En‘âm Sûresi 2–8. Ayetler Işığında İnsan, Nefis, Şüphe, Sorumluluk ve Hayatın Gerçekleri

HAKİKATİ GÖRDÜĞÜMÜZ HÂLDE NEDEN YÜZ ÇEVİRİYORUZ?

En‘âm Sûresi 2–8. Ayetler Işığında İnsan, Nefis, Şüphe, Sorumluluk ve Hayatın Gerçekleri

İnsan bazen öyle bir hayat yaşıyor ki her şeyi bildiğini, her şeyi kontrol edebildiğini, bütün kararlarını kendisinin verdiğini zannediyor. Para kazanıyor, ev alıyor, iş kuruyor, evleniyor, çocuk yetiştiriyor. Kendince bir düzen oluşturuyor.

Sonra bir gün bir şeyler ters gidiyor.

İşi bozuluyor, evliliğinde sorunlar başlıyor, kardeşiyle arası açılıyor, parasını kaybediyor veya hiç beklemediği bir olayla karşılaşıyor.

İşte o zaman ilginç bir şey oluyor.

İnsan hemen suçlu aramaya başlıyor.

Annesini suçluyor, babasını suçluyor, eşini suçluyor, ortağını suçluyor, çalışanlarını suçluyor. Bazen devleti, bazen ekonomiyi, bazen de içinde bulunduğu toplumu suçluyor.

Ama çok az insan kendisine şu soruyu soruyor:

“Acaba benim bu yaşananlarda nasıl bir payım var?”

En‘âm Sûresi’nin ilk ayetlerini okurken üzerinde durmamız gereken meselelerden biri tam da bu.

Çünkü Kur’an yalnızca geçmişte yaşamış insanların hikâyelerini anlatmıyor. Bize kendimizi gösteriyor. Nefsimizi, tercihlerimizi, korkularımızı ve yüzleşmek istemediğimiz gerçekleri hatırlatıyor.

Belki de en önemlisi, bizi kendimize karşı dürüst olmaya çağırıyor.

1. Çamurdan Yaratıldık, Ama Topraktan Koptuk

En‘âm Sûresi 2. ayette Allah, insanın çamurdan yaratıldığını, ona bir ecel belirlendiğini ve buna rağmen insanın şüphe içinde bulunduğunu bildiriyor.

Çamur…

Arapça tîn kelimesi.

Toprak ve su.

Aslında üzerinde biraz düşündüğümüzde insanın varlığıyla ilgili ne kadar büyük bir hakikate işaret edildiğini görüyoruz.

Biz toprağa ve suya muhtaç varlıklarız. İçtiğimiz su, tükettiğimiz besinler, yaşadığımız hayat, hepsi yaratılış düzeninin içinde.

Ama insan ne yapıyor?

Topraktan yaratıldığını unutuyor ve kendisini her şeyin sahibi zannetmeye başlıyor.

Bir şirket kuruyor, kendisini vazgeçilmez görüyor. Biraz parası oluyor, sanki dünyanın bütün kapıları kendisine açılmış gibi davranıyor. Bir makam elde ediyor, insanlara tepeden bakmaya başlıyor.

Oysa hepimizin bir başlangıcı var.

Ve hepimizin bir sonu var.

Burada dikkat çekici olan yalnızca yaratılışımız değil, ecelimizin de belirlenmiş olmasıdır.

Biz yarın ne kadar kazanacağımızın hesabını yapıyoruz ama yarın yaşayıp yaşamayacağımızı bilmiyoruz.

Gelecek yıl için plan yapıyoruz ama gelecek yılın bize ait olup olmadığını bilmiyoruz.

Bir ev satın alırken otuz yıllık kredi hesaplıyoruz. Bir şirket kurarken elli yıllık büyüme hedefi belirliyoruz. Ama kendi hayatımızın ne zaman sona ereceğini bilmiyoruz.

Bu, plan yapmayalım demek değil.

Planlarımızı yaparken haddimizi bilelim demek.

Çünkü başlangıcını kendisi belirlemeyen insan, sonunu da kendisi belirleyemez.

2. Şüphe İnsanın Bilincini Nasıl Etkiler?

Ayetin sonunda insanın şüphe içinde bulunmasına dikkat çekiliyor.

Şüphe üzerinde çok düşünmemiz gerekiyor.

Çünkü insanın hayatında ciddi sorunlara yol açabilen durumlardan biri, hakikat karşısında sürekli kararsız kalmasıdır.

Bir düşünelim.

Bir insan evlenmek istiyor ama sürekli şüphe ediyor.

Bir iş kurmak istiyor ama bir türlü karar veremiyor.

Bir arkadaşına güvenmek istiyor ama her söylediğinin arkasında başka bir anlam arıyor.

Zihninde sürekli aynı sorular dolaşıyor:

“Acaba doğru mu yapıyorum?”

“Ya yanılıyorsam?”

“Ya kaybedersem?”

“Ya başka bir yol daha iyiyse?”

Böyle bir insan bazen kendi düşüncelerinin oluşturduğu bir girdabın içine düşebiliyor.

Elbette sorgulamak, araştırmak ve delil istemek kötü değildir. Aksine, aklını kullanan insan bunları yapmalıdır.

Ancak hakikati öğrenmek için soru sormakla, hakikat karşısında sorumluluk almamak için sürekli yeni şüpheler üretmek aynı şey değildir.

Birincisi insanı bilgiye götürebilir.

İkincisi ise insanı bir türlü harekete geçemeyen, karar alamayan bir noktada tutabilir.

Burada mesele hiç şüphe duymamak değil; şüpheyi araştırma ve hakikate ulaşma vesilesi yapmak, ondan sürekli kaçış yolu üretmemektir.

3. Allah Söylediklerimizi de Söylemediklerimizi de Biliyor

En‘âm Sûresi 3. ayette Allah’ın gizlediklerimizi, açıkladıklarımızı ve yaptıklarımızı bildiği ifade ediliyor.

Şimdi bunu günlük hayatımıza taşıyalım.

Bir insan sizinle konuşuyor.

Size uzun uzun bir şeyler anlatıyor.

Ama siz bazen onun söylediklerinden çok, söylemediklerine dikkat etmeniz gerektiğini hissediyorsunuz.

Çünkü insanlar her zaman gerçek niyetlerini açıkça ifade etmiyor.

Bir insan evlenirken gerçekten bir aile kurmak mı istiyor, yoksa yalnızlıktan mı kaçıyor?

Bir insan iş kurarken topluma faydalı bir ürün mü üretmek istiyor, yoksa yalnızca daha fazla para kazanmanın yollarını mı arıyor?

Bir insan yardım ederken gerçekten karşısındakinin ihtiyacını mı düşünüyor, yoksa insanların kendisini takdir etmesini mi bekliyor?

Dışarıdan bakıldığında aynı davranış gibi görünen iki işin arkasında bambaşka niyetler bulunabilir.

İnsanları her zaman doğru değerlendiremeyebiliriz.

Hatta bazen kendi niyetimizi bile kendimizden saklamaya çalışabiliriz.

Ama Allah’tan saklayamayız.

İşte ayetin bize hatırlattığı çok önemli bir hakikat var:

İnsanları kandırabiliriz. Kendimizi kandırabiliriz. Ama Allah’ı kandıramayız.

Bir ticaret yaparken, bir söz verirken, bir insanın hakkını teslim ederken, hatta bir iyilik yaparken bile kendimize sormamız gerekiyor:

“Ben bunu gerçekten neden yapıyorum?”

Çünkü davranışlarımızın ahlaki değerini düşünürken yalnızca sonucuna değil, niyetimize de bakmamız gerekiyor.

4. Hakikatten Yüz Çevirmek Sadece Kur’an’ı Reddetmek midir?

En‘âm Sûresi 4. ayette insanların kendilerine gelen ilahi ayetlerden yüz çevirmeleri anlatılıyor.

Burada insanın üzerinde düşünmesi gereken çok derin bir davranış biçimi var.

Yüz çevirmek.

Bu ifadeyi yalnızca bir insanın Kur’an ayetlerini dinlemek istememesi olarak değerlendirmeyelim.

Ayetin doğrudan bağlamı ilahi işaretlerin ve mesajın reddedilmesidir. Fakat buradan günlük hayatımızdaki hakikatle yüzleşme davranışına ilişkin de bir ders çıkarabiliriz.

Mesela bir insanın evliliği sürekli sorunlar yaşıyor.

Eşi defalarca kendisini rahatsız eden davranışları anlatıyor. İlişkilerindeki sorunları dile getiriyor.

Ama o insan hiçbir şeyi kabul etmiyor.

“Benim bir hatam yok.”

“Bütün suç onda.”

“Ben üzerime düşeni yaptım.”

Peki gerçekten öyle mi?

Elbette evlilikte bir tarafın yanlış yapması diğer tarafı otomatik olarak suçlu hâle getirmez. Ancak sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için kendi davranışlarımızı da sorgulamamız gerekir.

Aynı şey iş hayatında da geçerlidir.

Şirketimizde sorunlar çıkıyor.

Müşterilerimiz şikâyet ediyor.

Çalışanlarımızla problemler yaşıyoruz.

Hemen çalışanlarımızı veya müşterilerimizi suçlayabiliyoruz.

Ama kendimize şu soruyu sormak daha zor geliyor:

“Ben nerede hata yaptım?”

İşte insanın kendisiyle yüzleşmesi burada başlıyor.

Bazen hakikatten yüz çevirmek, duymak istemediğimiz sözü reddetmektir.

Bazen bizi rahatsız eden eleştiriyi susturmaktır.

Bazen de haklı olduğumuza kendimizi o kadar inandırmaktır ki yanlışımızı görmeyi artık istemeyiz.

İnsan yalnızca bilmediği için yanlış yapmaz. Bazen bildiği hâlde kabul etmek istemediği için de yanlışını sürdürür.

5. Hz. Âdem’in Bize Öğrettiği En Büyük Ders

Kur’an’da Hz. Âdem’in kıssası üzerinde ne kadar düşünsek azdır.

Çünkü bu kıssada insanın kendi hatasıyla kurduğu ilişkiye dair çok önemli bir ders var.

Hz. Âdem hata yaptı.

Şeytanın vesvesesine maruz kaldı.

Ama hatasının ardından ne yaptı?

Şeytanı suçlayarak kendi sorumluluğundan kaçmaya çalışmadı.

A’râf Sûresi 23. ayette Hz. Âdem ve eşinin duasında çok önemli bir ifade bulunuyor:

“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik.”

Dikkat edelim.

“Şeytan bize zulmetti.” demiyorlar.

“Bizi o kandırdı, bizim suçumuz yok.” demiyorlar.

Kendilerine zulmettiklerini kabul ediyorlar.

Bu ne kadar büyük bir ahlaki olgunluk!

Çünkü insanın kendisini geliştirmesinin önündeki en büyük engellerden biri, kendisini sürekli haklı görmesidir.

Biz ise ne yapıyoruz?

Yanlış bir işe girdiğimizde başkasını suçluyoruz.

Yanlış bir ilişki yaşadığımızda karşı tarafı suçluyoruz.

Yanlış bir yatırım yaptığımızda bizi yönlendiren insanları suçluyoruz.

Hâlbuki birçok durumda bizim de bir tercihimiz vardı.

Elbette aldatılmak, haksızlığa uğramak veya zulüm görmek kişinin suçu değildir. Başkasının yaptığı kötülüğün sorumluluğu ona aittir.

Fakat kendi irademizle yaptığımız seçimler söz konusu olduğunda sorumluluğumuzu da üstlenmemiz gerekiyor.

Hz. Âdem’in kıssasından çıkardığım en önemli derslerden biri bu:

Hata yapmak insanı bütünüyle kaybettirmez. Ancak hatayı inkâr etmek, insanın dönüş ve tövbe kapısından uzaklaşmasına sebep olabilir.

Çünkü tövbe edebilmek için önce hatayı kabul etmek gerekiyor.

6. Dünya Bir Öğrenme Yeri: Biz Burada Stajyeriz

Biz bu dünyaya kusursuz insanlar olarak gelmedik.

Öğreniyoruz.

Deniyoruz.

Hata yapıyoruz.

Bazen yanlış insanlara güveniyoruz.

Bazen nefsimizin peşinden gidiyoruz.

Bazen parayı, rahatlığı, makamı veya insanların takdirini olması gerekenden daha fazla önemsiyoruz.

Ama bütün bunların içinde öğrenmemiz gereken bir şey var.

Ben hata yapabilen bir insanım.

Bu cümleyi gerçekten kabul edebilmek çok önemli.

Çünkü insan kendisini kusursuz gördüğü zaman öğrenmesi duruyor.

Kendisini her konuda haklı gördüğünde değişmesi zorlaşıyor.

Ben bu dünyayı biraz da bir eğitim yeri gibi düşünüyorum.

Biz burada stajyeriz.

Asıl mesele yalnızca sınavlardan geçmek değil, bu süreçte ne öğrendiğimiz.

Bir insan hayatı boyunca onlarca iş değiştirebilir, birçok ilişki yaşayabilir, çok para kazanıp kaybedebilir.

Ama bütün bunların ardından hâlâ aynı hataları yapıyorsa ne öğrenmiş oluyor?

Yıllar geçiyor ama nefsimiz değişmiyorsa…

Yaşımız ilerliyor ama kibirimiz azalmıyorsa…

Servetimiz artıyor ama merhametimiz çoğalmıyorsa…

O zaman kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

“Biz gerçekten olgunlaşıyor muyuz, yoksa sadece yaşlanıyor muyuz?”

7. Tövbe Yalnızca Günah İşlediğimizde mi Gerekir?

Çoğu zaman tövbeyi yalnızca açıkça yanlış bir şey yaptığımızda aklımıza getiriyoruz.

Yalan söyledik, tövbe ediyoruz.

Birisine haksızlık ettik, tövbe ediyoruz.

Bir günaha girdik, tövbe ediyoruz.

Peki hiçbir büyük yanlışımızın olmadığını düşündüğümüz bir günde tövbe etmeye ihtiyacımız yok mu?

Bir günümüzü düşünelim.

Sabah kalktık.

Kahvaltımızı yaptık.

İşimize gittik.

Paramızı kazandık.

Akşam evimize döndük.

Yemeğimizi yedik.

Biraz televizyon izledik.

Sonra uyuduk.

Her şey yolunda görünüyordu.

Ama o gün yapmamız gereken bir iyiliği yapmadıysak?

Yardıma ihtiyacı olan bir insanı görmezden geldiysek?

Haksızlığa uğrayan bir insan için sesimizi çıkarmadıysak?

Sahip olduğumuz nimetler için şükretmediysek?

İşte burada tövbenin başka bir yönünü görüyoruz.

Tövbe yalnızca yaptığımız yanlışlardan dolayı değil, ihmal ettiğimiz sorumluluklarımızı fark etmek için de önemlidir.

Biz her gün hem şükretmeye hem de kendimizi sorgulamaya ihtiyaç duyuyoruz.

Hz. Yusuf’un kıssasındaki nefsi temize çıkarmama bilinci de bu açıdan çok değerlidir.

Çünkü insan nefsinin her isteğini doğru kabul edemez.

Kendisini denetlemeli, vicdanını diri tutmalıdır.

8. Vicdanımız Başkalarının Acısına Karşı Ne Kadar Duyarlı?

Biz evimizde sıcak bir yemek yerken dünyanın başka bir yerinde insanlar açlık çekebiliyor.

Biz çocuklarımızın eğitimini planlarken başka aileler çocuklarını hayatta tutmaya çalışıyor.

Biz yeni bir araba almanın hesabını yaparken bir başkası güvenli bir barınak arıyor.

Filistin’de, Yemen’de, Doğu Türkistan’da, Myanmar’da ve dünyanın farklı bölgelerinde acılar yaşayan insanları düşündüğümüzde kendimize sormamız gereken sorular var.

Bizim bu insanlara karşı sorumluluğumuz ne?

Sadece üzülmek yeterli mi?

Elbette insan sürekli acı içinde yaşayamaz. Kendi hayatını sürdürecek, çalışacak, ailesiyle mutlu olacak, dinlenecek.

Ama kalbimiz tamamen duyarsızlaşmamalı.

Baş başa kaldığımızda onları hatırlayabilmeliyiz.

Dua edebilmeliyiz.

İmkânımız varsa yardım edebilmeliyiz.

Haksızlık karşısında adaletten yana durabilmeliyiz.

Çünkü şükür yalnızca sahip olduklarımız için teşekkür etmek değildir.

Şükür, sahip olduğumuz nimetlerin bize yüklediği sorumluluğu da fark etmektir.

Bir insanın çok şeye sahip olması, onun mutlaka daha iyi bir insan olduğu anlamına gelmez.

Asıl mesele, sahip olduklarıyla ne yaptığıdır.

9. Hak Geldiğinde Neden İnkâr Ediyoruz?

En‘âm Sûresi 5. ayette hakikatin reddedilmesinden ve alay edilen şeyin sonuçlarıyla ileride karşılaşılacağından söz ediliyor.

Burada üzerinde durmak istediğim önemli bir kelime var:

Hak.

Bazı Türkçe meallerde ‘hak’ kelimesinin ardından açıklama amacıyla parantez içinde ‘Kur’an’ ifadesi bulunuyor.

Kur’an elbette haktır. Ancak ayetin Arapça ifadesinde doğrudan el-hakk kelimesi geçiyor.

Bu ayrıntı, ayet üzerine düşünürken önemlidir.

Çünkü hak kavramı bizi gerçeğe, doğruluğa ve adalete ilişkin daha geniş bir düşünmeye de götürüyor.

İnsanın hakikatle karşılaşması her zaman hoşuna gitmez.

Neden?

Çünkü hakikat bazen çıkarlarımızla çatışır.

Mesela bir ticarette yalan söylemek bize kısa vadede kazanç sağlayabilir.

Ama bu davranışın doğru olduğunu göstermez.

Bir insanın hakkını eksik ödemek cebimizde daha fazla para bırakabilir.

Ama bizi haklı yapmaz.

Bir kardeşimizin miras hakkını vermemek bize daha büyük bir mal varlığı sağlayabilir.

Ama o mala sahip olmamız, davranışımızın adil olduğunu göstermez.

İşte hak ile çıkar arasındaki çatışma burada başlıyor.

Nefsimiz kazanmak istiyor. Vicdanımız ise doğru olanı yapmamızı söylüyor.

Hangisini seçeceğiz?

10. Para Kazanmak mı, Gerçekten Bir Değer Üretmek mi?

Günümüz insanının en büyük problemlerinden biri, paranın hayatın merkezine yerleşmesi.

Öyle bir noktaya geldik ki insanlar artık çoğu zaman ne ürettiklerinden çok ne kadar kazandıklarıyla ilgileniyor.

Bir insanın yaptığı işin topluma sağladığı faydayı değil, kazandığı parayı konuşuyoruz.

Özellikle kısa sürede yüksek kazanç elde etme isteği insanları güçlü biçimde etkileyebiliyor.

Faizden kazanç sağlamak, aşırı spekülatif işlemler yapmak, fırsatçılıkla fiyat yükseltmek ve zahmetsizce servet büyütmenin peşinden koşmak, dersimizde üzerinde durduğumuz konulardı.

Burada finansal işlemlerin her birine aynı dinî hükmü vermekten önce, çok temel bir ahlaki soruyu kendimize sorabiliriz:

“Biz gerçekten bir değer mi üretiyoruz, yoksa yalnızca başkasının ihtiyacı üzerinden kazanç mı sağlamaya çalışıyoruz?”

Üretim yapan bir işletmeyi düşünelim.

Bir ürünü ortaya çıkarmak için emek gerekiyor.

Tasarım gerekiyor.

Malzeme gerekiyor.

İşçilik gerekiyor.

Tecrübe gerekiyor.

Bazen aylarca çalışmak gerekiyor.

Kaynak yapan bir usta, metal işleyen bir çalışan, boya yapan bir işçi, bir ürünü geliştiren mühendis…

Hepsi bir üretim sürecinin parçası.

Ama toplumun tamamı kolay kazanç peşinde koşarsa kim üretecek?

Kim tamir yapacak?

Kim kaynak yapacak?

Kim alın teri dökecek?

Kim gerçek bir ihtiyacı karşılayan ürünü ortaya çıkaracak?

Bugün birçok iş yerinde nitelikli üretim elemanı bulmanın zorluğundan söz ediliyor.

Elbette bunun ücretlerden çalışma koşullarına, eğitimden mesleki tercihlere kadar pek çok sebebi var.

Ancak emeğe bakışımızı da sorgulamamız gerekiyor.

Çocuklarımıza sürekli kolay ve rahat bir hayatı hedef olarak gösterirken çalışmanın, üretmenin ve zorluklarla mücadele etmenin değerini yeterince anlatıyor muyuz?

Asıl mesele yalnızca çok kazanmak değil.

Kazancımızın nasıl oluştuğu, kime fayda sağladığı ve kimin hakkını etkilediğidir.

11. Ticarette Küçük Yalan Diye Bir Şey Var mı?

İş hayatından çok basit bir örnek verelim.

Bir müşteri geliyor.

“Bu işi iki haftada bitirebilir misiniz?” diye soruyor.

Biz aslında bu işin dört hafta süreceğini biliyoruz.

Ama işi kaçırmak istemiyoruz.

Ne diyoruz?

“Hallederiz, hiç merak etmeyin.”

Sonra müşteri başka bir renk soruyor.

Aslında elimizde o renk yok.

Ama müşteriyi kaybetmek istemiyoruz.

“Onu da yaparız.” diyoruz.

Avans alınıyor.

Sipariş kesinleşiyor.

Zaman geçiyor.

Sonra müşteriye gerçekler söylenmeye başlanıyor.

“İki hafta biraz zor olacak.”

“İstediğiniz renk yokmuş ama buna yakın bir renk yapabiliriz.”

Belki müşterinin başka seçeneği kalmıyor.

Mecburen kabul ediyor.

Biz de kendi kendimize şöyle diyoruz:

“Ne var canım? Sonuçta işi yaptık.”

Peki gerçekten mesele bu kadar basit mi?

O insanın zamanını aldık.

Ona yanlış bilgi verdik.

Belki başka bir firmayla çalışma imkânını elinden aldık.

Kendi kazancımız için onun doğru karar vermesini engelledik.

İşte kul hakkı dediğimiz mesele bazen böyle başlıyor.

Büyük kötülükler her zaman büyük kararlarla başlamıyor.

Bazen küçücük bir yalanla başlıyor.

Sonra o yalanı örtmek için başka bir yalan gerekiyor.

Bir süre sonra insan bu davranışlara alışıyor.

Ve en tehlikeli nokta burada ortaya çıkıyor:

İnsan yanlış yaptığını artık yanlış olarak görmemeye başlıyor.

12. Bolluk ve İktidar İnsan İçin Bir İmtihan Olabilir

En‘âm Sûresi 6. ayette geçmişte büyük imkânlara ve iktidara sahip olmuş topluluklardan söz ediliyor.

Onlara yağmurlar verilmiş, topraklarında nehirler akmış, geniş imkânlara sahip olmuşlar.

Ancak bütün bu nimetler onları yanlışlarının sonuçlarından korumamış.

Şimdi bu ayeti günümüz açısından düşünelim.

Biz nasıl bir dünyada yaşıyoruz?

Marketlere giriyoruz.

Çeşit çeşit meyveler…

Çeşit çeşit sebzeler…

Yiyecekler, içecekler, kıyafetler…

Teknolojiye erişiyoruz.

Arabalarımız var.

Evlerimizde türlü türlü cihazlar var.

İnsanlık tarihinin birçok dönemine göre çok daha gelişmiş üretim ve ulaşım imkânlarından yararlanıyoruz.

Ama bütün bunlara rağmen gerçekten daha adaletli, daha merhametli ve daha şükreden insanlar olduk mu?

İşte sorulması gereken soru bu.

Çünkü maddi imkânların artması, ahlaki olgunluğun da kendiliğinden artacağı anlamına gelmiyor.

Bazen insan yokluk içindeyken sahip olduğu küçük bir nimetin değerini çok iyi bilir.

Fakat bolluk arttıkça aynı nimeti sıradan görmeye başlar.

Bir zamanlar hayalini kurduğu şeye sahip olur.

Bir süre sonra ondan sıkılır.

Daha fazlasını ister.

Sonra daha fazlasını…

Böylece insanın istekleri sürekli büyürken şükrü aynı ölçüde büyümeyebilir.

İnsanı tehlikeye atan yalnızca yokluk değildir. Bolluğun oluşturduğu gaflet de büyük bir tehlikedir.

13. Gelecek Nesiller Bizim Dönemimizi Nasıl Anlatacak?

Bazen şöyle düşünüyorum:

Acaba yüz yıl sonra yaşayan insanlar bizim dönemimizi nasıl anlatacak?

Belki çocuklarına şöyle diyecekler:

“Bir zamanlar insanlar vardı. Marketlerinde her türlü yiyecek bulunurdu. Her mevsim farklı ürünlere ulaşabilirlerdi. Evlerinde sayısız eşya vardı. Dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde konuşabiliyorlardı.”

Sonra belki şu soruyu soracaklar:

“Peki bütün bunlara sahipken neden birbirlerine karşı bu kadar acımasız oldular?”

Bu, geleceğe ilişkin kesin bir bilgi veya bir felaket kehaneti değil.

Ama üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir ihtimal.

Çünkü geçmiş toplumlara ilişkin uyarıları okurken şu hataya düşmemeliyiz:

“Onlar kötü insanlardı, biz öyle değiliz.”

Peki bizim aramızda haksızlık yok mu?

Yalan yok mu?

İftira yok mu?

Miras anlaşmazlıkları yok mu?

Aile içinde adaletsizlik yok mu?

İş hayatında fırsatçılık yok mu?

Kibir, kıskançlık, gösteriş ve israf yok mu?

O hâlde geçmiş toplumların yaşadıklarını yalnızca bir tarih bilgisi olarak okumak yeterli değil.

O ayetleri kendi hayatımızın aynasına çevirmemiz gerekiyor.

En‘âm 6’da anlatılan helâki, bugün belirli bir toplumun ne zaman ve nasıl cezalandırılacağını bildiren bir takvim gibi yorumlayamayız.

Ama bu ayetten şu uyarıyı çıkarabiliriz:

Bir toplumun zenginleşmesi, o toplumun ahlaken doğru yolda olduğunun tek başına kanıtı değildir.

İmkânlar arttıkça sorumluluğumuz da artıyor.

14. Bir Toplum Kendi Kendisine Nasıl Zulmeder?

Bugün insanların sık sık şikâyet ettiği şeylerden biri hayat pahalılığı.

Ev fiyatlarından şikâyet ediyoruz.

Araba fiyatlarından şikâyet ediyoruz.

Kiralardan şikâyet ediyoruz.

Temel ihtiyaçların pahalılaşmasından şikâyet ediyoruz.

Bunların elbette çok sayıda ekonomik ve yapısal sebebi var.

Ancak bir de işin ahlaki boyutu bulunuyor.

Bir insan, karşısındakinin zor durumda olduğunu bildiği hâlde bu durumu fırsata dönüştürmeye çalışıyorsa burada vicdanı ilgilendiren bir sorun vardır.

Ev sahibi kiracının çaresizliğini düşünmüyorsa…

Satıcı müşterinin ihtiyacını istismar ediyorsa…

İşveren çalışanının hakkını vermiyorsa…

Çalışan da üzerine aldığı sorumluluğu dürüstçe yerine getirmiyorsa…

Ortada yalnızca bir ekonomik problem bulunmuyor.

Aynı zamanda bir ahlak problemi bulunuyor.

Peki biz bütün bunları yaparken ne diyoruz?

“Herkes yapıyor.”

“Piyasa böyle.”

“Ben yapmasam başkası yapacak.”

İşte tehlikeli gerekçeler bunlar.

Çünkü yanlışın yaygınlaşması onu doğru hâle getirmiyor.

Bir toplumda herkes yalnızca kendi çıkarını düşünmeye başlarsa güven zedelenir.

Güven zedelendiğinde ilişkiler zarar görür.

İlişkiler zarar gördüğünde insanlar birbirine karşı daha kuşkucu, daha savunmacı ve daha acımasız olabilir.

Sonra hep birlikte bu ortamdan şikâyet ederiz.

Ama ortamı oluşturan tercihlerimizin sorumluluğunu almak istemeyiz.

Burada yine Hz. Âdem’in duasını hatırlamak gerekiyor:

Biz kendimize zulmettik.

Bazen toplumun düzelmesi için yalnızca başkalarının değişmesini bekliyoruz.

Oysa değişim, bizim kendi davranışlarımızı düzeltmemizle de başlamalı.

15. Gözümüzle Görsek Bile İnanmayabilir miyiz?

En‘âm Sûresi 7. ayette çok dikkat çekici bir örnek bulunuyor.

İnkâr eden insanlara dokunabilecekleri, kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirilse bile onun büyü olduğunu söyleyebilecekleri bildiriliyor.

Düşünelim.

İnsan bazen şöyle söylüyor:

“Ben gözümle görmeden inanmam.”

Peki gerçekten mesele yalnızca görmek mi?

Ya insan görmek istemiyorsa?

Ya gördüğü şey çıkarlarına aykırıysa?

Ya kabul ettiği zaman hayatını değiştirmek zorunda kalacaksa?

Bir insanın önüne deliller koyabilirsiniz.

Ona yaşadığı olayları hatırlatabilirsiniz.

Yanlışlarını gösterebilirsiniz.

Ama insan bunları kabul etmeye hazır değilse her delile yeni bir itiraz getirebilir.

Elbette delil isteyen herkesin kötü niyetli olduğunu söyleyemeyiz. Samimi bir insanın soru sorması ve ikna olmak istemesi son derece doğaldır.

Burada anlatılan, delilin yetersizliğinden değil, hakikati kabul etmeme iradesinden kaynaklanan inkâr tutumudur.

Bu durum bize önemli bir farkı hatırlatıyor:

Bilgiye ulaşmak başka, o bilginin gereğini yerine getirmek başkadır.

Bazen doğruyu çok iyi biliyoruz.

Ama doğru olanı seçmiyoruz.

İşte insanın asıl imtihanı burada başlıyor.

16. Fitne Nasıl Yayılır? Bir Virüs Benzetmesi

Canlı yayında üzerinde durduğumuz örneklerden biri de virüslerdi.

Virüsler kendi başlarına çoğalamaz; çoğalabilmek için uygun bir konak hücrenin mekanizmasını kullanırlar.

Bunu sosyal hayatta fitnenin ve dedikodunun yayılmasına benzetebiliriz.

Bir düşünelim.

Bir insan bir başkası hakkında bir şey söylüyor.

Belki doğru olmayan bir bilgi.

Belki eksik anlatılmış bir olay.

Belki de tamamen bir iftira.

Sonra bu bilgi başka bir insana ulaşıyor.

O insan duyduklarını biraz değiştirerek başkasına anlatıyor.

Bir sonraki insan olaya kendi yorumunu ekliyor.

Sonra bir başkası…

Bir süre sonra başlangıçtaki olayla anlatılan hikâye arasında neredeyse hiçbir benzerlik kalmıyor.

Ama artık o insanın adı çıkmış oluyor.

Belki hata yapmış ve hatasından dönmüş bir insanın geçmişi, sürekli başkalarının dilinde dolaşıyor.

Belki hiç yapmadığı bir şeyle suçlanıyor.

Bir söylenti, insanların onu tekrar tekrar yayması sayesinde büyüyor.

Tıpkı virüs benzetmesindeki gibi burada da yayılmayı sağlayan bir aktarım zinciri var.

Ancak çok önemli bir farkımız bulunuyor.

Biz bilinçli varlıklarız.

Duyduğumuz her sözü başkasına aktarmak zorunda değiliz.

Bir iftirayı yaymayı reddedebiliriz.

Bir dedikoduyu durdurabiliriz.

Bir insanın hatasını sürekli gündeme getirerek onu küçük düşürmek yerine, hatasını düzeltmesi için imkân tanıyabiliriz.

Fitnenin yayılması için insanların onu taşıması gerekir. Biz o zincirin bir halkası olmak zorunda değiliz.

Kur’an’ın öğrettiği sorumluluk bilinci tam da burada önem kazanıyor.

17. Çocuğumuzun Diplomasını mı, Gerçekten Öğrenmesini mi İstiyoruz?

Hayatın yalnızca sonuçtan ibaret olmadığını anlatmak için çok basit bir örnek düşünelim.

Diyelim ki çok zenginiz.

İstediğimiz okulu kurabiliyoruz.

Çocuğumuzun istediği diplomayı almasını sağlayabiliyoruz.

Peki çocuğumuzun hiç okula gitmeden, hiç çalışmadan, hiçbir şey öğrenmeden diploma almasını ister miyiz?

Elbette istemeyiz.

Neden?

Çünkü bizim asıl aradığımız şey diploma değil.

Bilgi.

Beceri.

Emek.

Öğrenme.

Bir çocuğun matematik dersinden yüz alması güzel.

Ama matematikten yüz aldığı hâlde temel hesapları yapamıyorsa burada bir sorun var.

Türkçe dersinden yüksek not alması güzel.

Ama okuduğunu anlayamıyorsa neyi başarmış oluyoruz?

Demek ki sonuç kadar süreç de önemli.

Aynı şey bizim hayatımız için de geçerli.

Çalışmadan elde ettiğimiz her sonucun bize aynı ölçüde olgunluk kazandıracağını düşünemeyiz.

Bazen bir işi öğrenmek için yıllar harcamak gerekiyor.

Bazen bir hatanın bedelini ödemek gerekiyor.

Bazen sabretmek gerekiyor.

Bazen defalarca denemek gerekiyor.

İnsan yalnızca elde ettikleriyle değil, elde ederken yaşadığı süreçle de şekilleniyor.

Hayatın bize kazandırdığı en değerli şey bazen ulaştığımız sonuç değil, o sonuca giderken öğrendiklerimizdir.

18. Melek Görmek İstemek ve Hakikati Şartlara Bağlamak

En‘âm Sûresi 8. ayette inkâr edenlerin peygambere bir melek indirilmesini istedikleri anlatılıyor.

Burada da insanın hakikat karşısındaki tutumuna dair önemli bir mesele var.

İnsan bazen inanmak için sürekli olağanüstü bir olay bekliyor.

Bir mucize görmek istiyor.

Kendisine özel bir işaret verilmesini istiyor.

Sanki bütün bu yaratılış, hayat ve varlık düzeni üzerinde düşünmek yeterli değilmiş gibi yeni bir şart ileri sürüyor.

“Ona bir melek indirilse ya!”

Ayet, bu talebin sanıldığı kadar basit olmadığını ve böyle bir durumda inkârcılara mühlet verilmeyeceğini bildiriyor.

Buradan şunu düşünmeliyiz:

Gerçeği anlamak için elimizdeki delillerle samimi biçimde ilgileniyor muyuz?

Yoksa her defasında inanmak için yeni şartlar mı ileri sürüyoruz?

Bugün internette meleklerle iletişim kurduğunu, melek çağırdığını, onlardan özel mesajlar aldığını iddia eden pek çok anlatımla karşılaşılabiliyor.

Bu tür iddiaları dinî hakikat kabul etmeden önce sorgulamak gerekiyor.

Kimin ne söylediği değil, söylediğinin hangi güvenilir delile dayandığı önemli.

Kur’an’ın bize öğrettiği en temel ilkelerden biri Allah’a kulluk etmek ve yardımı O’ndan dilemektir.

Fâtiha Sûresi’nde de kulluğun ve yardım talebinin Allah’a yöneltilmesi vurgulanır.

İnsanlardan hayatın olağan işlerinde yardım alabiliriz. Fakat ilahi gücün kaynağını insanlara, kutsallaştırdığımız şahıslara veya gizemli aracılara bağımsız biçimde atfedemeyiz.

Allah’a dua etmek için özel bir kişinin gizli gücüne, sözde bir melek çağırma yöntemine ya da olağanüstü bir gösteriye ihtiyacımız yok.

Bize düşen Allah’a yönelmek, O’nun bildirdiklerini anlamaya çalışmak ve öğrendiklerimizi hayatımıza taşımaktır.

19. Biz Neden Hep Başkalarının Değişmesini Bekliyoruz?

En‘âm Sûresi’nin bu ayetleri üzerinde düşünürken dönüp dolaşıp aynı meseleye geliyoruz.

İnsanın kendi nefsini sorgulaması.

Hep başkalarının yanlışlarını görüyoruz.

Eşimizin yanlışlarını görüyoruz.

Çocuklarımızın yanlışlarını görüyoruz.

Kardeşlerimizin yanlışlarını görüyoruz.

Yöneticilerin, çalışanların, komşuların, arkadaşların yanlışlarını görüyoruz.

Ama sıra kendimize geldiğinde çoğu zaman başka bir ölçü kullanıyoruz.

Kendimize mazeret buluyoruz.

Başkalarının davranışlarını sorgularken kendi niyetlerimizi haklı görüyoruz.

Oysa değişim için önce kendimize karşı dürüst olmalıyız.

Haksızlığa uğradığımızda hakkımızı arayacağız.

Birisi bize zulmettiğinde buna karşı çıkacağız.

Ama bunları yaparken kendi yanlışlarımızı da gizlemeye çalışmayacağız.

Çünkü insanın gelişmesi, kendisini sürekli haklı çıkarmasından değil, gerektiğinde hatasını kabul edebilmesinden geçiyor.

Belki de her gün kendimize şu soruları sormalıyız:

  • Bugün hangi davranışımla bir insanın hayatını kolaylaştırdım?
  • Bugün kimin hakkını korudum?
  • Bugün hangi yanlışımı fark ettim?
  • Bugün nefsimin hangi isteğine karşı koydum?
  • Bugün sahip olduğum nimetler için gerçekten şükrettim mi?
  • Bugün Allah’ın gösterdiği hakikate yaklaşmak için ne yaptım?

Bu soruların cevapları her zaman hoşumuza gitmeyebilir.

Ama kendimizi tanımanın yolu da biraz buradan geçiyor.

SONUÇ: HAKİKATTEN KAÇMAK YERİNE HAKİKATLE YAŞAMAK

Biz çamurdan yaratıldık.

Bir başlangıcımız var.

Bir ecelimiz var.

Sınırlı bir ömrümüz var.

Ama bu kısa ömür içinde ne kadar çok şeye sahip olmak istiyoruz!

Daha fazla para…

Daha büyük ev…

Daha iyi araba…

Daha fazla itibar…

Daha fazla güç…

Peki bütün bunları elde ederken nasıl insanlar olduğumuza yeterince dikkat ediyor muyuz?

İnsanların hakkını gözetiyor muyuz?

Kazancımızda dürüst müyüz?

Ailemize karşı adaletli miyiz?

Nefsimize karşı uyanık mıyız?

Yanlış yaptığımızda bunu kabul edebiliyor muyuz?

Ve en önemlisi…

Allah’ın bize gösterdiği hakikatle karşılaştığımızda yüzümüzü mü çeviriyoruz, yoksa hayatımızı mı değiştiriyoruz?

En‘âm Sûresi 2–8. ayetleri bize yaratılışımızı, sınırlılığımızı, Allah’ın her şeyi bilmesini, ayetlerden yüz çevirmenin tehlikesini, hakikati inkâr etmenin sonuçlarını ve geçmiş toplumların yaşadıklarından ibret almayı hatırlatıyor.

Bu ayetleri yalnızca okuyup geçmek istemiyoruz.

Onların ışığında kendimize bakmak istiyoruz.

Çünkü Kur’an okumak, yalnızca ayetlerin anlamlarını öğrenmek değildir.

O ayetlerin hayatımızla ilişkisini kurmak ve gereğini yerine getirmeye çalışmaktır.

Altı yıldır her sabah yaptığımız Kur’an derslerinde ulaşmaya çalıştığımız şey de bu.

Daha fazla bilgi sahibi olurken daha merhametli, daha adaletli, daha dürüst ve daha sorumluluk sahibi insanlar olmak.

Bazen bir ayet bizi teselli edecek.

Bazen umut verecek.

Bazen de hiç duymak istemediğimiz bir gerçekle yüzleştirecek.

İşte o an yüzümüzü çevirmemeliyiz.

Çünkü insanı değiştirebilen şeylerden biri, kaçtığı gerçekle cesaretle yüzleşmesidir.

Hz. Âdem’in duasını hatırlayalım.

“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik.”

Bu cümleyi söyleyebilmek bir yenilgi değil, dönüşün başlangıcı olabilir.

Allah bize hakikati görmeyi, gördüğümüzü kabul etmeyi ve kabul ettiğimiz doğrularla yaşamayı nasip etsin.

Bizi nefsimizin mazeretlerine sığınanlardan değil, hatasını fark edip düzeltenlerden eylesin.

Sahip olduklarımızla kibirlenmekten, nimetler karşısında nankörleşmekten ve başkalarının hakkını gözetmemekten korusun.

Çünkü mesele yalnızca bu dünyada ne kadar kazandığımız değil, bu dünyadan nasıl bir insan olarak ayrıldığımızdır.

Vesile İlim Grubu – En‘âm Sûresi 2–8. Ayetler Canlı Kur’an Dersi

Bu yazı, canlı dersin konuşma dökümünden düzenlenmiştir. Güncel hayat örnekleri ve değerlendirmeler, ayetlerden hareketle yapılan ders yorumlarıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir