Neyi Kazanırken Neyi Kaybediyoruz?
Bir gün istediğimiz evi alıyoruz. Bir gün yıllarca beklediğimiz işe giriyoruz. Bir gün çocuğumuzun diplomasını elimize alıyoruz. Bütün bunlar için çalıştık, yorulduk, emek verdik. Sonra eve dönüyoruz. O evin içinde birbirini dinleyen insanlar varsa kazandığımız şeyin tadını duyuyoruz. Ama herkes birbirinden uzaklaşmışsa, konuşmalarımız hep tartışmaya dönüyorsa, elimizdeki başarılar içimizdeki boşluğu doldurmaya yetmiyor.
İşte o zaman durup düşünmemiz gerekiyor: Biz neyi kazanırken neyi kaybediyoruz?
Hayatımızda hedefler var. Okumak istiyoruz, çalışmak istiyoruz, evlenmek istiyoruz, çocuklarımızın iyi bir geleceği olsun istiyoruz. Bunlar anlaşılır istekler. Fakat her hedefin arkasında bizi yöneten bir amaç da var. O amacı fark etmezsek, bütün gücümüzle koştuğumuz yolun bizi nereye götürdüğünü gözden kaçırabiliriz.
Bir gencin mühendis olmak istemesini düşünelim. Üniversiteye girecek, çalışacak, mezun olacak. Bunlar somut adımlar. Peki, öğrendiği bilgiyle neye hizmet etmek istiyor? Yalnızca daha fazla kazanmayı mı düşünüyor, yoksa insanların bir ihtiyacına cevap verebilmeyi de önemsiyor mu? Bu soruya verdiği cevap, yarın işini nasıl yapacağını da etkileyecek.
Aynı şey ticarette de geçerli. Müşteri geldiğinde gözümüz yalnızca kazanacağımız paradaysa, ihtiyacını anlamadan ona bir şey satmaya çalışabiliriz. Oysa amacımız dürüstçe fayda sağlamaksa önce dinleriz. İhtiyacını anlarız. Sözümüzü tutarız. Kazancımızın içine güveni de katarız. Böylece yaptığımız iş, hayatımızdaki daha büyük bir amaca bağlanır.
Allah’ın rızasını aramak, işte bu gündelik kararların içinde görünür olur. Kazanacağım, ama hakkı gözeterek kazanacağım. Öğreneceğim, öğrendiğimle fayda vereceğim. Aile kuracağım, o ailede sorumluluk taşıyacağım. Elime imkân geçtiğinde ihtiyacı olanı da düşüneceğim. Ahirete inanmak, bugün yaşadığımız hayatın yönüne böyle dokunur.
Bir düşünelim: Başkalarının bizi beğenmesi için ne kadar çaba gösteriyoruz? Eşimiz görsün, çevremiz takdir etsin, insanlar başarılı desin istiyoruz. İnsanların sevgisini önemsemek anlaşılır bir şey. Fakat bütün değerimizi onların bakışına bağladığımızda, yönümüzü de onların beklentileri belirlemeye başlıyor. Allah’ın rızasını merkeze aldığımızda ise davranışlarımızı daha kalıcı bir ölçüyle değerlendirme imkânı buluyoruz.
Bu ölçüyü korumak için alıştığımız yolları da sorgulamamız gerekiyor. Sâffât suresinin 69 ve 70. ayetleri, atalarını yanlış yolda buldukları hâlde onların izinden gitmeyi sürdüren insanlara dikkat çekiyor. Bu uyarının önünde kendi hayatımızı düşünelim. Bize öğretilen her başarı ölçüsünü, gördüğümüz her davranışı, duyduğumuz her düşünceyi ne kadar sorguladık?
Bir davranışın eskiden beri yapılıyor olması, onu kendiliğinden doğru kılmaz. Ailemize saygı duyabilir, geçmişimizden kıymetli şeyler öğrenebiliriz. Bununla birlikte, devraldığımız bir yanlışın devamına da son verebiliriz. Sorumluluk burada başlıyor. İnsan, “Ben böyle gördüm” dediği yerde durursa, kendi seçimini değerlendirme fırsatını kaçırır.
Mesela bize çok çalışmak öğretildi. Güzel. Peki, çalışırken adaleti korumak da öğretildi mi? İyi bir meslek edinmek öğretildi. Peki, o mesleğin insanlara karşı taşıdığı sorumluluk üzerinde duruldu mu? Diploma, bilgi ve kazanç hayatımızda yerini bulsun. Onlarla birlikte dürüstlüğümüz, merhametimiz ve faydamız da büyüsün.
Dalâlet kavramını, doğru yoldan sapma anlamıyla düşündüğümüzde, kendi yönümüzü de gözden geçirmemiz gerekir. İnsan hareket hâlindeyken de yönünü kaybedebilir. Sabah erkenden kalkar, bütün gün çalışır, akşam yorgun döner. Aylar, yıllar böyle geçer. Fakat bir süre sonra neden bu kadar koşturduğunu, neye yetişmek istediğini, yaptıklarının hayatına ne kattığını açıklamakta zorlanır.
Bu yüzden üç soruyu hayatımızda canlı tutalım: Ne yapıyorum? Neden yapıyorum? Nasıl yapıyorum? Yaptığımız işi tanıyalım, amacımızı görelim, kullandığımız yolu değerlendirelim. İyi bir sonuç istememiz, o sonuca giderken yaptığımız her şeyi doğru hâle getirmez.
Bazen doğruyu görmekte zorlanmamızın sebebi de çok yakınımızdadır. Kaybetmekten korkarız. Kazançtan vazgeçmek ağır gelir. Yanıldığımızı kabul etmek gururumuzu incitir. Öfkemiz, kıskançlığımız veya aceleciliğimiz kararımızın önüne geçer. Allah’a sığınırken kendi zaaflarımızı da kabul etmemiz gerekir. “Rabbim, beni kibirden, hasetten, haksızlıktan koru” diye dua eden insan, davranışlarında bunların izini aramaya da açık olmalıdır.
Çünkü insanın kendisini haklı bulması kolaydır. Bir tercihin gerçek sonucunu görmek ise sabır ve dürüstlük ister.
Bir öğrenci düşünelim. Öğrenmek için zaman ayırıyor, bazı eğlencelerini erteliyor, zorlandığı konularla uğraşıyor. O anda yoruluyor. Fakat verdiği emek zamanla bir beceriye dönüşüyor. Hayatta bunun pek çok örneği var. Bir işi öğrenirken, yemek yaparken, araç kullanmaya alışırken başlangıçta zorlanıyoruz. O günkü zahmet, daha sonra fayda verebiliyor.
Bunun tersini de yaşıyoruz. Bir iş önümüze geliyor. Kazancı yüksek. Fakat işin içinde bizi rahatsız eden bir dürüstlük sorunu var. Yine de paraya bakıp kabul ediyoruz. İlk anda kazandığımızı düşünüyoruz. Sonra anlaşmazlıklar başlıyor. Verilen sözler tutulmuyor. Geceleri zihnimiz o işle meşgul oluyor. Hesabımıza giren para görünüyor; kaybettiğimiz huzur ise hiçbir hesapta yer almıyor.
İşte kararlarımızı değerlendirirken hayatın tamamını görmeye ihtiyacımız var. Bugün ne elde edeceğimizi düşünürken, yarın hangi bedeli taşıyacağımızı da hesaba katalım. Güvenimizin, ilişkilerimizin ve vicdanımızın da bir değeri var.
İş hayatıyla aile hayatının birbirine karışması da bunu gösterebilir. İş yükünü hafifletmek için eşimizden yardım isteriz. Birlikte çalışmanın işleri kolaylaştıracağını düşünürüz. Fakat sorumluluklar belirsizse, işteki anlaşmazlık eve taşınabilir. Siparişin hatası, müşterinin şikâyeti, yetişmeyen işler derken eşimizle aramızdaki dil değişmeye başlar. İş yürüsün diye kurduğumuz düzen, ilişkimize zarar vermeye başlayabilir.
Böyle bir durumda durup düzeni yeniden değerlendirmek gerekir. Belki daha fazla sorumluluk alacağız. Belki görevleri değiştireceğiz. Belki başlangıçta kolay görünen bir tercihten vazgeçeceğiz. Her ailenin şartları farklıdır. Ama ortak soru açıktır: Bu düzen, korumak istediğimiz hayatı gerçekten koruyor mu?
Yanlışını gördüğümüz bir tercihten dönebilmek kıymetlidir. İnsan bazen kaybetme korkusuyla zarar gördüğü yerde kalır. “Bu müşteriyi bırakamam, bu fırsatı kaçıramam, bu kazançtan vazgeçemem” der. Bu sözler bütün ölçülerimizi susturmaya başladığında, neye bağlandığımızı yeniden düşünelim. Rızık ararken doğruluğu koruyabilmek de bizim sorumluluğumuzdur.
Hayatın sonucuna bakmak, insanlarla ilişkilerimize bakmayı da gerektirir. Evimiz büyümüş olabilir. Ama o evde birbirimize ayırdığımız yer küçülmüşse bunu fark edelim. Bilgimiz artmış olabilir. Fakat karşımızdakini dinleme sabrımız azalmışsa burada da düşünmemiz gereken bir şey vardır.
Aynı sokakta oturduğumuz hâlde birbirimizin hâlini bilmeyebiliriz. Akraba olduğumuz hâlde aylarca birbirimizi aramayabiliriz. Komşumuzun sıkıntısı bize ulaşmıyorsa, aramızdaki bağ zayıflamış demektir. İnsanlar arasındaki yakınlık, birbirinin hayatına ilgi göstermekle, ihtiyaç anında sorumluluk almakla canlı kalır.
Toplum olarak elimizde bilgi, okul, meslek, teknoloji ve imkân bulunabilir. Bunların insan hayatına nasıl yansıdığına da bakmamız gerekir. Daha anlayışlı, daha adil, daha merhametli ilişkiler kurabiliyor muyuz? Sahip olduklarımızı değerlendirirken, onlarla sağladığımız faydayı da görelim.
Sâffât suresinin 71–73. ayetleri, önceki topluluklara gelen uyarıcıları ve uyarılanların akıbetini hatırlatıyor. Uyarının karşısında insanın bir sorumluluğu var. Duymakla başlayan şeyin, davranışımızda bir karşılık bulması gerekiyor.
Hepimiz bazen bir yanlışı fark ettiğimiz hâlde hayatımıza aynı biçimde devam ediyoruz. Bir öğüt duyuyoruz, kısa bir süre etkileniyoruz. Sonra alışkanlığımız ağır basıyor. Yıllar geçince de “Keşke o zaman dikkate alsaydım” diyoruz. Oysa bugün gördüğümüz bir yanlışı düzeltme imkânımız varsa, bu imkânın değerini şimdi bilmeliyiz.
Gazze’de yaşanan acılar karşısında da kendi merhametimizi ve sorumluluğumuzu düşünelim. Başkasının kaybını görürken yalnızca kendi rahatımızı korumaya kapanırsak, aramızdaki insani bağı zayıflatırız. Acıların karşısında gösterilen sabır ve Allah’a bağlılık, bizim de kendi hayatımıza dönüp bakmamıza vesile olabilir. Bunu yaparken insanların iç dünyası veya gelecekte yaşanacaklar hakkında kesin hükümler vermemiz gerekmez. Kendi tutumumuzdan sorumluyuz.
Bu sorumluluk bizi ümitsizliğe götürmesin. Sâffât suresinin 74. ayetinde Allah’ın ihlâslı kulları ayrı tutuluyor. İhlâs üzerine düşünürken kendimize dönelim. Niyetimizde ne var? Bir başkasının hakkını mı istiyoruz, yoksa elimizdeki imkânla fayda vermeye mi çalışıyoruz?
Hepimizin hataları var. Bazen öfkeleniyoruz, bazen yanlış konuşuyoruz, bazen birini incitiyoruz. Kendimize dürüstçe bakabilmek, bu hataları fark ettiğimizde onları düzeltmeye çalışmayı da içerir. İyiliğe yönelmek için kendimizi kusursuz ilan etmeye ihtiyacımız yok. Bugün hangi davranışımızı değiştirebileceğimizi görmeye ihtiyacımız var.
Fayda vermenin imkânları da hayatın içinde. Birinin ihtiyacını karşılayabiliriz. Bildiğimiz bir şeyi paylaşabiliriz. Anne babamızla ilgilenebilir, akrabamızın hâlini sorabiliriz. Bir hayvana yardım edebilir, yoldaki bir engeli kaldırabiliriz. Bazen güzel bir söz, bazen bir gülümseme, bazen sessizce üstlenilen bir iş, bir insanın yükünü hafifletir.
Allah’ın rızasını aramak, bu küçük görünen tercihlerin içinde de mümkündür. Elimizdeki imkân neyse, onunla fayda sağlamaya çalışalım. İyilik için beklediğimiz büyük şartlar gelmeyebilir. Ama bugün önümüzde bir ihtiyaç bulunabilir.
Ve dua edelim. Sâffât suresinin 75. ayeti, Hz. Nûh’un Allah’a seslenişini ve Allah’ın duasına karşılık vermesini hatırlatıyor. Bu ayette bekleyişin süresi açıklanmıyor. Biz ise çoğu zaman dua ettiğimiz anda istediğimiz sonucun ortaya çıkmasını bekliyoruz. Bekleyiş uzayınca sabrımız zorlanıyor.
Oysa gündelik hayatımızda bile bir işin gerçekleşmesi için emek ve zaman gerektiğini biliyoruz. Soframıza gelen bir tabak pilavı düşünelim. Malzemesi alınacak, hazırlanacak, pişecek. Bunun için çalışılmış, zaman ayrılmış, imkân kullanılmış. Bütün bu sebepleri görüyoruz. Aynı zamanda bize bu imkânları verenin Allah olduğunu da kabul ediyoruz.
Emekle teslimiyeti birlikte taşıyabilmek, insanın hem sorumluluğunu hem sınırlarını bilmesini sağlar. Bize düşen çalışmayı yapacağız. Öğreneceğiz, uğraşacağız, gerektiğinde bedel ödeyeceğiz. Sonucu bütünüyle kendi gücümüzün eseri saymadan Allah’a yöneleceğiz. Dua ederken, duamızla birlikte attığımız adımlara da bakacağız.
Bugün hayatımızın tamamını bir anda değiştiremeyebiliriz. Fakat önümüzdeki bir kararı daha dürüst verebiliriz. İhmal ettiğimiz bir ilişkiye emek ayırabiliriz. Yanlışını gördüğümüz bir alışkanlıktan dönmeye başlayabiliriz. Kazandığımızın bir kısmını paylaşabiliriz. Böylece amacımız, düşüncelerimizden davranışlarımıza geçer.
Rabbim, bize doğruyu fark etmeyi ve fark ettiğimiz doğruyu yaşayabilmeyi nasip etsin. Niyetimizi arındırsın, emeğimizi hayra vesile kılsın. Hayatımızdaki hedeflere yürürken, dürüstlüğümüzü, merhametimizi ve birbirimize karşı sorumluluğumuzu koruyabilelim. Çünkü gerçek kazancımız, ulaştığımız yer kadar, o yolda nasıl bir insan olduğumuzda da saklıdır.


