşamak insanı daha hafif ve daha huzurlu hissettirebilir.
Sadelik ürün tasarımında da karşımıza çıkar. Önceden telefonlarda çok sayıda tuş vardı; sonra daha sade tasarımlar yaygınlaştı. Her ek özellik kullanım kolaylığı getirmez. Kimi zaman karmaşıklığı azaltmak daha faydalıdır. Evlerimizde de gösteriş yerine samimiyeti önemseyebiliriz. Şatafatlı bir salonda çekinen misafir, sade bir evde kendini daha rahat hissedebilir.
İşimizi büyütmek için ailemizden, eşimizden, çocuklarımızdan ve büyüklerimizden ayırdığımız bütün zamanı tüketmek zorunda mıyız? Geçim sıkıntısında bir süre çok çalışmak gerekebilir. Ama o zor dönemin bitmeyecek bir hayat biçimine dönüşmesine karşı dikkatli olmalıyız. İşi ne için yaptığımızı unutmamalıyız.
Bazen bir evliliği sürdürmek, bazen bir şirketi ayakta tutmak için çok çalışırız. Bir noktada vazgeçmenin de bir seçenek olduğunu görürüz. Vazgeçmek her zaman yenilgi değildir. Yanlışta ısrarı bırakmak, daha büyük zararı önlemek veya bağımlı hâle geldiğimiz şeyi yeniden doğru yerine koymak olabilir.
Dua etmeyi bırakmayız. Ama duanın yanına tercih ve gayret koyarız. Haramdan uzaklaşmak istiyorsak ondan gelen kazancı da sorgularız. Doğru olmak istiyorsak yalanla gelen fırsatı da reddetmeye çalışırız. Allah’ı dost ve yardımcı bilmek, bütün umutlarımızı tek bir insana veya tek bir kazanca bağlamamak demektir.
Şimdi kendimize soralım: Gerçekten hangi yolu seçtim? Hangi yanlışım için hâlâ bahane üretiyorum? Neyi kaybetmekten korktuğum için doğru bildiğimden vazgeçiyorum? Daha azıyla yaşamayı, gerektiğinde küçülmeyi, gösterişten uzaklaşmayı göze alabiliyor muyum?
Bedir’deki müminler mücadele etti. Korkularıyla yüzleşti. Allah’ın yardımını anlatan ayetler, insanın sorumluluğunu da önümüze koydu. Bu ikisini birbirinden ayırmayalım. Allah’tan yardım isteyelim. Hatalarımızı kabul edelim. Elimizden geleni yapalım. Yanlış olanı reddedebilme cesaretini kaybetmeyelim. Sonuç ne olursa olsun hangi yolu seçtiğimizi unutmayalım.
