İşimizde Ustayız, Peki İlişkilerimizde?
Bir insan işinde çok başarılı olabilir. Hesapları kusursuz tutabilir, en zor üretim sorununu çözebilir, elindeki malzemeyi güzel bir ürüne dönüştürebilir. Fakat aynı insan eve geldiğinde eşiyle konuşamayabilir. Kardeşinin tek bir sözüyle günlerce huzursuz olabilir. Çocuğuyla yaşadığı anlaşmazlık karşısında ne yapacağını bilemeyebilir.
İşimize yıllarımızı veriyoruz. Peki insanlarla kurduğumuz ilişkilere ne kadar emek veriyoruz?
Bismillahirrahmanirrahim.
Yusuf suresinin başlangıcı bizi apaçık kitabın ayetleriyle karşılaştırır. Ardından Kur’an’ın, akıl erdirelim diye Arapça indirildiği bildirilir. Burada kendimize yöneltebileceğimiz önemli bir soru var: Okuduğumuz söz üzerinde gerçekten düşünüyor muyuz? Anlamaya çalıştığımız şeyin kendi hayatımızdaki karşılığını arıyor muyuz? Yoksa kelimelerden geçerken davranışlarımızı olduğu yerde mi bırakıyoruz? (Yusuf, 12:1–2)
Akletmek emek ister. Zaman ayırmayı, dikkat etmeyi, bildiğini sandığın şeyi yeniden gözden geçirmeyi ister. Bir konuda düşünmek, zihnimizde o konuyu tekrar tekrar dolaştırmaktan daha fazlasıdır. Sebeplere bakmak, kendi payımızı görmek ve doğru bir davranışa ulaşmak gerekir.
Araba kullanmayı ilk öğrendiğiniz zamanı düşünün. Aynaya bakmak, vitesi değiştirmek, freni ayarlamak ayrı ayrı dikkatinizi ister. Konuşmaların azalmasını, radyonun kapanmasını istersiniz. Çünkü henüz acemisinizdir. Zamanla çalışır, hatalarınızı fark eder, yeniden denersiniz. Bir süre sonra aynı hareketleri çok daha rahat yaparsınız. Bu rahatlığın arkasında harcanmış zaman ve verilmiş emek vardır.
Mutfakta da böyledir. Bir tarifi okumakla güzel bir yemek yapmak arasında bir öğrenme süreci bulunur. Malzemeleri bilirsiniz ama ölçüyü, sırayı veya kıvamı tutturamayabilirsiniz. Yeniden denerken düşünürsünüz: Nerede hata yaptım? Neyi değiştirmeliyim? İşte o dikkat, denemeyi tecrübeye dönüştürür.
Kur’an’ı anlamaya çalışırken de okumaya eşlik eden böyle bir dikkat gerekir. Dili bilmek, düşünme ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Bir ayeti anlamak için öncesine, sonrasına, içinde bulunduğu surenin bütününe bakarız. Kendi düşüncemizi doğrulayacak tek bir cümleyi çekip almak yerine, bize ne söylendiğini öğrenmeye çalışırız. Anladığımızı hayatımıza taşıdığımızda ise kendimizdeki eksikleri daha açık görürüz.
Bir ustanın malzemeye bakışıyla o malzemeyi ilk kez gören insanın bakışı aynı değildir. Avize ustası, bir avizeye bakınca parçaların nasıl birleştiğini, hangi işlemlerden geçtiğini fark eder. Tecrübeli bir tamirci, başkasının ayırt edemediği bir sesi anlamlandırabilir. Dışarıdan bakana bir anda verilmiş gibi görünen kararın gerisinde yıllarca birikmiş dikkat vardır.
İnsan ilişkilerine gelince, bazen hiçbir şey öğrenmemiz gerekmiyormuş gibi davranıyoruz. Eş olmayı, kardeş olmayı, anne baba olmayı, arkadaşlığı zaten bildiğimizi düşünüyoruz. Bir anlaşmazlık çıktığında da hemen karşı tarafın hatasını anlatmaya başlıyoruz. Oysa insanın bir alandaki ustalığı, hayatın bütün alanlarında olgunlaştığı anlamına gelmez.
Çok iyi bir muhasebeci, kendi öfkesini yönetmekte zorlanabilir. Çok güzel örgü ören bir insan, kırgınlığını nasıl ifade edeceğini bilemeyebilir. Üretim sürecindeki aksaklığı çözen bir yönetici, evindeki konuşmayı içinden çıkılmaz hâle getirebilir. Bu karşılaşmalar bize öğrenmeye devam etmemiz gerektiğini hatırlatır.
İlişkilerimiz gözle görünmez ama hayatımız üzerindeki etkileri çok belirgindir. Masayı, evi, arabayı görürüz. Kardeşimizle aramızdaki güveni elimizle tutamayız. Fakat o güven zedelendiğinde en güzel sofrada bile içimiz rahat etmeyebilir. Eşyalarımız yenilenirken bağlarımız yıpranıyorsa, sahip olduklarımızın tadını çıkarmakta da zorlanırız.
Bu yüzden huzurumuzu düşünürken insanlarla aramızdaki bağı da hesaba katmalıyız. İki kardeşin birbirini suçladığını düşünün. Her ikisi de kendi açısından haklı olduğunu uzun uzun anlatıyor; fakat ikisi de kırgın, ikisi de huzursuz. Aynı suçlamayı daha yüksek sesle söylemek, aralarındaki düğümü çözmüyor. Bir yerde durup neyin yanlış gittiğini anlamaları gerekiyor.
Düşünmenin yönü burada önem kazanır. “Bana bunu neden söyledi, mutlaka başka bir niyeti var” diyerek bilmediğimiz niyetler üzerine hüküm kurabiliriz. Aynı ihtimali zihnimizde büyüttükçe kırgınlığımız da büyüyebilir. Oysa gerçekten bildiğimizle tahmin ettiğimizi ayırmak, meseleyi anlamak için daha sağlam bir başlangıçtır. Bir düşüncenin zihnimizi çok meşgul etmesi, onun doğru olduğu anlamına gelmez.
Kendimize şu soruyu yöneltelim: Ben bu meselede neyi biliyorum, neyi varsayıyorum ve neyi öğrenmem gerekiyor? Bu soru, dikkatimizi karşı taraf hakkında kurduğumuz senaryolardan kendi sorumluluğumuza da çevirebilir.
İlişkilerde mizanı öğrenmeye ihtiyacımız var. Nerede merhamet göstereceğimizi, nerede sınır koyacağımızı, hangi beklentinin yerinde olduğunu, ne zaman tavizin zarara dönüştüğünü düşünmeliyiz. Her durumda susmak da her durumda öfkelenmek de aynı sonucu verir: Karşımızdaki meseleyi kendi özellikleriyle değerlendiremez hâle geliriz.
Bazen bir ilişkinin düzelmesi için daha fazla emek gerekir. Bazen mesafe gerekir. Bazen de devam ettirilen bir düzenin zarar verdiğini kabul etmek gerekir. Her sorunun çözümü, her şeyin eskisi gibi sürmesi değildir. Önemli olan, öfkenin veya alışkanlığın peşinden gitmeden neyin doğru olduğunu anlamaya çalışmaktır.
Bunun önünde duran büyük engellerden biri, kendimizi hatasız görmemizdir. “Benim ne kusurum var?” dediğimizde öğrenmeye açılan kapıyı daraltırız. Hz. Âdem’in kıssası burada bize güçlü bir hatırlatma sunar. İnsan bilgi sahibi olabilir ve yine de hata yapabilir. Belirleyici olan, hatasıyla karşılaştığında nasıl bir tavır aldığıdır.
Âdem ve eşinin duasında kendi nefislerine zulmettiklerini kabul ettiklerini, Allah’ın bağışlamasına ve merhametine sığındıklarını görürüz. Sorumluluğu bütünüyle başkasına yüklemek yerine kendi yanlışlarını kabul ederler. Bu yaklaşım, bizim için de tövbenin anlamını derinleştirir. (A‘râf, 7:23)
Bir başkasının bizi yanlış bir davranışa çağırması, kendi seçimimizi düşünme sorumluluğumuzu kaldırmaz. İbrahim suresinde şeytanın, insanları zorlamadığını, kendisinin çağırdığını ve onların da bu çağrıya karşılık verdiğini söylemesi bu bakımdan düşündürücüdür. Kendi payımızı görmeden yalnızca suçlayacak birini ararsak değişmekte zorlanırız. (İbrahim, 14:22)
“Allah’ım, daha doğru davranabilirdim. Bilerek veya bilmeyerek kırdığım kalpler, yaptığım yanlışlar için beni bağışla.” Böyle bir yöneliş, kendimize dürüstçe bakmayı gerektirir. Tövbe ederken hatayı görür, aynı davranışa yeniden dönmemek için de emek veririz.
Yusuf suresinin üçüncü ayeti, vahiy yoluyla en güzel kıssanın anlatıldığını ve daha önce bundan haberdar olunmadığını bildirir. Kıssalara bu gözle yaklaşınca geçmişte olup bitmiş olaylarla yetinmeyiz. İnsanların seçimlerini, zaaflarını, tutumlarının sonuçlarını düşünürüz. Kendi hayatımızdaki bir düğümle karşılaşabiliriz. (Yusuf, 12:3)
Bazen bizi en fazla rahatsız eden konu, tam da yüzleşmeye ihtiyaç duyduğumuz konudur. Kardeşler arasındaki kıskançlığı konuşmak zor gelir; çünkü kendi kardeşimizle yaşadığımız kırgınlık aklımıza gelir. Kibirden söz edildiğinde huzursuz oluruz; çünkü kendi başarımıza nasıl tutunduğumuzu fark ederiz. Öğütten yararlanmak, bu rahatsızlığı hemen susturmak yerine üzerinde düşünmeyi gerektirir.
Hz. Yusuf, babasına rüyasında on bir yıldızla güneşi ve ayı kendisine secde ederken gördüğünü anlatır. Babası ise rüyasını kardeşlerine anlatmamasını, aksi hâlde kendisine tuzak kurabileceklerini söyler ve şeytanın insana apaçık düşman olduğunu hatırlatır. (Yusuf, 12:4–5)
Bu uyarıdan günlük hayatımıza taşıyabileceğimiz bir incelik var: Her bildiğimiz şeyi, her ortamda ve her biçimde anlatmak zorunda değiliz. Sözün doğruluğunun yanında muhatabını, zamanını ve nasıl söyleneceğini de düşünmeliyiz. Sevdiğimiz insanın hassasiyetini bilmek, konuşurken onu gözetmeyi gerektirir.
Aynı ailede yetişen kardeşlerin imkânları, yetenekleri ve başarıları farklı olabilir. Biri ilerlerken diğeri zorlanabilir. Burada her birinin önünde ayrı bir sorumluluk bulunur. Başarılı olan, sahip olduklarını üstünlük göstergesine mi çevirecek, yoksa geride kalana destek olmayı mı düşünecek? Zorlanan ise kardeşinin iyiliğine sevinmeyi mi öğrenecek, yoksa kıskançlığının davranışlarına yön vermesine mi izin verecek?
Kendi sorumluluğumuzu görmek için karşı tarafın önce değişmesini beklemeyelim. Başkasının hasedi bize kibir hakkı vermez. Başkasının kibri de bizi haksız davranmakta haklı çıkarmaz. Her birimiz kendi tutumumuzla karşı karşıyayız.
Bir ev aldığınızı düşünün. Yakınlarınız arasında kira ödemekte zorlanan insanlar var. Elbette bir sevinciniz var. Fakat konuşmayı sürekli evinizin büyüklüğüne, güzelliğine ve ne kadar kazandığınıza getiriyorsanız, bir süre sonra sevincinizi paylaşmanın ötesine geçebilirsiniz. Karşınızdakini dinlemeyi bırakıp yalnızca kendinizi anlatmaya başlayabilirsiniz.
Çocukların başarısında da aynı hassasiyet gerekir. Bir çocuk istediği okulu kazandığında sevinmek doğaldır. Fakat bu başarıyı başka çocukları küçümsemek için kullanmak, aileler arasındaki bağı zedeler. Başarı, insanı daha anlayışlı kılabilecekken bir üstünlük yarışına dönüşebilir.
İşleriniz iyi gidiyor olabilir. Aynı masadaki başka biri işini ayakta tutmaya çalışıyordur. Onun sıkıntısını duyduğunuz hâlde yalnızca kendi kazancınızı anlatmak, sözünüzde eksik kalan merhameti gösterir. Önce dinlemeye, anlamaya, imkânınız varsa destek olmaya ihtiyaç vardır.
Bütün bunları hatırlatan kısa bir cümle var: Kimsenin açlığının yanında tokluğunu sergileme.
Aç bir insanın karşısında yemeğinizle övünmek yerine ona ikram etmeyi düşünürsünüz. Bu inceliği hayatın başka alanlarında da taşıyabiliriz. Birinin özlemini, kırgınlığını veya yokluğunu fark ettiğimizde kendi imkânlarımızı sergileme isteğimizi gözden geçirebiliriz.
Çocuk sahibi olmayı arzulayan ve bu konuda zorlanan bir insanın yanında, sohbeti sürekli kendi çocuklarımız üzerinden övünmeye dönüştürmek incitici olabilir. Karşımızdaki insanın sessizliği de bize bir şey anlatıyor olabilir. Onu dinlemek, paylaşmak istediği kadarına yer açmak ve konuşmanın ölçüsünü gözetmek insanî bir dikkattir.
Sosyal medyada da benzer bir sorumluluğumuz var. Evimizi, arabamızı, soframızı, başarımızı paylaşırken neyi çoğalttığımızı düşünelim. Yakınlığı mı, yarışı mı? Samimiyeti mi, üstünlük hissini mi? Sahip olduğumuz nimetlerin hayatımızda nasıl bir ahlaka dönüştüğü, onları kaç kişinin gördüğünden daha derin bir meseledir.
Emek verdiğimizi elbette biliriz. Çalıştık, yorulduk, sabrettik. Fakat çalışabilmemizi sağlayan gücü, sağlığı ve imkânı da Allah’ın lütfu olarak hatırlarız. Bu hatırlayış emeğimizi küçültmez; başarımızı kibre dönüştürmemize engel olur. Elimizdekine şükrederken başkasının gönlünü de gözetmeyi öğreniriz.
Hz. Yusuf’un hayatındaki güçlü örneklerden biri de imkâna kavuştuğunda kendisine yapılan haksızlığı aynı biçimde tekrar etmemesidir. İnsan, güçsüzken uğradığı zulmü bilir. Güç kazandığında ise başkalarına nasıl davranacağını seçer. Bizim de kendimize sormamız gereken budur: İmkânım arttığında merhametim de artıyor mu?
İbadet hayatımızla insanlara davranışımız arasındaki bağı bu yüzden önemsemeliyiz. Mâûn suresinin namazdaki gaflet ve gösterişe yönelik uyarısı, dışarıdan görünen davranışın yanında niyetimizi de düşünmeye çağırır. İnsanların ihtiyacını görmezden gelirken iyi görünmeye çalışmanın üzerinde durmamız gerekir. (Mâûn, 107:4–7)
Kur’an üzerinde düşünmenin hayatımızdaki karşılığı bazen çok somuttur: Övünmek üzereyken sözümüzü tartarız. Kardeşimizi suçlamadan önce kendi payımıza bakarız. Birinin sıkıntısını dinlerken anlatma sıramızı beklemek yerine onu anlamaya çalışırız. Bilmediğimizi kabul eder ve öğrenmek için emek veririz.
İşimizde ustalaşmak için yıllar harcadık. İnsanlarla ilişkilerimizde olgunlaşmak için de zaman ayıralım. Okuduğumuz ayetin, söylediğimiz duanın, öğrendiğimiz bilginin bir sonraki davranışımızda karşılığı olsun.
Rabbim bize doğruyu anlamayı, yanlışımızı kabul etmeyi ve öğrendiğimiz iyiliği uygulamayı nasip etsin. Bizi kibirden, hasetten ve gösterişten korusun. Sahip olduğumuz nimetlerle başkalarını incitmekten sakındırsın; o nimetleri paylaşmaya ve iyiliğe vesile olmaya yöneltsin.
Bir sofradan kalktığımızda geride imkânlarımızın büyüklüğü konuşulacağına, yanımızda oturan insan kendisini anlaşılmış hissetsin. Ustalığımız biraz da burada belli olsun.

