Zor Zamanda Sebat, Bollukta Şükür: Allah’a Güvenmek

19 Şubat 2024

Zor zaman geldiğinde ne yapıyoruz? Korkuya mı teslim oluyoruz, yoksa doğru bildiğimiz yolda sebat mı ediyoruz? Bir insan bolluk içindeyken Allah’ı anabilir. Fakat borçlar biriktiğinde, işi sarsıldığında, evliliği çıkmaza girdiğinde, hastalık kapıya dayandığında Allah’a yönelişi çok daha yoğun olabilir. Peki sıkıntı geçince o yakınlık devam ediyor mu? İşte kendimize sormamız gereken soru budur.

Enfâl suresinin kırk beşinci ayetinde iman edenlere savaşta bir toplulukla karşılaştıklarında sebat etmeleri ve Allah’ı çok anmaları söylenir. Bu ayetin ilk bağlamı Bedir ve savaşın ağır şartlarıdır. Karşınızda bir ordu olduğunu düşünün. Korku var, heyecan var, belirsizlik var. İnsan bütün bunları hisseder. İnanç, insanı duygusuz yapmaz. Korku karşısında yolunu kaybetmemeyi ve sebeplere sarılarak doğru bildiği yerde sağlam durmayı hatırlatır.

Hayatımızda da zorlu karşılaşmalar var. İflasa yaklaşmak, büyük bir borcun altında kalmak, evliliğin sarsılması, ağır bir hastalıkla mücadele etmek… Bu dönemlerde çok dua ederiz. Gece kalkarız. Secde ederiz. Allah’tan sıkıntımızın giderilmesini isteriz. Böyle bir yöneliş anlaşılır. Fakat asıl mesele, Allah ile kurduğumuz ilişkiyi sadece sıkıntının bitmesine bağlamamaktır.

Bir borcumuz ödenince rahatlarız. Hastalıktan kurtulunca seviniriz. Evimiz huzura kavuşunca üzerimizdeki baskı hafifler. Sonra ne olur? O zor günlerdeki zikri, duayı, sabrı bir kenara mı bırakırız? Yoksa yaşadığımız süreç bize kalıcı bir yakınlık mı kazandırır? Sebatın değeri burada ortaya çıkar. Sadece düşerken tutunmak değil, ayağa kalkınca da unutmayabilmek.

Sabır bir bedel ister. İlişkilerde de böyledir. Sevdiğimiz bir insana emek vermeden güçlü bir bağ bekleyemeyiz. Geçimini sağlamak, yuva kurmak ve bir sözün arkasında durmak bazen yıllarca çalışma gerektirir. Uzun bekleyişler insanları birbirine yaklaştırabilir; bazen de ilişkilerin dayanıklılığını sınayabilir. Emek, doğru yerde ve doğru zamanda verildiğinde kıymet kazanır. Bu yüzden ne uğruna, nasıl bir bedel ödediğimizi de düşünmeliyiz.

Bazen asıl sorun, önemli şeylere emek vermeyip önemsiz şeylere çok zaman harcamamızdır. Bir eşyayı elde etmek için aylarca çalışabiliriz. Fakat evimizdeki insanı dinlemek için sabırsızlanabiliriz. Bir işi büyütmek için gece gündüz gayret ederiz. Fakat Allah ile bağımızı güçlendirmeye sıra gelince ertelemeler başlar. Değer verdiğimizi söylediğimiz şeylere gerçekten ne kadar emek veriyoruz?

Enfâl suresinin kırk altıncı ayetinde Allah’a ve Resulüne itaat edilmesi, birbirleriyle çekişilmemesi ve sabredilmesi emredilir. Çünkü çekişme insanları gevşetir, güçlerini dağıtır. Bedir’de ortak bir sorumluluğun etrafında birleşmiş topluluk için bu uyarı çok önemlidir. Fakat çekişmenin yıpratıcı etkisini ailede, akrabalıkta ve iş hayatında da görebiliriz.

Bugün her konuda konuşacak çok şey buluyoruz. İnternetten okuyoruz, videolar izliyoruz, yorum yapıyoruz. Herkes bir şey biliyor. Bir mesele açıldığında ‘Ben biliyorum’ diyenler çoğalıyor. Sonra birbirimizi dinlemek yerine birbirimizi yenmeye çalışıyoruz. Konu ne olursa olsun, tartışmanın merkezine gerçek değil kendi egomuz yerleşiyor. Böyle bir çekişmede hakikati bulmak yerine ilişkimizi yıpratabiliriz.

Bir tartışma başladığında kendimizi gözlemleyelim. Karşımdaki insanı anlamak mı istiyorum, yoksa onun susmasını mı? Doğruyu ifade etmek mi istiyorum, yoksa üstün gelmek mi? Her anlaşmazlıkta aynı tepkiyi vermek zorunda değiliz. Bazen susmak, bazen sakinleşmek, bazen daha güzel bir üslupla konuşmak gerekir. Susmak her koşulda haksızlığa boyun eğmek değildir; gereksiz çekişmeyi büyütmemek için bilinçli bir tercih olabilir.

Ailelerde bir kişi arayı düzeltmeye çalışır. Herkesin sözünü dinler, anlaşmazlığı büyütmeden ortak bir yol bulmak ister. Bu çaba değerlidir. Çünkü insanlar birbirinden uzaklaştığında onları yeniden buluşturmak kolay değildir. Bir söz, bir yanlış anlama, bir öfke anı yıllarca süren yakınlığı zedeleyebilir. O yüzden sabrı yalnız bir şeye katlanmak değil, ilişkileri bozan davranışlarımızı denetlemek olarak da düşünmeliyiz.

İş yerinde de çekişme enerjiyi dağıtır. Herkes çalışmak yerine birbirinin kusurunu arıyorsa huzur azalır. Çalışanların huyları, iletişim biçimleri ve güçlü yönleri farklı olabilir. Kimi konuşarak düşünür, kimi sessizce işine odaklanır. Kendi alışkanlığımızı tek doğru kabul edersek karşımızdakini zorlayabiliriz. Çok konuşan biri dinlemeyi öğrenebilir. Az konuşan birinin düşüncesini anlamak için de ona soru sormak gerekebilir.

Burada hedef insanları tek tek etiketlemek değildir. Ama kendimizi tanımak önemlidir. Bir ortamda sürekli konuşan kişi ben miyim? Karşımdakine söz hakkı veriyor muyum? Benim ihtiyacım konuşmak olabilir; fakat onun da anlatmaya ihtiyacı olabilir. Müslüman yalnız kendi ihtiyacını gidermeye çalışmamalı, karşısındaki insanın ihtiyacını da görmelidir. Dinlemek de bazen önemli bir iyiliktir.

Bir başka mesele paylaşmaktır. Bolluk içinde yaşarken ihtiyaç sahibini unutmamız mümkün. Günlük harcamalarımız için kolayca para ayırabiliyoruz. Fakat sadaka ve yardım söz konusu olduğunda daha çekingen davranabiliyoruz. Kendimize ayırdığımızla başkasına vermeye razı olduğumuzu karşılaştırmak, önceliklerimizi sorgulamamıza yardımcı olabilir. Elimizdeki nimetlerin değerini bilmek, onlardan ihtiyaç sahiplerine de pay ayırmayı gerektirir.

Enfâl suresinin kırk yedinci ayetinde gösteriş, böbürlenme ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyma niyetiyle yurtlarından çıkanlar gibi olunmaması söylenir. Bedir’e giderken kendilerine güvenen, güçleriyle övünen müşriklerin tutumu hatırlatılır. Bir işe başlarken yalnız dışarıdan görünen hareketimize değil, bizi harekete geçiren niyete de bakmalıyız. Çünkü aynı görünen davranışlar farklı niyetlerle yapılabilir.

Her sabah evimizden çıkıyoruz. İşimize gidiyoruz. Para kazanıyoruz. Bir şeyler satın alıyoruz. Bir aile kuruyoruz. Peki bütün bunları niçin yapıyoruz? Başkalarına gösteriş yapmak için mi? Birinden üstün görünmek için mi? Yoksa üstlendiğimiz sorumluluğu yerine getirmek, huzurlu ve faydalı bir hayat kurmak için mi? Niyetimiz, yaptığımız işi nasıl değerlendirdiğimizde büyük rol oynar.

Başkasının zenginliğine, gücüne, makamına bakıp onu örnek alabiliriz. Oysa yalnız görünen başarıya bakarak bir hayatın bütününü anlayamayız. Ne pahasına kazanıldığını, hangi hakların gözetildiğini, o insanın iç dünyasında neler yaşadığını bilemeyiz. Bir başarı karşısında böbürlenmek de, güce hayran olup hakkı unutmak da bizi yanlış yönlendirebilir. İnsanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Kazanmak istediğim şey beni nasıl bir insan yapacak?

Aynı ayetin sonunda Allah’ın yapılanları kuşattığı hatırlatılır. El-Muhît ismi, bütün yaptıklarımızın Allah’ın bilgi ve kudretinden uzak olmadığını düşündürür. İnsanlar bizi yalnız dışarıdan görebilir. Niyetimizi gizleyebiliriz. Ama kendimize karşı dürüst olmamız gerekir. Bir iyiliği yaptığımızda takdir bekliyor muyuz? Kimse görmediğinde de onu yapar mıydık? İşte bu sorular gösterişle samimiyet arasındaki farkı düşünmemize yardımcı olur.

Şimdi başka bir önemli noktaya gelelim. Enfâl suresinin kırk sekizinci ayetinde şeytanın insanların yaptıklarını kendilerine güzel gösterdiği anlatılır. Onlara yenilmeyeceklerini söyleyerek güven verdiği, iki taraf karşı karşıya geldiğinde ise geri çekildiği bildirilir. Buradaki tehlike, yanlışın bize ilk başta apaçık yanlış görünmemesidir. Bazen bir şey öyle süslenir ki onun sonucunu düşünmeden peşinden gideriz.

Bir iş kuracağız diyelim. Çevremizden biri bizi ikna ediyor. ‘Hiçbir şey olmaz, bu fırsatı kaçırma’ diyor. Biz de araştırmadan, hesabını yapmadan, taşıyamayacağımız bir borca giriyoruz. İşler kötüleştiğinde ise bize o sözü veren insan ortadan çekilebiliyor. Ya da evliliğimizde sıkıntı yaşıyoruz. Birisi ‘Hiç düşünme, hemen ayrıl’ diyerek bizi kışkırtıyor. Sonra bu kararın bütün sonuçlarını biz yaşıyoruz.

Elbette her tavsiye kötü değildir. Bazen bir yakınımız gerçekten iyiliğimizi ister ve doğru yönlendirir. Mesele, bize söylenen her şeyi sorgulamadan kabul etmemektir. Sonuçlarını yaşayacak olan bizsek kararımızın sorumluluğunu da üstlenmeliyiz. Doğruyla yanlışın birbirine karıştırılabileceğini bilmek, daha dikkatli öğrenmeyi ve araştırmayı gerektirir.

Bazen bir filmde, bir anlatıda ya da günlük hayatta bir davranış önce çok güzel gösterilir. Ardından o davranışın içine başka tercihler yerleştirilir. İnsan hangi noktada nasıl etkilendiğini fark etmeyebilir. Bu nedenle duyduğumuz her öneriyi, gördüğümüz her örneği yalnız dış görünüşüne göre değerlendirmemeliyiz. Bir düşünce bize cazip geliyorsa şu soruyu sorabiliriz: Bunun sonu nereye varacak?

Şeytanın vesvesesiyle ilgili ayetler bize kendi irademizi ve bilgimizi de sorgulatır. Bilgi sahibi olduğunu söyleyen herkes doğruyu göstermeyebilir. Hatta bir insan hakikate ait kelimeler kullanırken yanlış bir sonuca yönlendirebilir. Bu yüzden okumaya, anlamaya ve araştırmaya ihtiyacımız var. Yalnız birinin sözünü ezberlemekle yetinirsek, karşılaştığımız farklı iddialar arasında neyi neden kabul ettiğimizi açıklamakta zorlanabiliriz.

Kur’an’da İblis’in cinlerden olduğu belirtilir. İblis’in Allah’ı tanımasına rağmen emre karşı gelmesi, bilginin tek başına itaat ve teslimiyet anlamına gelmediğini hatırlatır. Bir doğruyu bilmek başka, o doğru karşısında nefsimizi geri çekebilmek başkadır. İnsan kendi üstünlüğüne o kadar inanabilir ki bildiği gerçeğe rağmen yanlışta ısrar edebilir. Kibir, işte bu noktada insanın muhakemesini bozabilir.

İblis’in Âdem karşısındaki tavrı üzerinde düşündüğümüzde yalnız bilgiye değil, o bilginin kişiyi nasıl değiştirdiğine de bakmamız gerektiğini anlarız. Ne kadar şey öğrendim sorusu önemlidir. Fakat öğrendiklerim beni daha mütevazı mı yaptı, daha adil mi yaptı, daha sorumlu mu yaptı sorusu da önemlidir. Bilgi, nefsimizin üstünlük yarışına dönüşürse hakikati savunduğumuzu söylerken ondan uzaklaşabiliriz.

Enfâl suresinin kırk dokuzuncu ayetinde münafıkların ve kalplerinde hastalık bulunanların inananlar hakkında ‘Bunları dinleri aldatmış’ dedikleri aktarılır. Bedir’deki güç farkını düşündüğümüzde bu sözün niçin söylendiğini anlamak mümkündür. Sayıca daha az olan bir topluluğun daha güçlü bir kuvvetin karşısına çıkması, yalnız maddi hesaba bakanlara akıl dışı görünebilir. Fakat ayetin sonunda Allah’a tevekkül edenler için O’nun Aziz ve Hakîm olduğu hatırlatılır.

Tevekkülü doğru anlamalıyız. Sebeplere sarılmakla Allah’a güvenmek birbirine karşıt değildir. Hazırlık yapmak, hesap yapmak, çalışmak ve tedbir almak sorumluluğumuzun parçasıdır. Fakat bütün sonuçları kesin olarak kontrol ettiğimizi sanmak başka bir yanılgıdır. İnsan bazen çok güçlü olduğunu düşünür. Bazen de zayıf olduğu için hiçbir şey yapamayacağını zanneder. Tevekkül, elimizden gelen gayreti gösterirken bütün gücün yalnız bize ait olmadığını bilmektir.

Hayatımızı mümkün olduğunca güvence altına almak isteriz. Evimiz, işimiz, birikimimiz, sigortamız olsun isteriz. Bunlar kendi başlarına yanlış şeyler değildir. Fakat bütün güvenceleri edinince artık sınanmayacağımızı düşünürsek yanılırız. Maddi imkânın büyümesi, insanın bütün korkularını ortadan kaldırmayabilir. Çok şeye sahip olup huzursuz olmak da mümkündür; az imkânla yaşayıp şükür ve sebat göstermek de.

İnsan kimi zaman başarısını yalnız kendine bağlar. ‘Ben yaptım, ben kazandım, ben büyüttüm’ der. Çalışmasını elbette inkâr etmemelidir. Fakat sahip olduğu imkânların kendisine nasıl ulaştığını ve Allah’ın lütfunu da unutmamalıdır. Bir gün imkânları azalırsa her şeyi kaybetmiş gibi hissetmek yerine, hangi sorumluluklarını sürdürebileceğini düşünmelidir. Bollukta şükür ile darlıkta sabır birbirinden kopmamalıdır.

Allah’ın Aziz oluşu kudretini, Hakîm oluşu hüküm ve hikmetini hatırlatır. Biz bir olayın bütün yönlerini bilemeyiz. Bazen yıllarca emek verdiğimiz bir iş yolunda gitmez. Bazen bir başarının ardından beklemediğimiz bir sıkıntı gelir. Bunların hepsinin ilahi hikmetini kesin biçimde açıklayamayız. Ama yaşadıklarımız karşısında Allah’a yönelme, yanlışımız varsa düzeltme ve görevimizi yerine getirme sorumluluğumuz devam eder.

Şimdi yeniden kendimize dönelim. Bir zorluk yaşadığımda ilk tepkim ne oluyor? Hemen isyan mı ediyorum? Bana yol gösteren herkesin sözünü araştırıyor muyum? Bir başarı elde ettiğimde şükrediyor muyum, yoksa bütün övgüyü kendime mi topluyorum? Başkalarıyla tartışırken doğruyu bulmaya mı çalışıyorum, yoksa egomu mu savunuyorum? Allah’ı anmak bu soruları hayatımıza taşıyabilmekle de ilişkilidir.

Bir insan yanılabilir. Bir kararı yüzünden sıkıntıya düşebilir. Yanlış bir tavsiyeye uyabilir. Önemli olan yanlışı gördüğünde orada ısrar etmemesidir. Rabbine yönelmek, bağışlanma istemek, öğrendiği doğruyu uygulamak için yeniden çaba göstermek gerekir. Tevekkül, sabır ve sebat yalnız güzel sözler olarak kalmamalı. Baskı altında da rahatlıkta da hayatımızda bir karşılık bulmalıdır.

Bedir’in bu ayetleri bize savaşın içindeki sebatı, çekişmenin tehlikesini, gösterişin bozduğu niyeti, şeytanın süslediği yanlışı ve Allah’a tevekkülü hatırlatıyor. Bütün bunlar birbiriyle ilişkilidir. Niyetimizi korumazsak gösterişe kapılabiliriz. Çekişmeyi büyütürsek gücümüz dağılabilir. Bilgi edinmezsek yanlışı doğru sanabiliriz. Sıkıntıda sebatı bırakır, bollukta şükrü unutursak ilişkimiz zayıflayabilir.

O hâlde son soruyu soralım. Zor günlerimizde Allah’a nasıl yaklaşıyorsak rahat günlerimizde de O’nu hatırlıyor muyuz? Birlikte yürüdüğümüz insanları tartışmalarla mı yıpratıyoruz, sabırla mı güçlendiriyoruz? Bize güzel gösterilen bir işin ardındaki niyeti ve sonucu araştırıyor muyuz? Her durumda Allah’ın kudret ve hikmet sahibi olduğunu hatırlayıp kendimize düşen gayreti gösterebiliyor muyuz?

Rabbimiz, bizi zor zamanlarda sebat edenlerden, bollukta seni unutmayanlardan eyle. Kalplerimizdeki kibri, gösterişi ve çekişme arzusunu uzaklaştır. Bize doğruyu doğru olarak görmeyi, yanlışı süslenmiş hâliyle de tanıyabilmeyi nasip et. Bilgimizi artır, öğrendiklerimizi hayatımıza taşımayı kolaylaştır. Ailelerimizde, işlerimizde ve ilişkilerimizde sabır ve anlayış ver. Bizi nefsimize terk etme. Sana güvenmeyi, sana şükretmeyi ve her hâlimizde seni anmayı nasip et. Âmin.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir