Helal ve Haram Sınırları: Rızık, Zan ve Özgür İrade
Rızık deyince aklımıza ilk ne geliyor? Maaşımız, kazancımız, soframızdaki yemek… Bunlar hayatımızın gerçek ihtiyaçları. Fakat sahip olduğumuz bütün nimetleri bunlardan ibaret sayarsak, gözümüzün önündeki pek çok iyiliği fark etmeden yaşayabiliriz.
Güvenebildiğimiz bir insanın varlığını düşünelim. Bir yanlıştan dönmemizi sağlayan bilgiyi, kalbimizdeki sevgiyi, öğrenmeye açık oluşumuzu… Bunları parayla ölçebilir miyiz? Bir insanın malı artarken huzuru azalabilir. Başka biri dar imkânlar içinde dürüstlüğünü, sevgisini ve öğrenme isteğini koruyabilir. Hayatımızın hesabını yaparken bunları da görelim.
Şükretmek için her şeyin istediğimiz gibi olmasını beklersek, şükrü sürekli erteleriz. Oysa bugün anlayabildiğimiz bir hakikat, düzeltebildiğimiz bir davranış, kurabildiğimiz güvenli bir ilişki de kıymetlidir. Emeğimizi verelim; ama ulaştığımız her iyiliği yalnızca kendi üstünlüğümüze bağlamayalım.
İnsan kendi başarısına fazla yaslandığında bir başka yanılgıya da yaklaşabiliyor: Kendi tercihini herkes için ölçü sanmak. Sevmediğimiz bir şeyi yasak gibi sunuyoruz. İşimize gelen bir davranışın sınırını ise esnetmeye çalışıyoruz. Böylece ölçüyü aramak yerine, ölçüyü kendimize uyduruyoruz.
Yûnus sûresindeki helal ve haram uyarısı bize Allah adına konuşmanın sorumluluğunu hatırlatır. Bir şeyi alışkanlıklarımız nedeniyle istemeyebiliriz. Bir yiyecekten hoşlanmayabiliriz. Bir davranışı kendimiz için uygun bulmayabiliriz. Fakat kişisel tercihimizle dinî hükmü birbirine karıştırmamalıyız.
Basit bir iş yeri örneği üzerinden düşünelim. İşveren mesaiyi sekizde başlatmış olsun. Bir yönetici de daha çok iş çıksın diye çalışanları yedi buçukta gelmeye zorlasın. Yönetici bunu faydalı gördüğünü söyleyebilir. Fakat faydalı bulması, kendisine verilmemiş bir yetkiyi kullanmasını haklı çıkarır mı? İyi niyet iddiası, sınırları değiştirme hakkını kendiliğinden doğurmuyor.
Dinî hayatımızda da neyi hangi bilgiye dayanarak söylediğimizi önemseyelim. Gereksiz güçlük çıkarmak, kişisel alışkanlıklarımızı dinin şartı gibi sunmak insanları yorabilir. Kolayımıza gelen her şeyi doğru saymak da bizi sorumluluktan uzaklaştırabilir. Bu iki uç arasında bilgiyi, ölçüyü ve dürüstlüğü gözetmemiz gerekiyor.
Dürüstlüğün sınandığı yer çoğu zaman çok sıradandır. Bir mal satıyoruz. Kusurunu biliyoruz. Alıcı sormadığı için susuyoruz. Sonra da kazancımızın bereketli olmasını istiyoruz. Burada önce kendi davranışımıza bakmamız gerekmez mi?
İş yerimizde güzel sözlerin bulunması kıymetli olabilir. Ama müşteriye verdiğimiz bilgi, o sözlerle kurduğumuz ilişkinin gerçek karşılığını gösterir. Malın kusurunu söylemek, faydasını abartmamak, insanın güvenini kazanç uğruna kullanmamak… İnancımız böyle somut davranışlarla hayatımıza yerleşir.
Bir davranışın yalnızca bize ne kazandırdığına bakmayalım. Başkasına ne yüklediğini de düşünelim. Bizim fark etmediğimiz bir zarar, başka bir insanın hayatında çok gerçek olabilir. Ahlaki sorumluluk, kendi memnuniyetimizin sınırlarını aştığımız yerde derinleşir.
İnsanlarla kurduğumuz bağlarda da aynı dikkat gerekiyor. Zor bir zamanda bizi dinleyen bir çevre bulabiliriz. Birlikte öğrenir, dua eder, kendimizi toparlarız. Böyle insanlara teşekkür etmek, emeklerini takdir etmek çok değerlidir.
Fakat bir kişiye ya da topluluğa duyduğumuz minnet, yanlış gördüğümüz şeyi söylememize engel olmaya başladığında durup düşünelim. “Buradan uzaklaşırsam bütün iyiliği kaybederim” korkusu bizi kendi muhakememizden uzaklaştırabilir. Bir insan iyiliğe vesile olabilir; bu, onun her sözünü doğru yapmaz.
Öğrenirken sevgiyle birlikte düşünme sorumluluğumuzu da taşıyalım. Bize bilgi aktaran insan da yanılabilir. Biz de yanılabiliriz. Hakikati önemsemek, sevdiğimiz insanların sözlerini de dikkatle değerlendirebilmeyi gerektirir.
Bu noktada zihnimizdeki zanları fark etmek büyük önem taşıyor. Bir şeyi çok istememiz, onun mutlaka gerçekleşeceğini göstermiyor. Bir ihtimalden çok korkmamız da onun kesinleştiği anlamına gelmiyor. Arzumuzla bilgiyi, korkumuzla gerçeği birbirine karıştırdığımızda, henüz yaşanmamış şeylerin yükünü bugünden taşımaya başlıyoruz.
Hayal kuralım, hedef belirleyelim. Ama karar verirken ne bildiğimizi, neyi varsaydığımızı ayıralım. Bir kazanç beklentimizi hangi bilgi destekliyor? Bir insan hakkındaki hükmümüz neye dayanıyor? Bu sorular, düşüncemizi daha sağlam bir yere taşıyabilir.
İçimize gelen her düşünceyi de hemen doğru kabul etmeyelim. Bizi neyin etkilediğine, hangi alışkanlıkların aynı kaygıyı ya da aynı isteği beslediğine bakalım. Kendimizi tanımak, zihnimizden geçen her şeye teslim olmak zorunda olmadığımızı görmemize yardımcı olur.
Elbette çevremizden etkileniyoruz. Ailemiz, arkadaşlarımız, alışkanlıklarımız seçimlerimizde iz bırakıyor. Yine de aynı ortamda farklı yollar seçen insanlar var. Etkilendiğimiz şeyleri tanımak, kendi payımıza düşen sorumluluğu görmemiz için bir başlangıç olabilir.
Bu sorumluluğu sevdiklerimiz adına üstlenmeye çalıştığımızda ise zorlanıyoruz. Eşimizin, çocuğumuzun, kardeşimizin iyiliğini istiyoruz. Anlatıyoruz, destek oluyoruz. Fakat onun yerine karar veremiyoruz. Sevgimiz, karşımızdakinin iradesini yönetme hakkına dönüşmemeli.
Kendi hayatımızda uygulamadığımız bir doğruda başkasını ısrarla değiştirmeye çalışmak da bizi yoruyor. Önce kendi davranışımıza bakalım. Yapabileceğimiz iyiliği yapalım. Söyleyeceğimiz sözü güzelce söyleyelim. Ulaşamadığımız yerde dua edelim. Sonucun nasıl ve ne zaman ortaya çıkacağını bildiğimizi sanmayalım.
Bollukta da darlıkta da bu dengeye ihtiyacımız var: Gayret, tevazu ve şükür. Gayret edelim ki sorumluluğumuzu yerine getirelim. Tevazu gösterelim ki kendimizi her şeyin sahibi sanmayalım. Şükredelim ki sahip olduklarımızı yalnızca eksiklerimizin gölgesinde görmeyelim.
Bugün elimizde ne varsa onunla başlayabiliriz. Bir insana daha doğru bilgi vererek, bir yanlışımızı kabul ederek, bir yakınımıza baskı yerine destek sunarak… İnancımız, günlük tercihlerimizin içinde görünür olsun. Dilimizdeki şükür, davranışımızda güvene dönüşsün.
