Rûm Suresi 50–51 ile evham, anksiyete ve gelecek kaygısı ilişkisi

Bismillahirrahmanirrahim

Evet. Rûm Suresi 50–51’i evham, anksiyete ve gelecek kaygısı açısından okuduğumuzda çok güçlü bir bağ kuruluyor. Çünkü bu iki ayet aslında insanın iki temel psikolojik sorununa dokunuyor: geleceği kontrol etme isteği ve olumsuz bir ihtimali bütün hayatın gerçeği zannetme eğilimi.

Rûm 50 mealen şöyle söylüyor:

“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz bunu yapan ölüleri de diriltendir. O, her şeye güç yetirendir.”

  1. ayette ise:

“Andolsun, bir rüzgâr göndersek de onun ardından ekinleri sararmış görseler, bunun arkasından nankörlüğe yönelirler.”

Bu iki ayeti yan yana koyduğumuzda insan zihninin çok tanıdık bir hâlini görüyoruz.

Evham aslında ne yapıyor?

Evham çoğu zaman henüz gerçekleşmemiş bir şeyi zihnimizde gerçekleşmiş gibi yaşamaktır.

“Ya işler kötü giderse?”

“Ya param biterse?”

“Ya çocuğuma bir şey olursa?”

“Ya hastalanırsam?”

“Ya eşim beni terk ederse?”

“Ya şirket batar?”

“Ya yaşlanınca yalnız kalırsam?”

Dikkat edelim.

Bunların çoğunda olay henüz gerçekleşmedi.

Ama bedenimiz ve zihnimiz sanki gerçekleşmiş gibi tepki vermeye başlıyor.

Kalbimiz hızlanıyor.

Uykumuz kaçıyor.

Sürekli düşünüyoruz.

Aynı senaryoyu tekrar tekrar kafamızda çeviriyoruz.

Ve henüz gelmemiş yarının acısını bugün çekiyoruz.

İşte Rûm 50 burada ilk olarak bize:

“Bak.”

diyor.

Ama neye bak?

Rahmetin eserlerine.

Evham bize sürekli:

“Ya kötü bir şey olursa?”

diye soruyor.

Ayet ise başka bir soru sorduruyor:

“Daha önce kaç defa ‘bitti’ dediğin şey yeniden başladı?”

Kaç defa çıkış göremediğimiz bir mesele çözüldü?

Kaç defa:

“Bundan kurtulamam.”

dediğimiz bir şey geçti?

Kaç defa hiç beklemediğimiz bir kapı açıldı?

Kaç defa hastalandık ve iyileştik?

Kaç defa maddi sıkıntıya girdik ve bir şekilde devam ettik?

Kaç defa ilişkilerimiz bozuldu ama sonra düzeldi?

Yani ayet insana boş bir iyimserlik vermiyor.

Geçmişteki rahmetin izlerine bakarak gelecekte Allah’ın kudretini unutma diyor.


Anksiyete geleceği bugüne taşır

Gelecek kaygısındaki en büyük problemlerden biri şu olabilir:

Yarın gerçekleşebilecek bir ihtimali bugün kesin gerçekmiş gibi yaşamaya başlıyoruz.

Bir iş adamı düşünelim.

Henüz siparişleri tamamen bitmemiş.

Şirket batmamış.

Borçlarını ödeyebiliyor.

Ama satış biraz düşmüş.

Zihin hemen başlıyor:

“Böyle giderse…”

“Üç ay sonra…”

“Altı ay sonra…”

“Ya müşteri bulamazsam?”

“Ya işler tamamen biterse?”

Sonra zihninde şirket çoktan batmış.

Evi satılmış.

Borçlu kalmış.

Ailesi perişan olmuş.

Ama gerçek dünyaya döndüğümüzde bunların hiçbiri henüz gerçekleşmemiş.

İşte burada Rûm 51’deki sararan ekin görüntüsü çok önemli.

Bir ekin sarardı.

Ama insan zihni şöyle diyor:

“Her şey öldü.”

Halbuki ayet “sararmış” diyor.

Biz ise onu zihnimizde:

“Tamamen bitti.”

diye büyütebiliyoruz.

Bu, günümüzde psikolojide “felaketleştirme” diye tarif edilen düşünce biçimine benzer.

Küçük bir olumsuzluk görüyoruz.

Sonra onu hayatımızın tamamına yayıyoruz.


Bir yaprak sarardı diye bütün ağacı ölmüş zannediyoruz

Çocuğumuz sınavdan kötü not alıyor:

“Bu çocuk hayatta başarılı olamayacak.”

Bir müşteri kaybediyoruz:

“İşler bitiyor.”

Eşimizle büyük bir tartışma yaşıyoruz:

“Bu evlilik kesin bitecek.”

Doktor bir test istiyor:

“Kesin kötü bir hastalığım var.”

Bir ay gelirimiz düşüyor:

“Böyle giderse mahvolacağız.”

İşte zihin burada geleceği biliyormuş gibi davranıyor.

Oysa bilmiyoruz.

Bir yaprağın sarardığını biliyoruz. Bütün ağacın yarın ne olacağını bilmiyoruz.

Rûm 51 insanın bu psikolojisine çok güçlü bir ayna tutuyor.


Evhamın temelinde biraz da kontrol arzusu var

Biz geleceği bilmek istiyoruz.

Çünkü bilirsek kontrol edebileceğimizi düşünüyoruz.

İşimin beş yıl sonra nasıl olacağını bilmek istiyorum.

Çocuğumun geleceğini bilmek istiyorum.

Sağlığımın nasıl olacağını bilmek istiyorum.

Ekonominin ne olacağını bilmek istiyorum.

Evliliğimin nasıl devam edeceğini bilmek istiyorum.

Ama bilmiyoruz.

İnsan için en rahatsız edici şeylerden biri de bu belirsizlik.

Modern teknoloji bizi burada biraz daha zorlamış olabilir.

Çünkü çok şeyi kontrol etmeye alıştık.

Telefonu açıyoruz.

İstediğimiz kişiyi arıyoruz.

Navigasyonu açıyoruz.

Nereye gideceğimizi görüyoruz.

Hava durumuna bakıyoruz.

Bankadaki paramızı saniyesinde görüyoruz.

Kargomuzun nerede olduğunu bile takip ediyoruz.

Sonra hayatın kendisine de aynı şeyi uygulamak istiyoruz:

“Bana beş yıl sonrasını göster.”

Ama hayat böyle çalışmıyor.

Rûm 50–51 sanki bize şöyle söylüyor:

Sen sebepler üzerinde çalışırsın fakat hayatın tamamını kontrol edemezsin.

Toprağı sürersin.

Tohumu atarsın.

Sularsın.

Gübre verirsin.

Tedbirini alırsın.

Ama yağmuru sen yaratmazsın.

Ekinin içindeki hayatı sen yaratmazsın.

Rüzgârı tamamen kontrol edemezsin.

İşte burada anksiyete ile ayetlerin ilişkisi çok güçlü:

İnsan bazen kontrol edemediği şeyi zihninde sürekli kontrol etmeye çalıştığı için yoruluyor.


Tedbir başka, evham başka

Burada önemli bir ayrım yapmalıyız.

Geleceği düşünmek yanlış değildir.

Tedbir almak yanlış değildir.

Para biriktirmek yanlış değildir.

Doktora gitmek yanlış değildir.

İş planı yapmak yanlış değildir.

Çocuğumuz için tedbir almak yanlış değildir.

Tam tersine bunlar sorumluluğumuz olabilir.

Ama tedbir ile evham aynı şey değildir.

Tedbir:

“Benim bugün yapabileceğim ne?”

diye sorar.

Evham:

“Ya yapamadığım şeyler olursa?”

diye sürekli dönüp durur.

Tedbir eyleme götürür.

Evham çoğu zaman insanı aynı düşüncenin içerisinde kilitler.

Tedbir:

“Doktora gideyim.”

der.

Evham:

“Ya doktor kötü bir şey söylerse?”

diye üç gece uyutmaz.

Tedbir:

“Maliyetler yükseliyor, yeni plan yapalım.”

der.

Evham:

“Kesin batacağız.”

der.

Rûm 50–51 bize belki şöyle bir denge öğretiyor:

Sebebini yerine getir ama kendini sonucu yaratan zannetme.


Gelecek kaygısının en büyük yanılgısı: “Böyle devam edecek”

İnsan kötü bir dönemdeyken en çok bunu düşünüyor:

“Artık hep böyle olacak.”

İşte Rûm 50 buna doğrudan cevap veriyor:

Ölü toprak bile yeniden diriliyor.

Bugünkü durumun yarın da aynı kalacağının garantisi yok.

Bu çok önemli.

Çünkü kaygı bize şöyle der:

“Şu anda kötüyse gelecekte daha kötü olacak.”

Ayet ise önümüze tabiatı koyuyor:

Bugün ölü görünen yarın yeşerebilir.

Fakat hemen ardından Rûm 51 geliyor.

O da başka uçtan bizi uyarıyor:

Bugün yeşil görünen de yarın sararabilir.

Yani Kur’an:

“Her şey sürekli güzel olacak.”

demiyor.

Böyle bir garanti vermiyor.

Ama:

“Her şey sürekli kötü olacak.”

dememize de izin vermiyor.

İşte psikolojik denge burada.


50. ayet ümitsizliği kırıyor, 51. ayet kontrol saplantısını kırıyor

Bence iki ayeti bu açıdan şöyle özetleyebiliriz:

Rûm 50:

“Bugünkü karanlığı geleceğin tamamı zannetme.”

Çünkü Allah ölü toprağı diriltiyor.

Rûm 51:

“Bugünkü güzel şartların sürekli senin kontrolünde olacağını da zannetme.”

Çünkü rüzgâr gelir, ekin sararabilir.

Birincisi insana umut veriyor.

İkincisi insana tevazu öğretiyor.

Bu ikisi birleştiğinde kaygıya karşı çok güçlü bir hayat anlayışı çıkıyor:

Ben her şeyi kontrol edemem ama her şey de benim korktuğum şekilde olmak zorunda değil.


Peki ölüm korkusu ve gelecek kaygısı?

Burada Rûm 50’nin çok daha büyük bir boyutu var.

Ayet sadece:

“Hayatında işler yeniden düzelebilir.”

demiyor.

Doğrudan şunu söylüyor:

“Ölüleri de diriltendir.”

Yani meselenin sonunda ölümden sonra diriliş var.

Modern insanın en büyük kaygılarından biri ölüm olabilir.

“Ne olacak?”

“Öleceğim.”

“Her şey bitecek.”

Ama ayetin söylediği şey:

Ölüm bile son değil.

Bu, gelecek kaygısına çok başka bir perspektif kazandırıyor.

Çünkü insanın en büyük korkusu bile hayatın sonu değilse, dünya içindeki birçok korku da mutlak son değildir.

Para bitebilir.

İş bitebilir.

Bir dönem bitebilir.

Bir ilişki bitebilir.

Sağlık bozulabilir.

Hayat bitebilir.

Ama varoluş bitmiyor.

Diriliş var.

Hesap var.

Buradaki vurgu:

“Nasıl hiçbir şey kaybetmem?”

değil.

Çünkü kayıplar olacak.

Asıl vurgu:

“Kaybettiğim şeyler karşısında kim olacağım ve bana verilen hayatı nasıl yaşayacağım?”


Gelecek kaygısı bazen bizi bugünden mahrum bırakıyor

Bir başka problem daha var.

İnsan yarını düşünmekten bugünü yaşayamayabiliyor.

Bugün çocuğu yanında.

Ama:

“Ya başına bir şey gelirse?”

diye düşünüyor.

Bugün işi var.

Ama:

“Ya iki yıl sonra batarsam?”

diye düşünüyor.

Bugün sağlıklı.

Ama:

“Ya kanser olursam?”

diye düşünüyor.

Bugün eşi yanında.

Ama:

“Ya bir gün beni bırakırsa?”

diye düşünüyor.

Ve böylece insan, henüz kaybetmediği nimetlerin yasını tutmaya başlıyor.

Bu çok acı bir durum.

Çünkü Allah’ın bugün verdiği nimeti, yarın kaybetme korkusuyla bugün kullanamıyoruz.

Tam burada 50. ayetin:

“Rahmetin eserlerine bak.”

ifadesi çok anlamlı.

Yarın ne olacak bilmiyorsun.

Ama bugün ne verilmiş?

Ona bak.


Şükür kaygıya karşı kör iyimserlik değildir

Şükür:

“Hiçbir sorun yok.”

demek değildir.

Sorun varsa vardır.

Borç varsa vardır.

Hastalık varsa vardır.

İlişki problemi varsa vardır.

Şükür bunları inkâr etmek değildir.

Şükür şudur:

“Sorun var ama hayatım sadece bu sorundan ibaret değil.”

Bir şey sarardı.

Ama her şey sararmadı.

Bir şey kayboldu.

Ama her şey kaybolmadı.

Bir kapı kapandı.

Ama bütün kapıları ben bilmiyorum.

Bu, Rûm 50–51’in kaygı konusunda çok güçlü bir düşünce zemini olabilir.


Kendimize hangi soruları sorabiliriz?

Evham geldiğinde belki şu sorular faydalı olabilir:

Şu anda gerçekten olan ne?

Yoksa zihnim gelecekte olabilecek şeyi şimdiden gerçek mi kabul ediyor?

Bir sararmayı bütün hayatıma mı yayıyorum?

İşimde bir sorun var diye “her şey bitecek” mi diyorum?

Benim kontrolümde olan nedir?

Bugün hangi tedbiri alabilirim?

Benim kontrolümde olmayan nedir?

Onu zihnimde yüz kere düşünmek sonucu değiştirecek mi?

Geçmişteki rahmetin eserleri neler?

Daha önce hangi zor dönemlerden çıktım?

Bugün hâlâ elimde hangi nimetler var?

Ve en önemli sorulardan biri:

Ben geleceği mi yaşamaya çalışıyorum, yoksa bugün bana verilen hayatı mı?


Ama bir noktayı da özellikle söylemek gerekir

Her yoğun kaygıyı:

“İmanın zayıf.”

veya:

“Tevekkül et geçer.”

şeklinde açıklamak doğru olmaz.

Anksiyete bazen kişinin gündelik hayatını, uykusunu, işini, ilişkilerini ciddi biçimde etkileyen bir sağlık problemi hâline gelebilir. Böyle durumlarda profesyonel destek almakla Allah’a güvenmek birbirinin zıddı değildir.

Doktora gitmek de bir sebebe sarılmaktır.

Nasıl ekini suluyorsak, hastalandığımızda tedavi aramak da sorumluluğumuzun bir parçasıdır.

Dolayısıyla ayetleri:

“Kaygın varsa imanında sorun var.”

şeklinde kullanmak yerine:

“Kaygı geldiğinde hayatı nasıl okuyacağız?”

sorusuna cevap olarak kullanmak daha sağlıklı olur.


Rûm 50–51’i evham ve gelecek kaygısıyla tek cümlede ilişkilendirirsek:

Evham, henüz gelmemiş rüzgârı bugünden yaşatır; Rûm 50–51 ise bize toprağın bazen yeşerip bazen sarardığını, bizim görevimizin geleceği kontrol etmek değil sebeplere sarılıp rahmetin izlerini unutmadan Allah’ın kudretine güvenmek olduğunu hatırlatır.

Ve belki dersin en vurucu cümlesi şu olabilir:

Biz çoğu zaman başımıza gelen şeylerden değil, başımıza gelmesinden korktuğumuz şeylerden yoruluyoruz. Oysa daha yağmur yağmadı, daha rüzgâr gelmedi, daha ekin sararmadı. Biz zihnimizde yarının tarlasına gidip bugünden ağlıyoruz. Allah ise bize önce önümüzdeki rahmetin eserlerine bakmayı öğretiyor.

Bir de şu soru çok güçlü olur:

Geleceğin sahibi biz değilsek, neden geleceğin bütün yükünü bugünden sırtımıza almaya çalışıyoruz?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir