Rızık, Muhtaçlık ve İrade: Kendi Sınavımızı Unutmamak

İnsan neden çalışır? Rızkı Allah veriyorsa, bizim çabamızın anlamı nedir? Bu soru ilk bakışta kolay görünüyor. Ama biraz düşününce yalnızca kazancı değil, hayatı, muhtaçlığımızı, irademizi ve sorumluluğumuzu da sorgulamaya başlıyoruz.

Bir insan, “Rızkım zaten belli, o hâlde hiç çalışmasam da olur” diyebilir. Peki hiç hareket etmeden yaşayabilir miyiz? Önümüzde duran çorbayı içmek için bile elimizi uzatırız. Yemek yemek, su içmek, nefes almak gibi ihtiyaçlarla yaratılmışız. Bizim dünyamız, sebeplerin ve ihtiyaçların bulunduğu bir dünya.

Hareket edemeyen, kendi yemeğini yiyemeyen bir insan da vardır. Onun ihtiyacını başka insanlar karşılar. Burada önemli bir ayrım var. Kendi iradesiyle yapabildiği bir işi yapmamayı seçen insanla, o işi yapma imkânı bulunmayan insanın durumu aynı değildir. Sorumluluğu konuşurken imkânı da hesaba katmalıyız.

Muhtaçlık yalnızca insana özgü değildir. Bir bitkinin suya, ışığa ve uygun şartlara ihtiyacı vardır. Bir hayvanın beslenmeye, barınmaya ihtiyacı vardır. İnsan ise bunların yanında bilgiye, ilişkilere, öğrenmeye ve daha pek çok şeye ihtiyaç duyar. Muhtaçlığımızı fark etmek, her şeyin hâkimi olmadığımızı hatırlatır.

Bir masa lambası düşünelim. Çalışması için belirli bir düğmeye basılması gerekir. Tasarlayan kişi onun çalışma biçimini böyle belirlemiştir. Biz de yaşadığımız dünyanın işleyişini anlamaya çalışıyoruz. Suyu içmek, toprağı işlemek, emek vermek, karar almak… Bunları görmezden gelerek sonuç elde edeceğimizi varsayamayız.

Fakat burada başka bir yanılgıya da düşebiliriz. “Çalıştım, öyleyse her şeyi tek başıma ben yaptım” diyebiliriz. Oysa sahip olduğumuz beden, zaman, bilgi, fırsatlar ve çevremizdeki insanlar da bizim emeğimizin öncesinde bulunan imkânlardır. Çalışmak önemlidir. Ama şükür de önemlidir.

Bir iş sahibi, yıllarca daha çok kazanmak için haftanın yedi günü çalışabilir. Sabah erkenden başlar, gece yarısına kadar sürdürür. Daha fazla müşteri, daha fazla sipariş ve daha büyük gelir ister. Sonunda çalışmayı hayatının tek ölçüsü hâline getirebilir. Oysa emek vermekle her şeyi feda ederek çalışmak aynı değildir.

Bir noktada kendimize sormalıyız: Kazancımızı artırmak için neyi kaybediyoruz? Sağlığımızı mı, ailemizle geçireceğimiz zamanı mı, huzurumuzu mu? Dürüstçe ürettiğimiz, verdiğimiz sözü tuttuğumuz, ürünümüzün arkasında durduğumuz bir iş mi kuruyoruz? Yoksa yalnızca daha çok çalışmayı başarı sayıyoruz?

Kalite ve güven, bir ticaretin önemli dayanaklarıdır. Müşteriye gerçekçi teslim tarihi vermek, ürünün niteliğini korumak, sözünde durmak gerekir. Bir işi her şartta kabul etmek zorunda değiliz. Ölçüyü koruyabilmek için bazen “Bu şartlarda yapamam” demek de gerekir.

Bir işi büyütmek isteyebiliriz. Daha fazla kazanmak da isteyebiliriz. Ama bütün varlığımızı yalnızca paraya bağladığımızda, kazanç bizim için bir amaç olmaktan çıkıp bütün kararlarımızı yöneten tek ölçü hâline gelir. İşte o zaman rızık meselesine yeniden dönmeliyiz: Allah’a güvenmek, emekten vazgeçmek değil; emeği her şeyin sahibi saymamaktır.

Hicr suresinde hazineleri Allah’ın katında bulunmayan hiçbir şey olmadığı ve bunların belirlenmiş ölçüyle indirildiği bildirilir. Aynı bölümde rüzgârların gönderilmesi, gökten su indirilmesi ve insanların suyun hazinelerine sahip olmadığı hatırlatılır. Bu ayetler, nimetler üzerinde düşünmemiz için güçlü bir çağrıdır.

Yağmurun toprağa düşmesini, suyun hayatımızdaki yerini düşünelim. Suya ihtiyaç duymayan bir hayat tasavvur edemiyoruz. Ama suyun bütün döngüsünü kendi başımıza kurmadık. Onu kullanıyor, topluyor, taşıyor ve korumaya çalışıyoruz. Bütün bunlar bize hem imkânlarımızı hem de sınırlarımızı gösteriyor.

Rızık deyince yalnızca parayı ya da ekmeği hatırlamayalım. Yaşamak da bir nimettir. Öğrenebilmek, bir iyiliğe vesile olabilmek, başkasının ihtiyacını karşılayabilmek de hayatımızdaki imkânlardandır. Birine yardım ettiğimizde bunu kendi üstünlüğümüzün kanıtına dönüştürmemeliyiz.

Bir insanın ihtiyacını karşılayabiliyorsak bu güzel bir iştir. Ama “O benim sayemde yaşıyor” diye düşünmeye başladığımızda kendimizi gereğinden fazla büyütebiliriz. Yardım etmekle gururlanmak yerine şükretmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü biz de başka pek çok konuda yardıma muhtacız.

Burada zor sorular da karşımıza çıkar. Doğmadan ölen çocukların, savaşta hayatını kaybeden insanların, hareket edemeyen kişilerin rızkını nasıl anlamalıyız? Bu soruları kolay cevaplarla geçiştirmek doğru olmaz. Yaşadıkları acıları küçültmeden, bilmediğimiz şeylerin de bulunduğunu kabul etmeliyiz.

İnsanın bilgisi sınırlıdır. Kendi hayatımızın on yıl önceki bir saatini bile bütün ayrıntılarıyla hatırlamıyoruz. Gelecekte ne olacağını bilmiyoruz. Başka insanların iç dünyalarını ve karşılaşacakları bütün şartları da bilemeyiz. Böyleyken her olayın bütün ilahi hikmetini kesin olarak çözdüğümüzü söyleyebilir miyiz?

Gaybı bilmediğimizi kabul etmek, düşünmekten vazgeçmek değildir. Tam tersine doğru soruyu sormaya yardımcı olabilir. Başkalarının akıbeti hakkında kesin hükümler vermek yerine kendi sorumluluğumuza bakabiliriz. Bugün yapabileceğimiz iyiliği, engelleyebileceğimiz haksızlığı ve yerine getirebileceğimiz görevi düşünmeliyiz.

Musa ve Hızır kıssasındaki çocukla ilgili olay da insanın bilgisiyle bilmediği arasındaki sınırı düşündürür. O kıssanın kendine özgü bağlamını bütün çocuk ölümlerine uygulayarak kesin açıklamalar üretmek doğru olmaz. Bilmediğimiz konuda “Bilmiyorum” diyebilmek, bazen en gerekli tevazudur.

İşte şimdi şu soruyu soralım: Dünyada bütün kötülüklerin neden var olduğunu kesin olarak açıklamaya çalışırken, kendi elimizle önleyebileceğimiz bir haksızlığı görmezden mi geliyoruz? Başkasının seçimlerini tartışmak kolaydır. Kendi tercihlerimizle yüzleşmek ise daha zordur.

Kur’an’da Allah’ın kalpleri birleştirmesi üzerinde de durulur. Enfâl suresinde, insanlar bütün dünya malını harcasalar bile gönülleri tek başlarına birleştiremeyecekleri, Allah’ın onları uzlaştırdığı bildirilir. Birlik, yalnızca aynı yerde bulunmakla oluşmaz. Kalplerin yakınlaşması ve ortak sorumluluk da gerekir.

Bir ailede miras yüzünden kavga eden kardeşler olabilir. Komşular birbirine küs olabilir. İnsanlar mezhep, grup veya başka farklar üzerinden birbirinden uzaklaşabilir. Fakat bir tehlike ortaya çıktığında birlikte hareket etmenin önemini daha açık görebilirler. Dışarıdaki bir tehlike, içerideki ayrılıkları yeniden düşünmemize neden olabilir.

Birlik istemek, herkesin aynı düşündüğünü söylemek değildir. Farklarımızı kabul ederken birbirimizin hakkını gözetmeyi de öğrenmeliyiz. Birlikten söz ederken öfkemizi büyütmek yerine dayanışmanın nasıl kurulacağını düşünmeliyiz. İnsanları birbirine yaklaştıracak sözleri ve davranışları aramalıyız.

Bir toplumu yalnızca başka insanların kötülükleri yıpratmaz. Kendi içindeki duyarsızlık, bencillik ve sorumluluktan kaçış da yıpratabilir. “Beni ilgilendirmiyor” demek kolaydır. Ama yakınımız haksızlığa uğradığında, çevremizde insanlar yardıma ihtiyaç duyduğunda kendi payımıza düşeni düşünmemiz gerekir.

Savaş haberleri karşısında yaşanan çaresizlik de bu sorumluluk sorusunu büyütür. Gazze’de, Lübnan’da ve başka yerlerde insanların acı çekmesi ağırdır. Masum insanların öldürülmesi ve yerinden edilmesi, sırf kader üzerine konuşarak hafife alınamaz. Bu olaylarda insan eliyle yapılan zulmün sorumluluğu faillerine aittir.

Öte yandan her acının bütün sebeplerini ve nihai sonucunu bilmediğimiz de gerçektir. Bu iki düşünceyi birbirine karıştırmamalıyız. Allah’ın ilmine inanmak, zulmeden insanın seçimini yok saymamızı gerektirmez. Kendi sınırlı bilgimizi kabul etmek de yardıma muhtaç insana sırtımızı çevirmek anlamına gelmez.

Burada iki aşırı tepki görülebilir. Biri, dünyanın bütün acılarını kendi başına çözebileceğini sanmaktır. Diğeri, “Zaten hiçbir şeyi değiştiremem” diyerek bütünüyle geri çekilmektir. İkisinin arasında gerçek bir sorumluluk alanımız bulunur. Her şeyi yapamayız. Ama elimizden geleni de yok sayamayız.

Zor zamanlara hazırlanmak da sorumluluğun bir parçası olabilir. Fakat gelecekte kesin olarak ne olacağını bildiğimizi iddia etmeden davranmalıyız. Korkuyla hareket etmek yerine şartları anlamaya, birbirimizle dayanışmaya ve imkânlarımızı doğru kullanmaya çalışabiliriz.

Ölüm ve hayat üzerine düşünürken Hicr suresinde Allah’ın dirilten, öldüren ve her şeye vâris olan olduğunun bildirilmesi önemlidir. Bu söz, insanın hayat üzerindeki sınırlı hâkimiyetini hatırlatır. Ama öldürme eylemi işleyen bir insanın ahlaki ve hukuki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Allah’ın her şeyi bilmesiyle insanın seçim yapması arasındaki ilişki, üzerinde uzun uzun düşünülmüş bir meseledir. Burada bilmediğimiz bütün ayrıntıları çözdüğümüzü söylemek yerine, kendi önümüzdeki tercihlere bakabiliriz. İyilik yapmaya yönelmek de kötülükten uzak durmak da bizi ilgilendirir.

İblis ile Âdem’in anlatıldığı kıssa, bu tercihler üzerinde düşündürür. İblis üstünlük iddiasıyla karşı gelir. Âdem ise yanlışının ardından bağışlanma diler. Kendi yanlışını görmek ile suçlamaya sığınmak arasında fark vardır. İnsan iradesini kullanırken bu farkı unutabilir.

Yanlışımızı kabul etmek, yalnızca büyük hatalarda gerekli değildir. Aile içinde kırıcı bir söz söylediğimizde, işte yanlış bir karar verdiğimizde, bir arkadaşımızı haksız yere suçladığımızda da geçerlidir. ‘Ben ne yaptım?’ sorusu, her şeyi başkasına yüklemekten daha yapıcı olabilir.

Yalnızca kötülükte değil, iyilikte de kendimizi büyütme tehlikesi vardır. Birine yardım edince ‘Bütün iyiliği ben yaptım’ diyebiliriz. Başarılı bir iş çıkarınca bütün imkânların kaynağını kendimizde görebiliriz. Şükür bize burada sınırımızı hatırlatır. Çabamız vardır; ama yalnızca kendi çabamızdan oluşmuş bir dünyada yaşamıyoruz.

Bir sınava giren öğrenci düşünelim. Soruları çözmeden başarılı olmayı bekleyemez. Öğrenmesi, hazırlanması ve çabalaması gerekir. Zorluklarla karşılaşmak her zaman yolun yanlış olduğu anlamına gelmez. Ancak zorluğun varlığı, her tercihi kendiliğinden doğru hâle de getirmez. Ne öğrendiğimize, nasıl davrandığımıza bakmalıyız.

Bir zorluk bizi olgunlaştırabilir. Ama bu, her kötülüğün gerekli ya da mazur olduğu anlamına gelmez. İnsanın seçtiği zulmü güzel göstermemeliyiz. Asıl mesele, kötülük karşısında kendi kötülüğümüzü büyütmeden doğruyu koruyabilmek ve gereken yerde yardım edebilmektir.

İnsanın ilmi ve gücü sınırlıdır. Allah’ın ilmine ve kudretine inanmak, bizi kibirden uzaklaştırmalıdır. Her şeyin nedenini bildiğimizi sanmak yerine öğrenmeye devam etmeliyiz. Karşımızdaki insanın sorusunu da küçümsememeliyiz. Çünkü samimi bir soru, daha derin düşünmenin başlangıcı olabilir.

Birine rızkı anlatırken onun nasıl bir itiraz getireceğini düşünmek faydalıdır. “Madem rızık veriliyor, neden çalışıyorum?” diyen kişiye yalnızca hazır bir cümleyi tekrar etmek yeterli olmayabilir. Birlikte ihtiyaçları, sebepleri ve tercih imkânlarını değerlendirebiliriz. Dinlemek, cevap vermek kadar önemlidir.

Üstelik bütün sorulara anında cevap vermek zorunda değiliz. ‘Bunu düşünmem gerekiyor’ diyebilmek dürüstlüktür. Bilmediğimiz bir konuda kesin konuşmak yerine araştırabiliriz. Gerçekten anlamak, her itirazı hemen susturmaktan daha kıymetlidir.

Şimdi kendi hayatımıza dönelim. Rızkımız için çalışıyor muyuz? Evet. Ama çalışmayı tek kurtarıcımız gibi mi görüyoruz? Yardım ediyor muyuz? Evet. Ama yardım ettiğimiz insanın hayatını tamamen kendimize mi bağlıyoruz? Birlik istiyor muyuz? Evet. Ama kendi çevremizdeki kırgınlığı onarmak için ne yapıyoruz?

Şükür, yalnızca nimeti saymak değildir. Nimetle doğru ilişki kurmaktır. Sabır, yalnızca beklemek değildir. Gereken çabayı sürdürürken ölçüyü korumaktır. Tevazu da yalnızca kendimizi küçük görmek değildir. Bilmediğimizi ve muhtaç olduğumuzu dürüstçe kabul etmektir.

Rızkı Allah’tan bilmek ile çalışmak birbirinin düşmanı değildir. İnsanın seçim hakkını kabul etmekle Allah’ın kudretine inanmak da bizi sorumsuzluğa götürmemelidir. Her gün yeni bir kararla karşılaşırız. Bir söz söyleyeceğiz, bir yardım yapacağız, bir yanlış karşısında tutum alacağız. İşte sınavımızın bize değen tarafı oradadır.

Bugün çözemediğimiz büyük sorular olabilir. Ama hemen şimdi doğru söyleyebileceğimiz bir söz, düzeltebileceğimiz bir hata, yardım edebileceğimiz bir insan bulunabilir. Kendi sınavımızı unutmayalım. Başkalarının kaderi hakkında kesin hükümler vermek yerine elimizdeki sorumluluğu yerine getirelim.

Allah’ım, bizi faydalı bilgiyle buluştur. Doğruyu anlamayı ve anlatmayı nasip et. Kibrimizden, haksızlığımızdan ve duyarsızlığımızdan bizi koru. Kalplerimizi iyilikte birleştir. Bize verdiğin nimetler için şükretmeyi, ihtiyaçlarımızı görmeyi ve elimizden gelen doğru işi yapmayı öğret. Bilmediğimiz yerde tevazu, karar anında adalet, zor zamanda sabır ver.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir