Rum Suresi 52-53
Bismillahirrahmanirrahim.
Bugün Rûm Suresi’nin 52 ve 53. ayetleri üzerinde duracağız.
Ama bugün sadece iki ayetin mealini okuyup geçmek istemiyorum.
Çünkü bu iki ayet bana altı yıldır yaptığımız dersleri düşündürüyor.
Altı yıldır…
Neredeyse her sabah…
Saat yedi.
Uyuyoruz, kalkıyoruz, bazen gözümüz açılmamış oluyor, bazen moralimiz iyi, bazen kötü…
Ama Kur’an’ın başına oturuyoruz.
Altı yıl az bir zaman değil.
Ve bugün kendimize biraz zor bir soru soralım:
Bu altı yıl boyunca biz Kur’an’ı sadece dinledik mi?
Yoksa gerçekten işittik mi?
Çünkü ikisi aynı şey değil.
Rûm Suresi 52. ayette Allah şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz sen ölülere işittiremezsin. Arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı işittiremezsin.”
- ayette ise:
“Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola iletemezsin. Sen ancak ayetlerimize iman edenlere işittirebilirsin. İşte onlar teslim olanlardır.”
Şimdi dikkat edin.
Ölü…
Sağır…
Kör…
Çok ağır kelimeler.
Ama burada bizim fiziksel kulağımızdan, fiziksel gözümüzden bahsedilmiyor.
İnsan duyuyor olabilir ama işitmiyor olabilir.
Bakıyor olabilir ama görmüyor olabilir.
Yaşıyor olabilir ama hakikat karşısında adeta ölü gibi davranıyor olabilir.
İşte bugün biraz bunu konuşalım.
Ben yıllardır ders anlatıyorum.
Ve zaman içerisinde şunu fark ettim:
İnsanda garip bir beklenti oluşabiliyor.
“Hoca bugün ne anlatacak?”
“Acaba farklı bir şey var mı?”
“Bugün bizi şaşırtacak bir şey çıkar mı?”
“Öyle bir şey anlat ki hocam, bir etkileneceğim…”
“Öyle bir delil göster ki artık şüphem kalmasın…”
“Öyle bir şey anlat ki seni dinlemeye değsin…”
Sanki şöyle diyoruz:
“Sen beni yeterince etkilersen ben değişirim.”
Bir dakika…
Gerçekten öyle mi?
Bizim değişmemiz hocanın ne kadar etkileyici konuştuğuna mı bağlı?
Kur’an’ın hakikat olması için bizim heyecanlanmamız mı gerekiyor?
Bir ayetin doğru olması için bizi şaşırtması mı gerekiyor?
Düşünelim.
Ben size her sabah gelip desem ki:
“Bugün size Kur’an’da hiç kimsenin fark etmediği çok acayip bir şey göstereceğim.”
Herkesin kulağı açılır.
Ama desem ki:
“Bugün şükür konuşacağız.”
Bir kısmımız şöyle düşünebilir:
“Hocam bunu biliyoruz.”
Sabır konuşacağız.
“Onu da biliyoruz.”
Kul hakkı.
“Biliyoruz.”
Merhamet.
“Biliyoruz.”
Kibir.
“Biliyoruz.”
Öfke.
“Onu da biliyoruz.”
Peki…
Biliyorsak neden yapamıyoruz?
Asıl soru bu.
Biliyorsak neden hâlâ kırıyoruz?
Biliyorsak neden hâlâ haksızlık yapıyoruz?
Biliyorsak neden hâlâ para geldiğinde değişiyoruz?
Biliyorsak neden hâlâ kardeşimizle konuşmuyoruz?
Biliyorsak neden eşimizi incitiyoruz?
Biliyorsak neden hâlâ her sıkıntıda Allah’tan ümidimizi kesiyoruz?
Demek ki bir şeyi duymak, onu bilmek değil.
Bir şeyi bilmek de onu yaşamak değil.
Bazen düşünüyorum…
Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri şu:
Kendi ihtiyacı olan küçük hakikati küçümsüyor, ihtiyacı olmayan büyük meselelerin peşine düşüyor.
Bu çok enteresan.
Mesela bir insanın evinde ciddi problemi var.
Eşiyle konuşamıyor.
Çocuklarıyla iletişim kuramıyor.
Kardeşiyle küs.
İşyerinde herkese öfkeli.
Ama neyi araştırıyor?
Dünyanın sonu ne zaman gelecek?
Yecüc Mecüc nerede?
Dabbetü’l-arz nasıl olacak?
Evrenin ötesinde ne var?
Kur’an’daki sayı sistemleri nelerdir?
Bunları araştırmayalım mı?
Elbette araştırabiliriz.
İlim güzeldir.
Merak güzeldir.
Düşünmek güzeldir.
Ama bir dakika…
Biz kendi evimizin içindeki yangını söndürmeden gökyüzündeki yıldızların sırrını çözmeye çalışıyorsak burada bir problem yok mu?
Adam karısıyla üç gündür konuşmuyor.
Ama galaksilerin sırrını araştırıyor.
Birader, önce hanımla bir konuş.
Galaksi kaçmıyor.
Kardeşinin hakkını yemişsin.
Ama Kur’an’da çok derin bir matematiksel yapı arıyorsun.
Bulalım.
Ama önce kardeşinin hakkını ver.
Çünkü Allah belki de bize şöyle soracak:
“Sen çözebileceğin problemi niye çözmedin?”
Bazen büyük bilgi insanın hoşuna gidiyor.
Çünkü büyük bilgi bizi önemli hissettiriyor.
“Ben çok derin şeylerle uğraşıyorum.”
Ama küçük hakikat insanı rahatsız ediyor.
Çünkü küçük hakikat gelip doğrudan nefsimize dokunuyor.
Mesela:
“Özür dile.”
Bu çok basit bir cümle.
Ama zor.
“Affet.”
İki hece.
Ama bazen on yıl yapamıyoruz.
“Hakkını ver.”
Çok basit.
Ama para söz konusu olduğunda birden ağırlaşıyor.
“Şükret.”
Kolay.
Ama istediğimiz olmayınca ağzımızdan ne çıkıyor?
“Niye ben?”
“Niye olmadı?”
“Herkese veriliyor bana verilmiyor.”
“Benim hayatım neden böyle?”
Demek ki mesele bilginin büyüklüğü değil.
Teslimiyetin büyüklüğü.
Bakın Rûm 53’ün sonu çok önemli:
“İşte onlar teslim olanlardır.”
Ayetin sonunda “çok bilenlerdir” demiyor.
“Çok araştıranlardır” demiyor.
“Çok etkileyici şeyler duyanlardır” demiyor.
Ne diyor?
Teslim olanlardır.
Bence burası meselenin kalbi.
Biz Kur’an’ın karşısına neden oturuyoruz?
Bir şeyler öğrenip kalkmak için mi?
Yoksa değişmek için mi?
Çünkü bu ikisi çok farklı.
Altı yıldır ders yapıyoruz.
Bugün kendimize dürüstçe soralım:
Altı yıl önceki bizle bugünkü biz arasında ne değişti?
Sadece bilgimiz mi arttı?
Yoksa sabrımız da arttı mı?
Merhametimiz arttı mı?
Öfkemiz azaldı mı?
Kibrimiz azaldı mı?
Parayla ilişkimiz değişti mi?
İnsanları affetme kapasitemiz büyüdü mü?
Başkasının hakkına daha çok dikkat ediyor muyuz?
Allah’ın verdiği nimetleri daha fazla görüyor muyuz?
Eğer sadece bilgi artıyorsa…
Ama hayat değişmiyorsa…
Bunu sorgulamamız gerekiyor.
Şöyle düşünün.
Bir doktor bize ilaç veriyor.
Diyor ki:
“Bu tableti sabah akşam kullan.”
Biz ilacı alıyoruz.
Eve getiriyoruz.
Kutuyu inceliyoruz.
Üretildiği fabrikayı araştırıyoruz.
Etken maddesini araştırıyoruz.
Kim bulmuş, hangi yıl bulmuş, moleküler yapısı nedir…
Her şeyi öğreniyoruz.
Bir hafta sonra doktora gidiyoruz:
“Doktor bey, iyileşmedim.”
Doktor soruyor:
“İlacı kullandın mı?”
“Yok.”
E niye?
“Ama ilaç hakkında çok şey öğrendim.”
Olur mu böyle şey?
Bugün Kur’an’la ilişkimiz bazen buna dönüşüyor.
Ayetin kökünü biliyoruz.
Mealini biliyoruz.
Tefsirini biliyoruz.
Başka ayetlerle ilişkisini biliyoruz.
Ama hayatımıza girmiyor.
Sonra diyoruz ki:
“Niye huzurum yok?”
Belki reçete elimizde.
Ama ilaç hâlâ kutuda.
Bir insan düşünün.
Öfkesine yeniliyor.
Her tartışmada bağırıyor.
Sonra geliyor derse.
“Hocam bugün ne öğreneceğiz?”
Belki sana bugün yeni bir şey öğrenmek gerekmiyor.
Belki senin bir ay boyunca sadece bir şeyi çalışman gerekiyor:
Öfkelendiğinde susmak.
Hepsi bu.
Basit mi?
Çok basit.
Kolay mı?
Değil.
Bir insan düşünün.
Sürekli para düşünüyor.
Daha fazlasını…
Daha fazlasını…
Daha fazlasını…
Ve elindekine şükredemiyor.
Onun bugün ihtiyacı belki on farklı bilgi değil.
Bir cümle:
“Elindekini gör.”
Bir başkası kardeşiyle küs.
Ona belki elli ayet anlatmaya gerek yok.
Bir cümle yetebilir:
“Telefonu aç.”
Ara.
“Selamünaleyküm, nasılsın?” de.
Belki hidayet bazen bizim düşündüğümüz kadar karmaşık değil.
Biz karmaşıklaştırıyoruz.
Rûm 52’de çok çarpıcı bir ifade var:
“Arkalarını dönüp giderlerken…”
Bakın, burada sadece duymamak yok.
Bir de arkasını dönmek var.
Bazen hakikat gelmediği için kaybolmuyoruz.
Hakikat geliyor.
Biz arkamızı dönüyoruz.
Niye?
Çünkü hakikat bizden bir bedel istiyor.
Kibirliysek:
“Özür dile.”
diyor.
Canımız acıyor.
Cimriysek:
“Ver.”
diyor.
Canımız acıyor.
Bencilsek:
“Paylaş.”
diyor.
Canımız acıyor.
Öfkeliysek:
“Kendini tut.”
diyor.
Canımız acıyor.
Hakikat her zaman bizi okşamıyor.
Bazen bizi rahatsız ediyor.
Ama belki de şifa tam orada.
Çünkü doktor yarayı temizlerken canımız yanabilir.
Bu, doktor bize zarar veriyor demek değildir.
Yara temizleniyordur.
Kur’an da bazen canımızı acıtabilir.
Çünkü bize bizim görmek istemediğimiz yeri gösteriyor.
Biz bazen şöyle bir Kur’an istiyoruz:
Bizi şaşırtsın.
Bizi heyecanlandırsın.
Bizi ağlatsın.
Bizi rahatlatsın.
Ama bizi değiştirmesin.
Olmaz.
Kur’an sadece duygusal olarak etkilenelim diye inmedi.
Kur’an hayatımıza müdahale eder.
“Burayı değiştir.”
der.
“Şunu bırak.”
der.
“Şunu yap.”
der.
“Burada zalimlik ediyorsun.”
der.
“Burada nankörlük ediyorsun.”
der.
“Burada nefsine uyuyorsun.”
der.
İşte o zaman ne yapacağız?
Asıl mesele burada.
Şimdi biraz da kendime söyleyeyim.
Ben de altı yıldır anlatıyorum.
Benim vazifem ne?
Ben herkesi değiştirebilir miyim?
Hayır.
Ben herkesi hidayete ulaştırabilir miyim?
Hayır.
Ben bir insanı zorla işittirebilir miyim?
Ayet çok net.
Hayır.
Bu bana da bir sınır öğretiyor.
Ben anlatırım.
Elimden geldiğince güzel anlatırım.
Araştırırım.
Çalışırım.
Sabah kalkarım.
Hazırlanırım.
Ama sizin yerinize yaşayabilir miyim?
Hayır.
Sizin yerinize özür dileyebilir miyim?
Hayır.
Sizin yerinize sabredebilir miyim?
Hayır.
Sizin yerinize şükredebilir miyim?
Hayır.
Sizin yerinize kardeşinizi arayabilir miyim?
Hayır.
Sizin yerinize eşinize güzel davranabilir miyim?
Hayır.
Bir yerde artık sıra bize geliyor.
Kur’an kapıyı gösteriyor.
Ama o kapıdan biz geçeceğiz.
Ve belki yıllar içerisinde şöyle bir tehlike daha oluşuyor:
Alışmak.
Kur’an’a alışmak.
Derse alışmak.
Ayete alışmak.
“Hah, bunu biliyorum.”
İşte bu cümle çok tehlikeli olabilir.
“Bunu biliyorum.”
Gerçekten biliyor muyuz?
Mesela şükrü biliyoruz.
Bugün sabah uyandığımızda gözümüz açıldı.
Bunu gördük mü?
Kalbimiz çalışıyor.
Fark ettik mi?
Su içtik.
Şükrettik mi?
Bir sofraya oturduk.
Gerçekten nimet olarak gördük mü?
Çocuğumuz yanımızda.
Değerini biliyor muyuz?
Anne babamız hayattaysa onların kıymetini biliyor muyuz?
Eşimiz yanımızda.
Bir gün olmayabileceğini düşünüyor muyuz?
Biz “şükür” kelimesini biliyoruz.
Ama şükrü biliyor muyuz?
Bazen kelimeyi bilmekle hakikati bilmek arasında dağlar kadar fark var.
Bir gün bir yakınımızı kaybediyoruz.
O zaman diyoruz ki:
“Keşke biraz daha vakit geçirseydim.”
Neden yaşarken görmedik?
Bir gün sağlığımız bozuluyor.
“Meğer sağlık ne büyük nimetmiş.”
Neden sağlıklıyken görmedik?
Bir gün para gidiyor.
“Elimdeyken ne güzelmiş.”
Neden varken şükretmedik?
İşte insan bazen hakikati ancak kaybettikten sonra görüyor.
Ama Kur’an bize kaybetmeden önce görmeyi öğretiyor.
Hidayet biraz da budur.
Başıma gelmeden önce anlamak.
O yüzden sabah derslerinde belki bundan sonra zaman zaman kendimize başka bir soru soralım.
“Bugün hangi yeni bilgiyi öğrendik?”
Elbette bunu soralım.
Ama arkasına bir soru daha ekleyelim:
“Bugün bununla ne yapacağız?”
Bir ayet öğrendik.
Ne yapacağız?
Bir kavram öğrendik.
Ne değişecek?
Bir yanlışımızı fark ettik.
Ne zaman düzelteceğiz?
Yarın mı?
Haftaya mı?
Bir gün mü?
Yoksa bugün mü?
Çünkü sürekli öğrenip sürekli ertelemek de başka bir oyuna dönüşebilir.
Belki bazılarımız bugün şu anda bir insanı affetmesi gerektiğini biliyor.
Biliyor.
Yeni bilgiye ihtiyacı yok.
Cesarete ihtiyacı var.
Belki bazılarımız bir insandan özür dilemesi gerektiğini biliyor.
Biliyor.
Tefsire ihtiyacı yok.
Tevazuya ihtiyacı var.
Belki bazılarımız haksız yere elinde tuttuğu bir şeyi iade etmesi gerektiğini biliyor.
Biliyor.
Yeni bir derse ihtiyacı yok.
Adalete ihtiyacı var.
Belki bazılarımız eşine daha merhametli olması gerektiğini biliyor.
Biliyor.
Bugün onu uygulaması gerekiyor.
İşte o zaman Kur’an hayata giriyor.
Rûm 52–53 bana şunu söylüyor:
İşitmek sadece kulağın işi değil.
İşitmek bir irade meselesi.
Görmek sadece gözün işi değil.
Görmek bir teslimiyet meselesi.
Hidayet sadece karşımıza bir yol çıkması değil.
O yola adım atmamız.
Ve insanın önüne bazen yol yıllardır çıkıyor.
Ama insan yola çıkmıyor.
Sonra:
“Bana daha güçlü bir delil lazım.”
diyor.
Belki lazım değil.
Belki artık bir adım lazım.
Şimdi kendimize çok samimi bir soru soralım:
Biz gerçekten ne bekliyoruz?
Kur’an’ın gökten tekrar inmesini mi?
Bir mucize görmeyi mi?
Hayatımızda olağanüstü bir şey olmasını mı?
Öyle bir ders dinlemeyi mi bekliyoruz ki bir anda bambaşka insan olalım?
Belki böyle olmayacak.
Belki değişim çok daha sessiz olacak.
Bir sabah öfkelendiğimizde susacağız.
İşte hidayet.
Bir gün haklı olduğumuz halde affedeceğiz.
İşte hidayet.
Bir miktar para elimize geçtiğinde bir kısmını paylaşacağız.
İşte hidayet.
Birine haksızlık yaptığımızı fark edip gidip:
“Ben yanlış yaptım.”
diyeceğiz.
İşte hidayet.
Belki gökten ışık inmeyecek.
Ama içimizde bir şey değişecek.
Bence asıl mucize de burada.
Altı yıldır ders yapıyoruz.
Ben bugün size çok yeni, çok şaşırtıcı, hiç duyulmamış bir şey anlatmayayım.
Bugün size çok basit bir şey söyleyeyim:
Bildiğimiz iyiliği yapalım.
Bildiğimiz kötülüğü bırakalım.
Bu kadar.
Ama bunu gerçekten yapabilirsek…
Belki hayatımızda onlarca büyük problemi çözebiliriz.
Çünkü bizim dertlerimizin önemli bir kısmı bilgisizlikten değil,
bildiğimizi yaşamamaktan çıkıyor.
Ve Rûm 53’ün sonundaki o ifade…
Tekrar edelim:
“Onlar teslim olanlardır.”
İşte mesele burada.
“Biliyorum.”
demek yetmiyor.
“Duydum.”
demek yetmiyor.
“Çok etkilendim.”
demek yetmiyor.
Teslim olacak mıyız?
Allah:
“Yapma.”
dediğinde bırakacak mıyız?
“Yap.”
dediğinde yapacak mıyız?
“Affet.”
dediğinde nefsimize rağmen affedecek miyiz?
“Şükret.”
dediğinde eksiklere değil nimetlere bakabilecek miyiz?
“Adaletli ol.”
dediğinde menfaatimiz aleyhine olsa bile adaletli olacak mıyız?
İşte Kur’an’ın hayatımıza girdiği yer burası.
Ve bugün dersi belki tek bir soruyla bitirelim.
Bu soru biraz ağır olsun.
Hepimiz kendimize soralım.
Ben de soruyorum.
“Ben yıllardır Kur’an’dan öğrendiğim hangi hakikati hâlâ hayatıma geçirmedim?”
Bir tane bulalım.
On tane değil.
Yüz tane değil.
Bir tane.
Belki öfke.
Belki şükür.
Belki affetmek.
Belki kul hakkı.
Belki kibir.
Belki merhamet.
Belki para.
Belki aile.
Belki kardeşlik.
Bir tane seçelim.
Ve bugün onun üzerinde çalışalım.
Çünkü belki Allah bizden bugün yeni bir bilgi istemiyor.
Belki Allah bizden, yıllardır bildiğimiz bir hakikate artık teslim olmamızı istiyor.
Rûm 52–53 bana bunu söylüyor:
Ses geliyor.
Ayet geliyor.
Uyarı geliyor.
Yol gösteriliyor.
Ama insan arkasını dönerse…
Hiçbir söz onu zorla çeviremiyor.
O yüzden bugün birbirimize değil, önce kendimize bakalım.
Kulağımız açık mı?
Daha önemlisi:
Kalbimiz açık mı?
Kur’an’ı duyuyor muyuz?
Yoksa gerçekten işitiyor muyuz?
Ve en önemlisi:
İşittiğimizi yaşamaya hazır mıyız?
Allah bizi ayetlerini sadece dinleyenlerden değil;
işitenlerden, görenlerden ve teslim olanlardan eylesin.
Âmin.
