Gökleri ve Yeri Örneksiz Yaratan Allah’ı Ne Kadar Tanıyoruz?

21 Şubat 2024

Gökleri ve Yeri Örneksiz Yaratan Allah’ı Ne Kadar Tanıyoruz?

Allah’ın güzel isimlerini biliyor olmakla o isimlerin anlamını hayatımızda hissetmek aynı şey mi? Bir ismi tekrar ediyoruz. Peki ne söylediğimizi düşünüyor muyuz? “Ya Gafûr” dediğimizde nasıl bir bağışlanma diliyoruz? “Ya Rahmân, ya Rahîm” dediğimizde Rabbimizin bize verdiği nimetleri ve bizim nankörlüğümüzü hatırlıyor muyuz? Allah’ın isimleri yalnız ezberlenecek kelimeler değil. Onları anlamak, Rabbimizle kurduğumuz bağı derinleştiren bir öğrenme çabasıdır.

Birçok şeyi ilk öğrendiğimizde basitten başlarız. Çocukken saymayı fasulyelerle öğreniriz. Sonra toplama çıkarma gelir. Ardından daha zor işlemler. Manevi öğrenmemiz de bir anda tamamlanmaz. Önce bir sözü duyar, tekrar ederiz. Sonra Kur’an’a bakar, anlamını araştırırız. Daha önce bildiğimiz bir şeyi eksik öğrendiğimizi fark edebiliriz. Önemli olan öğrenme isteğini kaybetmemek, yanlışımızı görünce düzeltebilmektir.

İnsan bazen hiç başlamamak için önüne korkular koyar. Evlilikten korkar; boşanma ihtimalini düşünür. İş kurmaktan korkar; başarısız olabileceğini düşünür. Bilmediği bir şeyi öğrenmekten çekinir; yanlış yapacağına inanır. Elbette büyük kararlar düşünülmeden verilmez. Ama geleceği bütünüyle bilmememiz, hayatın bütün adımlarını durdurmak için de bir gerekçe olmamalı. Gaybı bilmiyoruz. Araştırarak, sorumluluğumuzu gözeterek, doğru bir niyetle ilerlemeye çalışıyoruz.

Allah’ın isimlerini öğrenirken de aynı yol var. Başlangıçta yalnız “el-Melik”, “el-Gafûr”, “et-Tevvâb” diyebiliriz. Sonra Kur’an’da bu isimlerin geçtiği ayetlere bakarız. “Gafûr ve Rahîm”, “Tevvâb ve Rahîm”, “Rahmân ve Rahîm” ifadelerinin yan yana gelişini düşünürüz. O isimlerin cümlenin içinde nasıl bir anlam kazandığını araştırırız. Ezber, öğrenmenin başlangıcı olabilir. Fakat anlamı aramak bizi daha ileri taşıyabilir.

Fâtiha’yı her gün okuyoruz. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdediyoruz. Ardından O’nun Rahmân ve Rahîm oluşunu anıyoruz. Bu sözleri söylerken neyi düşünüyoruz? Biz varlığımızı kendimiz seçmedik. Sahip olduğumuz pek çok imkânı da tek başımıza meydana getirmedik. Nefes alabiliyoruz. Görebiliyoruz. Duyabiliyoruz. Rızık için çabalarken önümüze türlü imkânlar açılıyor. Buna rağmen kimi zaman şükrü unutuyoruz.

Bir insana sürekli yardım ettiğinizi düşünün. Ona bir şey veriyorsunuz, o sizin iyiliğinizi hiç hatırlamıyor. Zamanla yeniden vermekten çekinebilirsiniz. Fakat Allah’ın merhameti insanın sınırlı sabrıyla ölçülemez. Biz defalarca hata yapabilir, nankörlük edebilir, sonra yeniden bağışlanma isteyebiliriz. Rabbimizin Gafûr ve Rahîm oluşunu düşündüğümüzde, bağışlanma ihtiyacımızın ne kadar büyük olduğunu da anlarız.

İşte dua ederken isimlerin anlamını düşünmek, sözü daha canlı kılıyor. “Allah’ım, sen Gafûr ve Rahîm’sin; günahlarımızı bağışla.” “Sen Tevvâb ve Rahîm’sin; dönüşümüzü kabul et.” Bunlar karmaşık cümleler değil. Ama ne söylediğimizi biliyoruz. Kalbimizle zihnimiz aynı sözde buluşuyor. Bir ismi kaç defa tekrarladığımızdan önce, o isimle Rabbimiz hakkında neyi öğrendiğimizi sormalıyız.

Bugün üzerinde duracağımız isim el-Bedî’dir. Gökleri ve yeri örneksiz yaratan Allah’ı anlatır. Bakara suresinin 117. ayetinde Allah’ın göklerin ve yerin Bedî’i olduğu bildirilir. Bir işe hükmettiğinde “Ol” demesiyle onun gerçekleşeceği ifade edilir. Ayetteki bu anlatım, yaratmanın insanın yaptığı üretime benzemediğini hatırlatır. Biz mevcut malzemelerle bir şeyler yaparız. Allah’ın yaratması ise bizim bildiğimiz üretim sınırlarıyla ölçülemez.

Bir düşünelim. İnsan ne yapabilir? Bir masa üretmek isterse ağaca veya başka malzemeye ihtiyaç duyar. Bir bardak yapmak isterse camı, kumu, araçları kullanır. Araba üretirken metal, plastik, cam, makineler ve emek gerekir. İnsan bir şeyi imal ederken daha önce var olanlardan yararlanır. Üretmek, düzenlemek, birleştirmek ve değiştirmek bizim bildiğimiz iştir. El-Bedî ismi ise örneğe ve ham maddeye muhtaç olmayan yaratmanın büyüklüğünü düşünmemize vesile olur.

Bu noktada aklımızın sınırını da hissediyoruz. Yokluğu nasıl kavrayabiliriz? Gördüğümüz bir nesneyi tarif etmek kolaydır. Fakat hiçbir şeyin bulunmadığı bir başlangıcı aynı kolaylıkla tasavvur edemeyiz. Yaratmanın bu yönü yalnız kendi deneyimlerimizle açıklayabileceğimiz bir konu değil. Burada iman devreye giriyor. Bilgiyi küçümsemiyoruz. Fakat insan bilgisinin her gerçeği bütünüyle kuşatamadığını kabul ediyoruz.

İnsan bir şeyi yaşamadan onun bütün ayrıntılarını anlayamayabilir. Hamilelik, askerlik, âşık olmak gibi tecrübeler anlatılabilir; fakat yaşayan kişi o tecrübenin başka yönlerini de hisseder. Bu örnekler bize sınırlı bilgimizi hatırlatır. El-Bedî isminin anlamı üzerinde düşünürken de kendi yapabildiklerimizden daha ötesine bakmaya çalışıyoruz. “Allah ne yaratır, nasıl yaratır?” sorusuna kendi üretim gücümüzle sınır çizmemeliyiz.

El-Bedî ismini yalnız ezberlemek yerine Bakara 117’yi açıp okuyabiliriz. Kelimelerin cümledeki yerini inceleyebiliriz. “Gökler ve yer” ifadesiyle nelerin anlatıldığını düşünebiliriz. Ardından kendi duamızda söyleyebiliriz: “Rabbim, sen gökleri ve yeri örneksiz yaratansın. Senin gücün her şeye yeter.” Böyle bir duada ayet üzerinde öğrenmeye çalıştığımız anlam, doğrudan Rabbimize yönelişimize eşlik eder.

Allah’ın isimleri arasında el-Melik, el-Mâlik ve el-Hâlık üzerinde de düşünelim. Bir insan bir ülkeyi yönetebilir. Fakat o ülkedeki bütün insanların sahibi olduğunu söyleyemez. Bir kişi bir işletmenin yöneticisi olabilir. Ama işletmedeki insanların hayatının ve sahip olduğu her şeyin maliki değildir. Allah’ın hükümranlığı ve mülkü ise bizim sınırlı yetkilerimiz gibi değildir. Yaratma da aynı şekilde insana ait bir güçle eş tutulamaz.

Kendi imkânlarımızı düşünürken bu fark bize tevazu öğretir. Bir sanatçı güzel bir resim yapar. Bir mühendis başarılı bir ürün üretir. Bir iş insanı önemli bir şirket kurar. Bunlar emek isteyen işlerdir. Ancak sanatçının aklı, gördüğü renkler, kullandığı malzeme, elinin hareketi, düşünme ve öğrenme yeteneği nereden geliyor? “Ben yaptım” derken bütün imkânların kaynağını unutmayalım. Hamd, kendi gayretimizi yok saymak değil, bize verilenleri de görebilmektir.

Bir fabrikayı düşünelim. Binlerce aynı ürünü üretebilmek için kalıplar hazırlanır. Ölçülerin, renklerin, parçaların birbirine benzemesi istenir. Çünkü seri üretim böyle işler. Her müşteriye bütünüyle farklı bir çamaşır makinesi üretmek son derece zor ve maliyetli olur. İnsan, bir ürünü çoğaltırken aynı biçimi tekrar etmeyi tercih eder. Doğadaki çeşitliliğe baktığımızda ise çok farklı bir manzarayla karşılaşırız.

Aynı ağaç üzerindeki yaprakları inceleyelim. Hepsinin ortak özellikleri var. Bir elma yaprağını tanıyabiliyoruz. Ama ayrıntılarına baktığımızda damarlarındaki, biçimlerindeki ve yaşadıkları koşullardaki farkları da görüyoruz. İnsanların yüzleri, sesleri, gözleri birbirinden farklı. Hayvanların ve bitkilerin çeşitliliği de bizi düşündürüyor. Bu örneklerdeki amaç, bilimsel olarak her parçanın mutlak benzersizliğini ispatlamak değil; yaratılıştaki zenginliği fark etmektir.

Bir kar tanesine bakınca da aynı hayreti hissedebiliriz. Kar kristallerinin biçimlerinde çok büyük çeşitlilik vardır. Sıcaklık ve nem gibi koşullar farklı kristal yapılar oluşturur. Bir kar yağışını sıradan bulabiliriz. Ama o küçücük kristallerdeki düzeni düşünmek bizi şaşırtabilir. El-Bedî ismini öğrenmek, belki de yıllardır gördüğümüz şeylere yeniden ve daha dikkatli bakmayı gerektiriyor.

Hatta yalnız doğadaki nesneler değil, hayatlarımız da farklıdır. Aynı evde yaşayan iki kardeş, hatta ikizler bile aynı günü bütünüyle aynı şekilde yaşamaz. Duydukları sözler, hissettikleri duygular, verdikleri kararlar farklı olabilir. Kırk yıl yaşamış bir insanın her saatini, her dakikasını tek tek hatırlaması mümkün değildir. Geçmişimizde bizi etkileyen bazı küçük olayları unutmuş olabiliriz. Kendi hayatımızı bile ne kadar sınırlı bildiğimiz üzerine düşünmeliyiz.

Bir sorunumuz olduğunda hemen birini suçlayabiliyoruz. Annem yüzünden, babam yüzünden, kardeşim yüzünden, çalışanım ya da patronum yüzünden diyoruz. Oysa bir meselenin bugüne kadar nasıl geliştiğini bütünüyle bilmiyor olabiliriz. Olayların birikimi, unutulmuş sözler, yanlış kararlar ve başka sebepler iç içe girmiş olabilir. Kendi hayatımızın tüm dakikalarına hâkim olamadığımızı fark etmek, hüküm verirken daha dikkatli olmamızı sağlayabilir.

Bu farklılıklar aile hayatında da önemlidir. Kardeşlerden biri daha kolay öğrenebilir, diğeri daha fazla emek harcamak zorunda kalabilir. Birinin çalışma gücü, birinin becerisi farklı olabilir. Bu yüzden “Ben başardım, sen niye başaramadın?” diyerek üstünlük taslamak yanlış bir yola götürebilir. Her insanın şartını, sorumluluğunu ve imkânını ayrı ayrı görmeliyiz. Kibirle birbirimizi küçültmek yerine aile içinde birlikte çözüm üretmeyi öğrenmeliyiz.

Bir ailede bir insanın sorunu yalnız onun sorunu olarak kalmamalı. Birlikte yaşamak, birbirini desteklemek anlamına da gelir. Gençler, büyükler, çocuklar farklı katkılar sağlayabilir. Birinin düşmesiyle bütün aile dağılmak zorunda değil. Birbirinin derdini dinleyen, elinden geleni yapan bir aile güçlü kalabilir. Fakat her gün birbirimizin yanlışını arar, birbirimizi kıskanır ve yalnız kendi çıkarımızı düşünürsek yakınlığımızı kendimiz zayıflatırız.

Düşünelim: Aynı ailedeyiz ama birbirimizin hâlinden ne kadar haberdarız? Zor gününde yanında olacağımızı söylediğimiz kişiye gerçekten vakit ayırıyor muyuz? Birimiz başarılı olduğunda seviniyor, birimiz zorlandığında destek oluyor muyuz? Yoksa her şeyi bir yarışa mı dönüştürüyoruz? Allah’ın insanları farklı özelliklerle yaratmış olmasını düşünmek, bu farklılığı bir üstünlük kavgasına çevirmememiz gerektiğini de hatırlatabilir.

Bakara 117’nin “Ol” ifadesi dua ederken de hatırlanıyor. “Rabbim, senin gücün her şeye yeter. Sen dilediğinde ‘Ol’ dersin ve olur.” Bu sözleri özellikle mazlumlar için dua ederken anabiliriz. Gazze’de ve başka yerlerde acı çeken insanlar için Rabbimizden yardım isteyebiliriz. Ancak yalnız yardımın gelmesini beklemekle yetinmeyip kendi gücümüzün yettiği iyiliğe de vesile olmayı dilemeliyiz.

“Allah’ım, bizi zalimlerden eyleme. Bizi mazlumlara yardım edenlerden eyle. Bizi tembellikten ve duyarsızlıktan koru.” Böyle bir dua yalnız dışarıdaki olayları değiştirmesini istemek değildir. Kendi irademizle ne yapacağımızı da düşünmemizi sağlar. Allah’ın kudretini anmak, sorumluluğumuzu küçültmemeli. Tersine, elimizdeki imkânı daha dikkatli kullanmaya yöneltmeli.

El-Bedî ismini düşünürken seçimlerimize de bakıyoruz. Allah bize seçim yapabilme sorumluluğu vermiştir. Fakat bu sorumluluk, her şeyi bildiğimiz anlamına gelmez. Önümüzdeki insanların niyetlerini bütünüyle bilemeyiz. Yarın karşılaşacağımız olayları önceden göremeyiz. Bu yüzden aklımızı kullanır, doğru bilgiyi araştırır, sonra Rabbimize yönelerek hayırlı olanı dileriz. “Allah’ım, beni yalnız nefsimin isteklerine bırakma” sözü bu acziyetin içten bir ifadesidir.

Birbirimiz için dua etmeyi de unutmayalım. Eşimizi işe uğurlarken, çocuğumuzu okula gönderirken, bir yakınımız yola çıkarken “Allah yar ve yardımcın olsun” diyebiliriz. “Rabbim seni kötülüklerden, kazalardan, belalardan korusun.” Bu sözlerin her gün söylenmesi onları değersiz kılmaz. Aksine, hayatımızdaki insanların bizim için ne kadar değerli olduğunu hatırlatabilir.

Duanın etkileyici olması için mutlaka uzun, teknik ve anlaşılması zor cümlelerden oluşması gerekmez. Çok süslü kelimeler kullanmak zorunda değiliz. “Allah’ım, bana yardım et. Annemi, babamı, kardeşlerimi koru. Bizi doğru yola ilet.” Çocuğun bile anlayabileceği bu sözler samimiyetle söylenebilir. Bir duanın insanları şaşırtması başka, dua edenin ne istediğini bilerek Rabbine yönelmesi başka şeydir.

Bugün hayret etme duygumuzu da konuşmalıyız. İnsan hep olağanüstü bir şey görmek istiyor. Büyük bir başarı, şaşırtıcı bir icat, herkesi kendine baktıracak bir olay… Fakat her gün nefes alıyor olmamız üzerine ne kadar düşünüyoruz? Gözlerimizle görmeyi, ellerimizle tutmayı, ayaklarımızla yürümeyi sıradan kabul ediyoruz. Bunları yıllardır yapıyor olmak, onların değerini azaltmıyor.

Bir otomobil belirli bir kilometreden sonra bakıma götürülür. Biz ise bedenimizin işleyişini çoğu zaman fark etmeyiz. Dizlerimizin bükülmesini, parmaklarımızın hareket etmesini, nefesimizin devam etmesini sıradan görürüz. Bir gün bir uzvumuz zorlandığında o imkânın ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlarız. Nimetin değerini anlamak için mutlaka onu kaybetmeyi beklememeliyiz.

Mevsimler değişiyor. Yapraklar dökülüyor, sonra yeniden yeşeriyor. Çiçekler açıyor, meyveler büyüyor. Her yıl gördüğümüz için bunlara alışıyoruz. Ama alışmakla anlamak aynı şey değildir. Sık gördüğümüz bir şeyin üzerinde de düşünebiliriz. El-Bedî isminin anlamı bizi tam burada durduruyor: Gözünün önündeki yaratılışa gerçekten baktın mı?

Bir diğer insanın yanımızda olması da büyük bir nimettir. Eşimiz, çocuğumuz, annemiz, babamız… Bazen birbirimizin varlığını o kadar sıradanlaştırırız ki kıymetini fark etmeyiz. Sürekli eksik olana bakar, elimizdeki güzelliği unuturuz. Sonra da daha fazlası olmadığında mutlu olamayacağımızı düşünürüz. Oysa şükür, var olanı görerek başlar. Bu, hiçbir şeyi geliştirmeyelim demek değildir. Elimizdekini küçümsemeden de ilerleyebiliriz.

İnsan sahip olmadığı şeylere kilitlendiğinde kısa yoldan zengin olmayı düşünebilir. Piyango, talih oyunları ya da bir anda büyük kazanç sağlama hayaliyle yaşar. Bazen de işini sağlam yapmak yerine kolay bir vurgun peşine düşer. Sürekli şikâyet eden insan, elindeki imkânla hangi çözümü üretebileceğine bakmayı unutabilir. İlerlemek istiyorsak yalnız sonuç istememeli, var olan becerimizi geliştirmeye de emek vermeliyiz.

Görünüşe aldanmak da bu konuyla ilişkilidir. Bir insanın dış görünüşünü beğenebiliriz. Fakat birlikte yaşamayı düşünüyorsak onun sorumluluğunu, davranışını, becerilerini ve değerlerini de tanımamız gerekir. Güzel bir paket, içindekinin bütün ihtiyaçlarımızı karşılayacağını göstermez. Bir işte, bir evlilikte, bir arkadaşlıkta yalnız ilk gördüğümüz görüntüye göre karar vermek bizi yanıltabilir.

El-Bedî ismini düşünmek yalnız benzersiz yaratılışı hayranlıkla izlemek değildir. Bu hayranlığın bizi şükre, tevazuya ve samimi duaya yöneltmesidir. Göklerin ve yerin örneksiz yaratıcısı Allah’a hamdedebilmek, elimizdeki nimetleri fark edebilmek ve her insanın farklı hayat şartlarına saygı gösterebilmektir. Bir yaprağı düşünürken kendi hayatımızın dakikalarını da düşünmek; bir kar kristaline bakarken kardeşimizin bizden farklı olduğunu da görebilmektir.

Son bir kez soralım: Allah’ın isimlerini sadece tekrar mı ediyoruz, yoksa anlamaya mı çalışıyoruz? Her gün aldığımız nefesi bir nimet olarak görebiliyor muyuz? Farklı yaratıldığımız için birbirimize üstünlük mü taslıyoruz, yoksa birbirimize destek mi oluyoruz? Dua ederken başkalarını etkilemeyi mi, Rabbimize içtenlikle yönelmeyi mi önemsiyoruz? Bu soruların cevapları dilimizde değil, hayatımızda da yer bulmalı.

Rabbimiz, sen gökleri ve yeri örneksiz yaratansın. Sen el-Bedî’sin. Sen el-Hâlık’sın, el-Melik’sin, el-Mâlik’sin. Bildiğimiz ve bilmediğimiz, gördüğümüz ve görmediğimiz her şeyi sen yarattın. Bizi var ettiğin için sana hamdediyoruz. Bize verdiğin akıl, irade, nefes ve bütün nimetler için sana şükrediyoruz.

Allah’ım, sen Gafûr ve Rahîm’sin. Hatalarımızı bağışla. Sen Tevvâb ve Rahîm’sin; tövbelerimizi kabul et. Bizi nefsimize bırakma. Seçimlerimizde bize yardım et. Ailelerimizi, eşlerimizi, çocuklarımızı, anne babalarımızı ve kardeşlerimizi koru. Aramızdaki kırgınlıkları onarmayı, birbirimizin derdine ortak olmayı nasip et.

Rabbimiz, hastalara şifa, derdi olanlara derman, ihtiyacı olanlara hayırlı kapılar aç. Gazze’de ve dünyanın her yerinde zulme uğrayan masumlara yardım et. Bizi de iyiliğe vesile olan kullarından eyle. Gözümüzün önündeki nimetleri görmeyi, azı küçümsememeyi, sana samimiyetle dua etmeyi nasip et. Bizi dosdoğru yola ilet. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır. Âmin.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir