Haksızlık Karşısında Duruş: Allah’a Güvenmek ve İyilikten Vazgeçmemek

İnsanın canını bazen kaybettiği para değil, güvendiği insanın yaptığı incitir. Birine el uzatırsınız. Yükünü hafifletirsiniz. Sonra bir bakarsınız, sizin hakkınızı en kolay o görmezden geliyor. İçinizden şu söz geçer: “Ben ona ne yaptım ki?”

Bu kırgınlığı hafife alamayız. Emeğin boşa gitmiş gibi görünmesi, güvenin sarsılması kolay taşınan şeyler değil. Ama tam o anda kendimize bir soru daha sormamız gerekiyor: Birinin bana yaptığı yanlış, benim bundan sonra nasıl bir insan olacağıma da karar verecek mi?

Çünkü haksızlık bazen yalnızca elimizdekini almıyor. Zihnimizi de meşgul ediyor. Aynı konuşmayı tekrar tekrar yapıyoruz içimizde. Söyleyemediğimiz sözleri söylüyor, veremediğimiz cevapları veriyoruz. Gün geçiyor ama o insan hâlâ düşüncelerimizin merkezinde duruyor.

Yûnus sûresinin 64 ve 65. ayetleri, böyle anlarda tutunabileceğimiz bir hakikati hatırlatıyor: Allah’ın sözlerinde değişiklik yoktur. İzzet bütünüyle O’na aittir. O, işitir ve bilir.

Bunun kendi hayatımızdaki karşılığını düşünelim. Kimsenin görmediği bir fedakârlığımız Allah’tan gizli değil. İçimize attığımız bir incinme de öyle. Kendimizi herkese anlatamamış olabiliriz. Bir insan bizi anlamamış, hatta yanlış tanıtmış olabilir. Fakat bizim değerimiz onun ağzından çıkacak söze bağlı değil.

Bu güven, hakkımızı ararken de bize bir ölçü kazandırır. Haksızlığa uğradığımızı söyleyebilir, zararın giderilmesini isteyebiliriz. Bunu yaparken kendimiz haksızlık etmemeye dikkat ederiz. Öfkemizin bize başkasının hakkını çiğneme izni vermediğini biliriz.

Burada önemli bir ayrım var. Kendi hatamızla başkasının bize yaptığı kötülüğü birbirine karıştırmayalım. Yanlış bir karar verdiysek onunla yüzleşelim. Ama başkasının zulmünü de kendi suçumuzmuş gibi taşımayalım.

Hz. Âdem’in ve eşinin, kendilerine zulmettiklerini kabul ederek Allah’ın bağışlamasına sığınmaları bize hatayla yüzleşmeyi hatırlatır (A‘râf, 7/23). Hz. Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya bırakılması ise insanın hak etmediği bir kötülükle karşılaşabileceğini gösterir. Hatasını kabul etmek başka, uğradığı her haksızlığın sorumluluğunu üstlenmek başkadır.

Bir de meseleyi kendi davranışımız tarafından görelim. Biz hakkımız yenildiğinde inciniyoruz. Peki başkasının hakkını ne kadar gözetiyoruz? Sırada önüne geçtiğimiz insanın zamanı, geciktirdiğimiz bir ödemenin karşı tarafta oluşturduğu sıkıntı, söz verip yerine getirmediğimiz bir iş… Bunları küçük görmeye başladığımızda adalet yalnızca kendimiz için istediğimiz bir şeye dönüşüyor.

Oysa kul hakkı, büyük olayların konusu olmakla sınırlı değil. Emaneti korumakta, borcu gözetmekte, insanı gereksiz yere bekletmemekte de karşımıza çıkıyor. Bir işte yetkili olmak, başkasının zamanını değersiz görme hakkı vermiyor.

İnancımızın günlük hayattaki karşılığı da burada görünür oluyor. Dürüstlük hakkında güzel konuşabiliriz. Fakat bize güvenen insanın malını, emeğini ve itibarını korumuyorsak sözümüzle davranışımız arasına bir mesafe koyuyoruz. Özellikle bizi örnek alan gençler bu mesafeyi görüyor. Bir değeri anlatmanın ağırlığı, o değere uygun yaşamayı da üstlenmektir.

Bazen de haksızlığın başlangıcında kesin bilgi sandığımız bir kanaat bulunuyor. Bir insan hakkında bir şey düşünüyor, sonra bunu biliyormuşuz gibi konuşuyoruz. Yûnus sûresinin 66. ayetindeki zan uyarısı, kanaatlerimizi dikkatle tartmamız gerektiğini hatırlatıyor. Aynı sûrenin 59. ayeti de Allah adına helal ve haram belirleme iddiasını sorguluyor.

Kendi düşüncemizin sınırını bilelim. Bir şeyden emin hissetmek, onun doğru olduğunu kanıtlamaz. Bakara sûresinin 31 ve 32. ayetlerinde, bilginin öğretilmiş olması ve bilginin sınırını kabul etmek önümüze konur. “Bilmiyorum” diyebilmek, insanı küçültmez; yanlışında ısrar etmekten korur.

Şimdi iyilik yaparken taşıdığımız beklentiye bakalım. Bir yakınımıza destek oluyoruz, borcunu hafifletiyoruz, belki yanında çalışması için bir imkân sunuyoruz. Bunu neden yaptığımızı kendimize açıkça söyleyelim. Yardım mı etmek istiyoruz? İşimizin karşılığını mı bekliyoruz? Takdir edilmek mi istiyoruz? Beklentimizi tanımadığımızda, yaşadığımız her eksiklik başka bir kırgınlığa dönüşebiliyor.

Allah’ın rızasını gözetmek, yaptığımız işe daha sağlam bir anlam kazandırır. Bu niyet, emeği ve sorumluluğu ortadan kaldırmaz. İş kurduysak çalışırız, söz verdiysek yerine getiririz, sorun varsa çözmeye uğraşırız. Tevekkülü de bu gayretin içinde yaşarız.

Yardım ettiğimiz insan teşekkür etmeyebilir. Beklediğimiz gibi davranmayabilir. Bu durum canımızı acıtabilir. Ama onun karşılık vermemesi, bizim samimi bir niyetle yaptığımız iyiliği silmez. Zilzâl sûresinin 7 ve 8. ayetleri, zerre kadar iyiliğin de kötülüğün de karşılığının görüleceğini hatırlatır.

İyiliğimizin değeri korunsun diye kendimizi sürekli zarara açık bırakmamız da gerekmez. Niyetimizi korurken sınırlarımızı belirleyebiliriz. Birinin borcu, bizim iyi niyetimiz yüzünden ortadan kalkmaz. Onun sorumluluğu ona, bizim seçimlerimiz bize aittir.

Öyleyse haksızlık karşısında kendi duruşumuzu kaybetmeyelim. Hakkımızı arayalım. Kendi yanlışımız varsa düzeltelim. Başkasının hakkına aynı özeni gösterelim. İyilik yaparken insanların takdirinden daha sağlam bir dayanağımız olduğunu hatırlayalım.

Bir gün geriye baktığımızda yalnızca ne kazandığımızı görmeyeceğiz. Kazanırken kimi incitmediğimizi, zorlanırken hangi emaneti koruduğumuzu, kırıldığımızda hangi değerden vazgeçmediğimizi de göreceğiz. Bize yapılanı her zaman seçemeyiz. Ama o yapılanın ardından nasıl duracağımız konusunda hâlâ sorumluluğumuz, hâlâ bir imkânımız var.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir