En’âm Suresi 1–4. Ayetler Işığında İnsan, Nur, Ecel, Şirk ve Hayatın Gerçek Kazancı
İnsan Neden Aydınlığı Bırakıp Karanlığı Seçer?
En’âm Suresi 1–4. Ayetler Işığında İnsan, Nur, Ecel, Şirk ve Hayatın Gerçek Kazancı
Bir odanın ışığını kapattığımızda ne olur?
Odaya dışarıdan karanlık mı girer? Hayır. Işık ortadan kalkar ve biz o duruma karanlık deriz.
Peki, insanın kalbinde de benzer bir şey olabilir mi?
Bir insan neden merhametli olmak yerine zalim olmayı, dürüst olmak yerine yalan söylemeyi, hakkı savunmak yerine menfaatini korumayı seçer?
Neden bazılarımızın hayatında para, makam, patron, devlet veya bir insan, farkında bile olmadan Allah’ın önüne geçmeye başlar?
Ve belki de hepsinden önemli bir soru:
Allah’ın yarattığı bu dünyada yaşarken, nasıl oluyor da Allah’ı hayatımızın dışında bırakabiliyoruz?
En’âm Suresi’nin ilk dört ayeti üzerinde düşündüğümüzde, bütün bu soruların birbirine bağlandığını görüyoruz.
Bu ayetler yalnızca evrenin yaratılışından söz etmiyor. İnsanın iç dünyasına, seçimlerine, korkularına, bağımlılıklarına ve ölüm karşısındaki durumuna da dikkat çekiyor.
1. Bütün Övgüler Allah’a Aittir: Peki Hamd Nedir?
En’âm Suresi’nin ilk ayeti şöyle başlıyor:
“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Böyle iken inkar edenler başka şeyleri Rablerine denk tutuyorlar.”
En’âm 6:1
Burada ilk dikkatimizi çeken kelime hamd.
Biz bir insanı ne zaman överiz?
Güzel bir iş yaptığında, başarılı bir ürün geliştirdiğinde, büyük bir emek verdiğinde veya insanlara faydalı bir eser ortaya koyduğunda.
Bir mimar muhteşem bir bina tasarladığında mimarı överiz. Bir mühendis önemli bir buluş yaptığında onu tebrik ederiz. Bir öğrenci yıllarca çalışıp başarıya ulaştığında emeğini takdir ederiz.
Peki, bütün evreni düşündüğümüzde ne görüyoruz?
Gökyüzünü, yıldızları, güneşi, denizleri, ormanları, hayvanları, bitkileri ve insanı…
Üstelik bunlar yalnızca gözümüzün gördükleri.
Bir de göremediklerimiz var.
Örneğin bağırsaklarımızdaki mikroorganizmalar bile bedenimizin işleyişinde önemli görevler üstleniyor. Biz onların çoğunu gözümüzle görmüyoruz ama hayatımızın devamında rolleri bulunuyor.
Şimdi düşünelim.
Küçücük bir canlıdan devasa galaksilere kadar bu yaratılışın ardındaki düzeni, ölçüyü ve hikmeti gördüğümüzde övgüyü kime yönelteceğiz?
İşte ayet, yaratılışa bakarken insanın zihnindeki bu ilişkiyi kuruyor.
Eseri takdir ederken eserin asıl yaratıcısını unutmamak.
Hamd, yalnızca dilimizle söylediğimiz bir teşekkür değildir. Allah’ın yarattıklarını fark etmek, O’nun kudretini kabul etmek ve bu farkındalığın hayatımıza yansımasıdır.
Fakat ayetin devamında şaşırtıcı bir ifade bulunuyor.
Bütün bunları yaratan Allah olduğu hâlde insanlar başka şeyleri O’na denk tutuyor.
İşte insanın en büyük çelişkilerinden biri burada başlıyor.
2. Zulümât ve Nur: Karanlığın Bir Kaynağı Var mı?
İlk ayette iki önemli kelime geçiyor:
Zulümât: Karanlıklar.
Nur: Işık, aydınlık.
Burada dikkat çekici bir ayrıntı var. Karanlıklar çoğul, nur ise tekil ifade ediliyor.
Bu karşıtlık üzerinde düşündüğümüzde çok önemli bir anlam kapısı açılıyor.
Karanlık nedir?
Fiziksel anlamda karanlık, ışığın bulunmadığı veya yeterince ulaşmadığı durumdur.
Bir odayı aydınlatmak için bir ışık kaynağına ihtiyaç duyarız. Ancak odayı karartmak için yeni bir karanlık kaynağı üretmeyiz. Işığı ortadan kaldırmamız yeterlidir.
Şimdi bunu insanın hayatına taşıyalım.
Doğruluğun olmadığı yerde yalan yaygınlaşır.
Adaletin kaybolduğu yerde zulüm ortaya çıkar.
Merhametin terk edildiği yerde acımasızlık büyür.
Hak bilginin olmadığı yerde yanlış inançlar kolayca yerleşir.
Elbette kötülük ve zulüm gerçek sonuçlar doğurur; insanların gördüğü zararları yok sayamayız. Ancak ışık ve karanlık benzetmesi bize başka bir şey düşündürür:
Karanlıkla mücadele etmenin en etkili yollarından biri ışığı çoğaltmaktır.
Bir toplumda dürüstlüğü yaygınlaştırırsak yalanın hareket alanı daralır. Adaleti güçlendirirsek zulmün alanı küçülür. İnsanları doğru bilgiyle buluşturursak cehaletin etkisi azalır.
İşte nur ve karanlık arasındaki ilişkiyi yalnızca fiziksel bir olay olarak değil, ahlaki ve manevi bir benzetme olarak da okuyabiliriz.
Kur’an’ın başka ayetlerinde de nurun hidayetle, karanlıkların ise insanın hakikatten uzaklaşmasıyla ilişkilendirildiğini görüyoruz.
En’âm Suresi’nin 122. ayetinde de insanlara yolunu aydınlatacak bir nur verilmesinden söz edilir.
Demek ki insanın asıl meselesi yalnızca gözünün görmesi değildir.
İnsanın aklının, vicdanının ve kalbinin de aydınlanması gerekir.
3. İnsan Kendi Nurunu Söndürebilir mi?
Bir insan düşünelim.
Kimseye haksızlık yapmıyor. Emanete ihanet etmiyor. Yalan söylemiyor. İnsanların dertleriyle ilgileniyor.
Bir başka insan düşünelim.
Sürekli menfaat peşinde koşuyor. İnsanları kullanıyor. Kıskançlık, kibir ve öfkeyle hareket ediyor. Kendi çıkarı için başkalarının hakkını çiğneyebiliyor.
Bu iki insan aynı dünyada yaşıyor.
Aynı güneşin altında bulunuyor. Aynı havayı soluyor.
Ama hayata bakışları birbirinden ne kadar farklı!
Bazen bir insanın yanında huzur buluruz. Bazen de başka bir insanın yanında sürekli tedirgin oluruz.
Bunu insanların yüz rengine veya fiziksel görünüşüne bakarak belirleyemeyiz. İnsanın gerçek ahlaki durumunu dış görünüşünden kesin olarak bilmemiz mümkün değildir.
Fakat davranışlarını, merhametini, dürüstlüğünü ve başkalarına yaklaşımını zamanla tanıyabiliriz.
İşte bizim nur dediğimiz manevi aydınlığın hayattaki izlerini burada aramak gerekir.
Bir insanın sahip olduğu iyilik imkânlarını kendi elleriyle zayıflatması mümkün değil midir?
Her yalanla biraz daha güven kaybetmek…
Her haksızlıkla vicdanı biraz daha susturmak…
Her kibirli davranışla hakikate karşı biraz daha kapanmak…
İnsan bazen kendi karanlığını kendi tercihleriyle derinleştirir.
Ama bu aynı zamanda umut verici bir gerçeği de gösterir.
İnsan yanlış tercihleriyle karanlığa yaklaşabiliyorsa, doğru tercihleriyle yeniden aydınlığa da yönelebilir.
İşte tövbe, kendini düzeltme ve salih amel bu yüzden çok değerlidir.
4. Allah Kötülüğe Neden İzin Veriyor?
Burada önemli bir soru ortaya çıkıyor.
Madem Allah her şeyin yaratıcısı, neden dünyada zulüm var?
Neden kötülüğe izin veriliyor?
En’âm Suresi’nin ilk ayeti, göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’ın karanlıkları ve nuru da var ettiğini bildiriyor.
Ancak buradan Allah’ın zulmü onayladığı sonucunu çıkaramayız.
Bir davranışın gerçekleşmesine imkân verilmesiyle o davranışın doğru bulunması birbirinden farklıdır.
İnsan dünyada tercihleriyle sınanıyor.
Dürüstlüğü de seçebiliyor, yalanı da.
Merhameti de seçebiliyor, acımasızlığı da.
Adaleti de seçebiliyor, zulmü de.
Eğer insanın hiçbir seçim imkânı bulunmasaydı sorumluluğundan nasıl söz edecektik?
Bu nedenle insanın özgürlüğüyle sorumluluğunu birlikte düşünmemiz gerekiyor.
Allah’ın bilgisi ve iradesi dışında bağımsız bir güç bulunmaması, insanın kendi tercihinden dolayı sorumlu olmadığı anlamına gelmez.
İnsana seçim imkânı verilmesi, seçimin sonuçlarından muaf tutulması demek değildir.
Bir insan kötülük yaptığında, bunu Allah’ın yaratmasına sığınarak mazur gösteremez.
Çünkü yaptığı zulmün hesabını verecek olan kendisidir.
5. Dünyanın En Büyük Yanılgısı: Hiç Ölmeyecekmiş Gibi Yaşamak
İkinci ayete geldiğimizde konu bir anda insana ve zamana yöneliyor.
“O öyle bir Rab’dır ki, sizi çamurdan yaratmış, sonra (her birinize) bir ecel tayin etmiştir. (Kıyametin kopması için) belirlenmiş bir ecel de onun katındadır. Siz ise hâlâ şüphe ediyorsunuz.”
En’âm 6:2
Birinci ayette göklerden, yerden, karanlıktan ve aydınlıktan söz ediliyordu.
İkinci ayette ise Allah doğrudan bizim varlığımıza dikkat çekiyor.
Sizi yarattım.
Size bir süre verdim.
Bu sürenin bir sonu var.
Şimdi kendimize şu soruyu soralım:
Biz yaratılmadan önce neredeydik?
Konuşabiliyor muyduk?
Düşünebiliyor muyduk?
Karar verebiliyor muyduk?
Hayır.
Henüz dünyaya gelmemiştik.
Sonra var edildik.
Bize akıl, beden, duyular, zaman ve sayısız imkân verildi.
Fakat bütün bunların bir sınırı bulunuyor.
Ömrümüz sonsuz değil.
Çevremize baktığımızda bunu açıkça görüyoruz.
Kimi genç yaşta ölüyor, kimi uzun yıllar yaşıyor. Kimi hastalanıyor, kimi beklenmedik bir olayla hayata veda ediyor.
Herkesin dünyadaki süresi sınırlı.
Buna rağmen insan çoğu zaman sanki hiç ölmeyecekmiş gibi plan yapıyor.
Yıllar sonrasının hesaplarını çıkarıyoruz. Daha büyük evler, daha yüksek gelirler, daha fazla birikim için uğraşıyoruz.
Elbette çalışmak, üretmek ve geleceğimizi planlamak yanlış değil.
Yanlış olan, bütün bunları yaparken hayatın asıl gerçeğini unutmak.
Bir an düşünelim.
Yarın öleceğimizi kesin olarak bilseydik, bugün nasıl yaşardık?
Belki yıllardır konuşmadığımız birini arardık.
Belki kırdığımız bir insandan özür dilerdik.
Belki haksızlıkla elde ettiğimiz bir şeyi sahibine geri verirdik.
Belki aylardır ertelediğimiz iyiliği hemen yapardık.
Peki, bütün bunları yapmak için neden yarın öleceğimizi bilmemiz gerekiyor?
Bugün de ölümlü olduğumuzu bilmiyor muyuz?
İşte ayetin sonunda gelen soru bu yüzden çok sarsıcı:
“Siz ise hâlâ şüphe ediyorsunuz.”
Gözümüzün önünde gerçekleşen ölüm gerçeğine rağmen, hayatımızı neden bu gerçeğin ışığında yeniden düzenlemiyoruz?
6. Allah Bizim Neyi Kazandığımızı Biliyor: Peki Biz Ne Kazanıyoruz?
Üçüncü ayette şu ifadeler yer alıyor:
“Halbuki O, göklerde de Allah’tır, yerde de. Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. Sizin daha ne kazanacağınızı da bilir.”
En’âm 6:3
Burada beni özellikle düşündüren ifade şudur:
“Ne kazanacağınızı da bilir.”
Biz kazanç deyince hemen parayı düşünüyoruz.
Bugün ne kadar kazandık?
Bu ay ne kadar maaş aldık?
Şirketimiz ne kadar büyüdü?
Bankada ne kadar birikimimiz var?
Ama acaba insanın gerçek kazancı yalnızca bunlar mı?
Bir fabrikada çalışan insan düşünelim.
Sabah işe gidiyor, akşam evine dönüyor.
Günün sonunda elbette bir ücret kazanıyor.
Fakat aynı insan bir ürünü dikkatle üretmişse, bir ihtiyacı gidermişse, emeğini dürüstçe ortaya koymuşsa başka şeyler de kazanmış olabilir.
Bir doktor düşünelim.
Bir hastanın iyileşmesine yardımcı oluyor.
Bir öğretmen düşünelim.
Yıllarca emek vererek bir öğrencinin hayatını değiştiriyor.
Bir anne veya baba düşünelim.
Kendi ihtiyaçlarından fedakârlık ederek çocuğuna destek oluyor.
Bir iş insanı düşünelim.
Çalışanının hakkını zamanında ödüyor, müşterisini aldatmıyor, kaliteli bir ürün üretiyor.
Bütün bunlar yalnızca maddi sonuçlardan mı ibaret?
Hayır.
Bunların içinde emek, dürüstlük, sorumluluk ve iyilik bulunuyor.
Bir de bunun tersini düşünelim.
Bir insan milyonlarca lira kazanmış olabilir.
Ama aynı insan çalışanlarının hakkını yemişse, insanları aldatmışsa, insanlara zarar vermişse gerçekte nasıl bir kazanç elde etmiştir?
Belki banka hesabı büyümüştür.
Fakat ahlaki hesabı aynı ölçüde büyümemiştir.
İnsan bazen para kazanırken hayatının en değerli şeylerini kaybedebilir.
Güvenini, huzurunu, ailesini, dostluklarını ve vicdanını…
Bu nedenle kendimize yalnızca ne kadar kazandığımızı değil, nasıl kazandığımızı ve bu kazançla ne yaptığımızı da sormalıyız.
En’âm 3. ayetteki kazanç ifadesini düşündüğümüzde, insanın bütün yapıp ettiklerinin Allah’ın bilgisi içinde olduğunu hatırlıyoruz.
7. İbadet Ediyoruz Ama Hayatımız Değişiyor mu?
Burada çok önemli bir meseleye geliyoruz.
Biz namaz kılıyoruz.
Oruç tutuyoruz.
Dua ediyoruz.
Kur’an okuyoruz.
Peki, bütün bunlar hayatımızda nasıl bir değişim meydana getiriyor?
Daha dürüst insanlar oluyor muyuz?
Daha merhametli davranıyor muyuz?
Kul hakkından daha fazla sakınıyor muyuz?
İnsanların dertleriyle ilgileniyor muyuz?
Yoksa ibadetlerimizi yerine getirip ardından eski davranışlarımıza geri mi dönüyoruz?
Bir gün birisiyle namaz üzerine konuşuyordum.
Bana sünnet namazlarla ilgili sorular sordu. Konuşma ilerledikçe konu, kimin ibadetinin kabul edilip edilmeyeceği noktasına geldi.
Oysa burada çok tehlikeli bir düşünce biçimi ortaya çıkabiliyor.
İnsan, kendi ibadet anlayışını başkalarının ahiretini kesin olarak belirleyen bir ölçü hâline getirebiliyor.
Peki, buna kimin yetkisi var?
Bir insanın ibadetinin kabul edilip edilmediğini nihai olarak biz mi biliyoruz?
Birinin cehenneme, diğerinin cennete gideceğini kesin olarak biz mi belirliyoruz?
Bakara Suresi’nin 80. ayetinde bazı insanların cehennemde yalnızca sayılı günler kalacaklarını iddia etmeleri eleştirilir ve kendilerine Allah’tan bu konuda söz alıp almadıkları sorulur.
Bu, bizim için de büyük bir uyarıdır.
Dinî güvenceyi kendi kendimize üretmemeliyiz.
Namazı küçümsememeliyiz. Fakat namazı, başkalarına zulmetmenin sonuçlarını önemsizleştiren bir güvence gibi de görmemeliyiz.
İbadet ile ahlakı birbirinden ayırdığımızda ciddi bir sorun ortaya çıkar.
Namazımız bizi dürüstlüğe, merhamete, adalete ve sorumluluğa yaklaştırmalıdır.
Çünkü insanın Allah’a yönelişi, insanlara karşı davranışlarında da karşılık bulmalıdır.
Bir insanın alnı secdeye değiyorsa, başkasının hakkını çiğnerken de vicdanı harekete geçmelidir.
8. Günümüzün En Büyük Şirk Tehlikesi: Allah’ı Hayatın Dışına Çıkarmak
En’âm Suresi’nin ilk ayetinde Allah, insanların başka şeyleri Rablerine denk tutmasından söz ediyordu.
Peki, günümüz insanı bunu nasıl yapabilir?
Biz şirk denildiğinde çoğunlukla putların önünde eğilen eski toplumları düşünüyoruz.
Ancak bugün de insanın Allah’a ait gördüğü yetkiyi, güveni veya mutlak bağlılığı başka varlıklara yöneltme tehlikesi bulunuyor.
Bu süreç bazen fark edilmeden gelişiyor.
Önce insan hayatının belirli bir alanını Allah’la ilişkisiz düşünmeye başlıyor.
Sonra o alanı yöneten sebebe gereğinden fazla anlam yüklüyor.
En sonunda da o sebebi hayatının vazgeçilmez, sorgulanamaz gücü hâline getiriyor.
Patronumuz rızkımızın sahibi mi?
Bir insan çalışıyor.
Maaşını patronu ödüyor.
Sonra şöyle düşünmeye başlıyor:
“Patronum olmasa ben aç kalırım.”
Elbette patronun maaş ödemesi gerçek bir sebeptir. Emeğin karşılığı da hukuken ve ahlaken korunması gereken bir haktır.
Fakat bir mümin açısından patron, rızkın mutlak sahibi değildir.
O bir vesiledir.
Biz çalışırız, üretiriz, gayret ederiz, sebeplere başvururuz.
Ama sebepleri Allah’ın yerine koymayız.
Burada mesele çalışmak veya patronumuza teşekkür etmek değildir.
Mesele, vesileyle asıl kaynağı birbirine karıştırmaktır.
Devleti veya siyasi lideri vazgeçilmez görmek
Benzer bir durum devletle veya siyasi liderlerle ilişkimizde de ortaya çıkabilir.
Bir insan bir yönetimin hizmetlerini beğenebilir, destekleyebilir ve takdir edebilir.
Bunda başlı başına yanlış bir şey yoktur.
Ancak bir liderin hiçbir yanlış yapamayacağına inanmak, haksızlıklarını sorgulamamak ve onu ahlaki ölçülerin üzerinde görmek çok farklıdır.
Hiçbir insan hatasız değildir.
Hiçbir siyasi makam mutlak değildir.
Bir insana duyulan bağlılık, hakikati savunmamıza engel olmamalıdır.
Bizim ölçümüz kişi değil, hak ve adalet olmalıdır.
Cemaat, hoca veya lider bağımlılığı
Aynı tehlike dinî hayatımızda da yaşanabilir.
Bir insanın hayatı bir öğretmenin, hocanın veya topluluğun vesilesiyle değişebilir.
Kur’an’la tanışabilir.
Yanlış alışkanlıklarını bırakabilir.
Yeni bir hayat kurabilir.
Bütün bunlar elbette kıymetlidir.
Ama sonra şöyle demeye başlarsa:
“Bu insan olmasa ben kurtulamam.”
“Bu topluluk dışında hakikati bulamam.”
“Hocam ne söylerse doğrudur.”
İşte burada ciddi bir bağımlılık tehlikesi başlar.
Çünkü vesileyi mutlaklaştırmış oluruz.
İnsan vesile olabilir; fakat hidayetin ve hakikatin sahibi değildir.
Hiçbir hocaya, cemaate, kuruma veya lidere sorgusuz bağlılık göstermek zorunda değiliz.
Bize düşen, duyduğumuzu Kur’an’ın ilkeleriyle, akılla, bilgiyle ve vicdanla değerlendirmektir.
Allah’ı hayatımızın merkezine koyduğumuzda insanları ve kurumları da doğru yerlerine yerleştirebiliriz.
9. Hak ile Batıl Arasındaki Fark: Gerçek Kazancın İçinde Emek Vardır
Şimdi başka bir örnek düşünelim.
Bir insan bir dağın zirvesine araçla çıkıyor.
Fotoğrafını çekiyor ve geri dönüyor.
Başka bir insan ise aynı zirveye ulaşmak için aylarca hazırlanıyor.
Yürüyor, yoruluyor, zorlanıyor, bazen vazgeçmeyi düşünüyor ama gayretine devam ediyor.
İkisi de zirveye ulaşmış olabilir.
Fakat aynı tecrübeyi yaşamışlar mıdır?
Birincisinin birkaç fotoğrafı vardır.
İkincisinin anlatacağı yüzlerce hikâyesi…
Çektiği zorluklar, öğrendiği dersler, gösterdiği sabır ve ulaştığı sonuç birbirine bağlıdır.
İşte hayatın birçok alanında da buna benzer bir ilişki görüyoruz.
Bir insan emeğiyle bir ürün geliştiriyor.
Yıllarca çalışıyor.
Hatalar yapıyor.
Başarısız oluyor.
Yeniden deniyor.
Sonunda ortaya bir eser çıkarıyor.
O eserin içinde yalnızca maddi bir sonuç yoktur.
Aynı zamanda sabır, tecrübe, bilgi ve emek vardır.
Bir başka insan ise başkalarını aldatarak kolay kazanç elde ediyor.
Dışarıdan bakıldığında ikisinin de elinde para olabilir.
Ama bu iki kazancın ahlaki değeri aynı değildir.
Bir şeyin elimize geçmiş olması, onu gerçekten hak ettiğimiz anlamına gelmez.
Aynı durum sevgide, dostlukta ve aile ilişkilerinde de geçerlidir.
Gerçek bir ilişkinin içinde emek bulunur.
Fedakârlık vardır.
Sadakat vardır.
Zor günlerde birbirinin yanında olmak vardır.
Geçici bir hevesle kurulan ilişkiyle yıllarca emek verilerek ayakta tutulan bir aile aynı şey değildir.
Hayatın kalıcı değerleri çoğu zaman bedel ister.
Bu yüzden hak yolunu yalnızca kolaylık ve rahatlık üzerinden değerlendiremeyiz.
Bazen doğruyu söylemek yüzünden yalnız kalırız.
Bazen dürüst davrandığımız için kısa vadede maddi kayıp yaşarız.
Bazen bir haksızlığa karşı çıktığımızda çevremizdeki insanlar bizden uzaklaşır.
Ama doğru olan, her zaman kolay olan değildir.
10. İnsan Hakikati Neden Duymak İstemez?
Dördüncü ayet, önceki üç ayetin ardından insanın tavrını anlatıyor:
“Onlara Rablerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki ondan yüz çevirmesinler.”
En’âm 6:4
Ne kadar düşündürücü bir ifade!
Ayet geliyor.
Delil geliyor.
Hatırlatma geliyor.
Ama insan yüz çeviriyor.
Neden?
Çünkü bazen hakikat, insanın alışkanlıklarını değiştirmesini gerektiriyor.
Bir insan düşünelim.
Haksız kazanç elde ediyor.
Ona bunun yanlış olduğunu anlattığınızda kabul etmek istemiyor.
Çünkü kabul ederse davranışını değiştirmek zorunda kalacak.
Başka bir insan düşünelim.
Birine zulmediyor.
Ona yaptığının yanlış olduğunu söylediğinizde hemen savunmaya geçiyor.
Çünkü gerçeği kabul etmek, sorumluluk üstlenmesini gerektirecek.
Bir başkası para ve makam uğruna bütün hayatını tüketiyor.
Ona ölümden, hesap gününden ve kul hakkından söz ettiğinizde dinlemek istemiyor.
Çünkü bunları ciddiye alırsa hayatındaki öncelikleri yeniden belirlemek zorunda kalacak.
İşte bazen insanın problemi hakikati hiç duymamış olması değildir.
Problemi, duyduğu hakikatin hayatını değiştirmesine izin vermemesidir.
Bugün bilgiye ulaşmak çok kolay.
Telefonlarımızda sayısız haber, video, yorum ve açıklama bulunuyor.
Fakat bilgiye ulaşmakla doğru bilgiye ulaşmak aynı şey değil.
Özellikle sağlık, ekonomi, siyaset ve toplumsal olaylar hakkında çok güçlü iddialarla karşılaşabiliyoruz.
Bazıları korkularımızı, bazıları öfkemizi, bazıları da umutlarımızı kullanarak bizi etkileyebiliyor.
Bu nedenle bir iddiaya inanırken de onu başkalarına aktarırken de delil aramamız gerekiyor.
Hakikati savunmak, yalnızca başkalarının sözlerini sorgulamak değildir.
Kendi inandıklarımızı da gerektiğinde sorgulayabilmektir.
Çünkü insan yalnızca hoşuna gitmeyen bir gerçeğe değil, kendi düşüncesini yanlış çıkaran bir delile de yüz çevirebilir.
11. İnsanlar Dinlemiyorsa Biz Neden Anlatmaya Devam Edelim?
Bazen insanlara bir konuyu anlatırsınız.
Dinlemek istemezler.
Bazen konuşmayı değiştirirler.
Bazen bulunduğunuz ortamdan ayrılırlar.
Bazen de anlattıklarınızla alay ederler.
O zaman insan ister istemez şöyle düşünür:
“Ben neden uğraşıyorum?”
“Nasıl olsa dinlemiyorlar.”
“Anlatmanın ne faydası var?”
Fakat Kur’an’da bu meseleye ışık tutan çok önemli bir örnek bulunuyor.
A’râf Suresi’nin 164. ayetinde bazı insanlar, yanlış davranışlarını sürdüren bir topluluğa neden öğüt verilmeye devam edildiğini soruyor.
Öğüt verenlerin cevabı çok anlamlı:
“Rabbiniz katında bir mazeretimiz olsun diye; bir de sakınıp çekinirler ümidiyle.”
A’râf 7:164
Bu ifadede iki önemli sorumluluk görüyoruz.
Birincisi, bildiğimiz doğruyu uygun şekilde anlatmak.
İkincisi, anlattığımız insanın değişebileceğinden ümidimizi kesmemek.
Elbette hiçbir insanı zorlayarak iman ettiremeyiz.
Hiç kimsenin kalbine zorla hakikat yerleştiremeyiz.
Ama doğruyu anlatmaktan, iyi örnek olmaktan, merhametle yaklaşmaktan vazgeçmek zorunda da değiliz.
Belki bugün anlattığımız bir söz karşılık bulmayacak.
Belki yıllar sonra hatırlanacak.
Belki bir insanın hayatının en zor gününde, daha önce duyduğu bir ayet ona yeniden düşünme imkânı verecek.
Bunu bilemeyiz.
Bizim sorumluluğumuz hakikati dürüstçe, bilgiyle, sabırla ve güzel bir üslupla aktarmaktır.
Sonucu ise Allah’a bırakırız.
12. Dört Ayetin Ortak Mesajı: İnsan Neden Kendini Aldatıyor?
Şimdi En’âm Suresi’nin ilk dört ayetini birlikte düşünelim.
Birinci ayet bize Allah’ın yaratıcı olduğunu, karanlıkları ve nuru var ettiğini hatırlatıyor. Buna rağmen insanın başka şeyleri O’na denk tutabildiğini söylüyor.
İkinci ayet bize kendi yaratılışımızı ve ömrümüzün sınırlı olduğunu hatırlatıyor.
Üçüncü ayet Allah’ın gizlimizi, açığımızı ve yapıp ettiklerimizi bildiğini bildiriyor.
Dördüncü ayet ise bütün bunlara rağmen bazı insanların hakikatten yüz çevirdiğini anlatıyor.
Burada çok güçlü bir düşünce akışı var.
İnsan yaratılıyor.
Kendisine bir ömür veriliyor.
Dünyada tercihler yapıyor.
Yaptıkları Allah tarafından biliniyor.
Ama insan yine de bütün bu gerçekleri unutup kendi kurduğu dünyada yaşamaya çalışabiliyor.
Kimi zaman parasına güveniyor.
Kimi zaman makamına.
Kimi zaman çevresine.
Kimi zaman bir lidere.
Kimi zaman da kendi bilgisine.
Oysa ölüm geldiğinde bütün bunların sınırını fark edecek.
Dünyadayken vazgeçilmez sandığı birçok şeyin aslında ne kadar geçici olduğunu görecek.
İşte bu nedenle insanın en büyük meselesi yalnızca neye sahip olduğu değildir.
Neye güvendiği, ne için yaşadığı ve hayatını hangi hakikat üzerine kurduğudur.
Sonuç: Işığı Aramak İçin Önce Karanlığı Fark Etmeliyiz
Bugün kendimize birkaç soru sormamız gerekiyor.
Biz gerçekten Allah’a mı güveniyoruz, yoksa Allah’a inandığımızı söyleyip bütün güvenimizi başka şeylere mi bağlıyoruz?
Hayatımızı dürüstlük, adalet ve merhamet üzerine mi kuruyoruz?
Yoksa çıkarımız söz konusu olduğunda doğrulardan kolayca vazgeçiyor muyuz?
İbadetlerimiz bizi daha iyi insanlar hâline getiriyor mu?
Ölümlü olduğumuzu bilmemize rağmen neden hiç ölmeyecekmiş gibi davranıyoruz?
Ve en önemlisi…
Bir gün Allah’ın huzuruna çıktığımızda, bu dünyadan ne kazanmış olarak ayrılmış olacağız?
Daha büyük bir ev mi?
Daha fazla para mı?
Daha yüksek bir makam mı?
Yoksa arkamızda bıraktığımız iyilikler, hakkını koruduğumuz insanlar, yetiştirdiğimiz çocuklar, ürettiğimiz faydalı işler ve kazandığımız güzel bir ahlak mı?
En’âm Suresi’nin ilk dört ayeti bizi tam da bu sorularla yüzleştiriyor.
Bize yaratılışın sahibini, hayatımızın geçiciliğini, yaptıklarımızın sorumluluğunu ve hakikat karşısındaki tavrımızı hatırlatıyor.
Karanlık ve nur üzerine düşünürken şunu da unutmamalıyız:
Karanlıkta kalmış bir insanın aydınlığa yönelme imkânı vardır.
Yanlış yapmış bir insan kendini düzeltebilir.
Haksızlık etmiş bir insan hatasını kabul edip hakkı sahibine verebilir.
Hayatını boşa harcadığını düşünen bir insan bugün yeni bir başlangıç yapabilir.
Çünkü bize verilen ömür yalnızca tüketilecek bir zaman değil, aynı zamanda değerlendirilecek bir imkândır.
Mesele, hayatımızda hiç karanlık bulunmaması değil; karanlığı fark ettiğimizde hangi tarafa yöneleceğimizdir.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Allah’ın yarattığı bu dünyada, O’nun verdiği hayatı yaşarken, biz neden kendi ellerimizle ışığımızı söndürelim?
En doğrusunu Allah bilir.
Bu yazı, Vesile İlim Grubu’nun En’âm Suresi 1–4. ayetler üzerine gerçekleştirilen canlı Kur’an dersinden düzenlenmiştir. Ayetler üzerine yapılan değerlendirmeler, dersin düşünce ve yorumlarını yansıtır.
Ayet kaynakları: En’âm 6:1–4, Bakara 2:80, A’râf 7:164. Türkçe ayet mealleri Diyanet İşleri Başkanlığı esas alınarak aktarılmıştır.
