Lokman Suresi 6–7. Ayetler: İnsan Gerçeği Neden Duymak İstemez?
Biz gerçekten neyi duymak istiyoruz?
Bugün size bir soru sorarak başlamak istiyorum.
Bir insanın kulağı duyduğu hâlde, kalbi duymayabilir mi?
Bir düşünelim.
Evimizde televizyon açık. Telefon elimizde. Bir tarafta haberler, diğer tarafta sosyal medya. Sabah kalkıyoruz, akşama kadar yüzlerce söz duyuyoruz.
Ama şöyle bir soru sorsam:
Bugün duyduğumuz hangi söz bizi daha iyi bir insan yaptı?
Hangisi bir yanlışımızı fark ettirdi?
Hangisi eşimize daha güzel davranmamızı sağladı?
Hangisi bir akrabamızla aramızdaki kırgınlığı gidermemize yardımcı oldu?
Hangisi bizi bir haksızlıktan vazgeçirdi?
Belki gün boyunca binlerce kelime duyuyoruz ama hayatımızı değiştiren tek bir cümle bile duymuyoruz.
İşte Lokman Suresi’nin 6. ve 7. ayetlerinde bu meseleye temas eden çok önemli uyarılar var.
6. ayette Allah, insanları Allah’ın yolundan saptırmak amacıyla oyalayıcı sözleri edinen ve Allah’ın ayetlerini alaya alan kimselerden bahsediyor.
7. ayette ise kendisine Allah’ın ayetleri okunduğunda büyüklük taslayarak yüz çeviren, sanki onları hiç duymamış gibi davranan bir insan anlatılıyor.
Şimdi dikkat edin.
Birinci insan, başkalarını hakikatten uzaklaştırıyor.
İkinci insan ise kendisi hakikate kulaklarını kapatıyor.
Biri insanlara yanlış bir yön gösteriyor. Diğeri doğru yönü görmek istemiyor.
Ve iki davranışın ortak noktasında şu var:
İnsanın hakikatle arasına kendi isteğini, menfaatini ve kibrini koyması.
Şimdi bu iki ayeti kendi hayatımızın içine taşıyalım.
1. Lokman 6 — Bizi meşgul eden her şey bize fayda sağlıyor mu?
Önce 6. ayette geçen lehve’l-hadîs ifadesine bakalım.
Bu ifade, oyalayıcı sözler ve insanı asıl önemli olandan uzaklaştıran konuşmalar anlamında açıklanmıştır.
Ama ayetin tamamını dikkate almamız gerekiyor. Burada yalnızca herhangi bir eğlenceden veya günlük konuşmadan söz edilmiyor. Özellikle Allah’ın yolundan saptırmak için kullanılan ve Allah’ın ayetlerinin alaya alınmasına kadar giden bir davranış anlatılıyor.
Şimdi bunu günümüzden örneklerle düşünelim.
Şehir hayatı: Kalabalık içindeki yalnızlık
İstanbul’da, Ankara’da veya başka bir büyük şehirde yaşayan bir insan düşünelim.
Sabah erkenden kalkıyor.
İşe yetişmek için yola çıkıyor. Trafik var, kalabalık var, gürültü var.
Yolda telefonuna bakıyor. Haberler, videolar, tartışmalar, insanların hayatları…
Akşam eve geliyor. Yorgun.
Biraz dinleneyim diyor, tekrar telefonuna bakıyor.
Şimdi soralım.
Bu insanın hayatında en çok kim konuşuyor?
Eşi mi?
Çocuğu mu?
Kendi vicdanı mı?
Yoksa telefonundan gelen sesler mi?
Bir baba düşünelim.
Akşam eve geliyor. Çocuğu yanına oturuyor.
“Baba, bugün okulda ne oldu biliyor musun?” diyor.
Baba cevap veriyor:
“Bir dakika oğlum, şu videoyu bitireyim.”
Çocuk bekliyor.
Beş dakika geçiyor, on dakika geçiyor.
Sonra çocuk kalkıp gidiyor.
Baba bir süre sonra telefonunu bırakıyor ama çocuk artık konuşmak istemiyor.
Şimdi burada bir soru soracağım.
Baba o akşam ne kaybetti?
Sadece on dakika mı?
Hayır.
Belki çocuğunun kendisine anlatmak istediği çok önemli bir meseleyi kaçırdı.
Belki çocuğu o gün okulda dışlandı.
Belki bir arkadaşı onu üzdü.
Belki babasına danışmak istediği bir sorunu vardı.
Ama baba duymadı.
Çünkü kulağı başka yerdeydi.
Burada her telefon kullanan insanı 6. ayette anlatılan kişi olarak değerlendirmiyoruz. Ayetin doğrudan konusu, insanları Allah’ın yolundan saptıran sözlerdir.
Fakat ayetin bizi düşündürdüğü daha geniş bir soru var:
Biz neyin peşinden gidersek gerçekten önemli olanı kaybediyoruz?
Telefonu kapatmak bazen kolay.
Ama neyin önemli olduğunu fark etmek o kadar kolay değil.
Köy hayatı: Bir söz nasıl iki aileyi birbirine düşürür?
Şimdi şehirden köye gidelim.
Bir köy düşünelim.
İki komşu var. Yıllardır yan yana yaşıyorlar.
Birbirlerinin düğününe gitmişler, cenazesinde bulunmuşlar. Tarlada yardımlaşmışlar.
Bir gün kahvehanede birisi konuşmaya başlıyor:
“Senin komşun var ya, senin hakkında şöyle söylemiş.”
Diğeri soruyor:
“Gerçekten mi? Nereden biliyorsun?”
“Ben duydum.”
Dikkat edin.
“Ben gördüm” demiyor.
“Ben araştırdım” demiyor.
“Ben duydum” diyor.
Ama o söz orada kalmıyor.
Önce bir kişinin kulağına giriyor.
Sonra evine taşınıyor.
Oradan eşine, çocuğuna, akrabalarına yayılıyor.
Bir hafta sonra iki komşu birbirine selam vermemeye başlıyor.
Bir ay sonra iki aile birbirinin düğününe gitmiyor.
Belki yılların dostluğu, doğruluğu araştırılmamış birkaç cümle yüzünden yıkılıyor.
Şimdi soralım.
Bir insanın söylediği söz ne zaman tehlikeli hâle gelir?
Sadece küfür ettiğinde mi?
Hayır.
Bazen çok sakin bir sesle konuşur ama söyledikleri insanların arasına düşmanlık sokar.
Bazen gülerek anlatır ama iki aileyi birbirine düşürür.
Bazen hiçbir şey yapmamış gibi görünür ama insanların güvenini ortadan kaldırır.
Peki daha önemli bir soru:
Bu sözleri dinleyip başkalarına taşıyan kişinin hiç mi sorumluluğu yok?
Elbette var.
Çünkü bir sözün yayılması için yalnızca konuşan bir ağız yetmez. Onu dinleyen ve taşıyan insanlar da gerekir.
Burada Hucurât Suresi’nin 6. ayetini de hatırlayabiliriz. Orada gelen bir haberin doğruluğunu araştırmamız öğütlenir.
Demek ki bizim sorumluluğumuz yalnızca doğru konuşmak değil, duyduğumuz şeyleri de sorgulamaktır.
Birisi bize bir başkası hakkında olumsuz bir söz söylediğinde hemen inanmak zorunda değiliz.
Hemen paylaşmak zorunda da değiliz.
Bazen bir kötülüğün önüne geçmek için yapacağımız en güzel şey, o sözü başka birine taşımamaktır.
2. Kardeşler arasındaki miras kavgası: Bir söz insanın gözünü nasıl kapatır?
Şimdi başka bir örnek düşünelim.
Bir baba vefat etmiş.
Geride üç çocuk ve bir miktar miras kalmış.
Kardeşler yıllarca birlikte büyümüş.
Aynı sofraya oturmuşlar, aynı evde yaşamışlar.
Ama miras konuşulmaya başlayınca birisi geliyor, büyük kardeşe şöyle diyor:
“Sen büyüksün. Babanın yanında en çok sen çalıştın. Bu malların büyük bölümünü sen almalısın. Diğerleri ne yaptı ki?”
Büyük kardeş bunu duyunca hoşuna gidiyor.
Çünkü bu söz onun menfaatine uygun.
Şimdi soralım.
Bu insan neden o sözü duymaktan hoşlandı?
Çünkü kendisine daha fazla pay verilmesi gerektiğini söylüyor.
Peki aynı kişi ona şöyle deseydi:
“Bak, burada herkesin hakkını gözetmen gerekiyor. Kendi emeğin varsa onu da adaletle değerlendirmelisiniz. Ama kardeşlerinin hakkına girme.”
Ne olacaktı?
Belki bu defa dinlemek istemeyecekti.
Peki iki söz arasındaki fark ne?
Biri onun istediğini söylüyor.
Diğeri ise onu adalete davet ediyor.
Şimdi dikkat edelim.
Biz bazen doğruyu söyleyen insanı değil, bize hak veren insanı seviyoruz.
Bize hak veren biri yanlış da söylese onu dinliyoruz.
Bizi uyaran biri doğru da söylese ona kızıyoruz.
İşte burada 6. ayet ile 7. ayet arasında çok önemli bir bağlantı kurabiliriz.
6. ayette insanları saptıran sözlerden bahsediliyor.
7. ayette ise hakikate karşı kibirle yüz çeviren insandan.
Bazen bizi saptıran sözün etkili olmasının sebebi, bizim zaten o sözü duymak istememizdir.
Bir insan bize:
“Sen haklısın, diğerleri haksız” dediğinde hemen inanabiliyoruz.
Ama gerçekten haklı mıyız?
Bunu araştırıyor muyuz?
Şimdi herkes kendi ailesini düşünsün.
Acaba biz kardeşlerimizle yaşadığımız anlaşmazlıklarda gerçekten adalet mi arıyoruz, yoksa kendimizi haklı çıkaracak sözler mi arıyoruz?
Bir süre bu soru üzerinde düşünelim.
Çünkü bir kardeşin hakkını kaybetmesi sadece maddi bir kayıp değildir.
Bazen hakkı yenilen bir kardeşin çocukları da o kırgınlıkla büyür.
Bir kuşakta başlayan haksızlık, sonraki kuşağa düşmanlık olarak taşınabilir.
Ve bütün bunların başlangıcında bazen yalnızca birkaç yanlış söz vardır.
3. Lokman 7 — İnsan neden kendi yanlışını duymak istemez?
Şimdi 7. ayete gelelim.
Allah burada kendisine ayetler okunduğunda büyüklük taslayarak yüz çeviren bir insanı anlatıyor.
Ayetin sonunda da acı bir azap uyarısı var.
Bu çok ciddi bir uyarı.
Özellikle şuna dikkat edelim:
Allah’ın ayetlerini duymamak ile duyduğu hâlde kibirlenerek yüz çevirmek aynı şey değildir.
Bir insan bilmiyorsa öğrenebilir.
Yanlış anlamışsa açıklayabiliriz.
Ama bir insan “Ben biliyorum, bana kimse bir şey öğretemez” diyorsa mesele farklılaşıyor.
Çünkü artık karşısındaki bilgiye değil, kendi üstünlük duygusuna önem veriyor.
Şimdi bunu günlük hayatımızda görelim.
İş adamı ve personel: Makam mı haklıdır, doğru olan mı?
Bir fabrika düşünelim.
İşveren üretimin artmasını istiyor.
Çalışanlara sürekli hedef koyuyor.
Bir gün çalışanlardan biri geliyor:
“Bu makinede bir sorun var. Güvenlik açısından tehlikeli olabilir. Durdurup kontrol etmemiz gerekiyor.”
İşveren cevap veriyor:
“Sen işine bak. Ben bu işi yıllardır yapıyorum.”
Çalışan tekrar anlatmaya çalışıyor.
Ama işveren dinlemiyor.
Peki neden?
Çünkü çalışan ondan daha alt bir pozisyonda.
Şimdi soralım.
Bir sözün doğru olması için onu söyleyen kişinin bizden zengin, yaşlı veya makam sahibi olması mı gerekiyor?
Hayır.
Bir işçi de doğruyu söyleyebilir.
Bir yönetici de hata yapabilir.
Bir çırak da ustasının görmediği bir ayrıntıyı fark edebilir.
Ama biz bazen kimin konuştuğuna o kadar önem veriyoruz ki ne söylediğini duymuyoruz.
İşte kibir, insanın gözünü böyle kapatabilir.
Burada çok önemli bir ayrım yapalım.
7. ayette doğrudan Allah’ın ayetlerine karşı kibirle yüz çeviren insan anlatılıyor. Bir işverenin çalışanını dinlememesi, ayette anlatılan davranışla birebir aynı hükümde değildir.
Fakat ayette kınanan kibrin, günlük hayatta nasıl ortaya çıkabileceğini bu örnek üzerinden düşünebiliriz.
İnsan kendisini başkalarından üstün gördüğünde, bazen en önemli uyarıyı bile duyamayabilir.
Peki aynı durum çalışan açısından da olabilir mi?
Elbette.
Bir işveren çalışanını uyarıyor:
“Bak, müşteriye yanlış bilgi vermişsin. Bu şekilde davranmamamız gerekiyor.”
Çalışan ne diyor?
“Ben yıllardır bu işi yapıyorum. Bana mı öğreteceksiniz?”
Demek ki kibir yalnızca zenginlerde veya yöneticilerde bulunmuyor.
Makamı olmayan insan da kibirli olabilir.
Çünkü kibir bir unvan meselesi değil, insanın kendisini ve başkalarını nasıl gördüğüyle ilgili bir meseledir.
Şimdi kendimize soralım:
İş yerinde hata yaptığımız söylendiğinde ilk tepkimiz ne oluyor?
“Nasıl düzeltirim?” mi diyoruz?
Yoksa “Kim söyledi?” diye mi soruyoruz?
Bazen bu iki soru bizim nasıl bir insan olduğumuzu gösteriyor.
4. Eşler arasında: Haklı çıkmak mı, birbirimizi anlamak mı?
Şimdi evimizin içine girelim.
Bir kadın eşine şöyle diyor:
“Sen benimle artık eskisi kadar konuşmuyorsun.”
Erkek hemen cevap veriyor:
“Nasıl konuşmuyorum? Daha dün konuştuk.”
Kadın diyor ki:
“Ben senden uzun uzun konuşmanı istemiyorum. Bazen sadece beni dinlemeni istiyorum.”
Erkek cevap veriyor:
“Bütün gün çalışıyorum. Daha ne yapayım?”
Şimdi burada bir dakika duralım.
Kadın ne söylüyor, erkek ne anlıyor?
Kadın ilgi ve iletişim ihtiyacını anlatıyor.
Erkek ise kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyor.
Belki ikisinin de anlatmak istediği bir şey var.
Ama birbirlerini anlamak yerine kendilerini savunmaya başlıyorlar.
Peki bu durumda ne olur?
İki insan aynı evde yaşar ama birbirlerini duymayabilir.
Şimdi aynı örneği tersinden düşünelim.
Erkek eşine diyor ki:
“Bir sıkıntım olduğunda hemen eleştirildiğimi hissediyorum. Bazen beni de anlamanı istiyorum.”
Kadın cevap veriyor:
“Sen zaten hiçbir şeyden memnun olmuyorsun.”
İşte yine aynı sorun.
İnsan kendisine söylenen şeyi anlamadan savunmaya geçiyor.
Şimdi soralım.
Biz eşimizi gerçekten dinliyor muyuz, yoksa cevap vermek için mi bekliyoruz?
Bu çok önemli.
Çünkü bazen karşımızdaki konuşurken zihnimizde cevabımızı hazırlıyoruz.
Söylediği cümlenin bitmesini bekliyoruz.
Ama anlamaya çalışmıyoruz.
Peki bunun sonucu ne?
İki kişi de kendisini haklı görüyor.
İki kişi de anlaşılmadığını düşünüyor.
Ve giderek birbirlerinden uzaklaşıyorlar.
Şimdi şöyle bir soru soracağım.
Bir evliliği en çok ne yıpratır?
Maddi sıkıntılar mı?
İş yoğunluğu mu?
Yorgunluk mu?
Elbette bunlar etkileyebilir.
Ama bazen en büyük sıkıntılardan biri, iki insanın artık birbirini dinlememesi olabilir.
Burada Lokman 7’nin bize düşündürdüğü nokta şu:
Kendimizi sürekli haklı görmek, doğru olanı görmemizi engelleyebilir.
Peki ne yapacağız?
Eşimiz bize bir yanlışımızı söylediğinde hemen cevap vermek yerine bir soru sorabiliriz:
“Senin ne hissettiğini doğru anlamış mıyım?”
Bakın, bazen bir evde değişim böyle başlar.
Kimsenin galip gelmesi gerekmiyor.
İki insanın birbirini anlaması gerekiyor.
5. Çocuklarımız bizi dinlemiyorsa, biz onları dinliyor muyuz?
Şimdi anne babalar olarak kendimize bir soru soralım.
Çocuklarımızın bizi dinlemesini istiyoruz. Peki biz çocuklarımızı ne kadar dinliyoruz?
Diyelim ki on beş yaşında bir çocuğumuz var.
Bize geliyor:
“Anne, baba, ben bu konuda sizin gibi düşünmüyorum.”
Biz ne diyoruz?
“Sen daha çocuksun. Büyüyünce anlarsın.”
Peki gerçekten açıklama yaptık mı?
Çocuğun neden öyle düşündüğünü sorduk mu?
Belki yanlış düşünüyor.
Ama yanlış düşünmesi, onu dinlemememiz gerektiği anlamına gelmez.
Tam tersine, neden yanlış düşündüğünü anlamadan doğruyu nasıl anlatacağız?
Şimdi biraz daha zor bir soru soralım.
Çocuklarımız bizim davranışlarımızdaki yanlışları fark ettiğinde ne yapıyoruz?
Mesela çocuğumuza diyoruz:
“Yalan söyleme.”
Biraz sonra telefon çalıyor.
Eşimize dönüp diyoruz:
“Ben evde yokum de.”
Çocuk bunu duyuyor.
Sonra bize soruyor:
“Baba, sen bana yalan söyleme diyorsun. Ama az önce neden yalan söyledin?”
Şimdi ne cevap vereceğiz?
“Sen benim işime karışma” mı diyeceğiz?
Yoksa:
“Haklısın, yanlış yaptım” mı diyeceğiz?
İşte bu iki cevap arasında çok büyük fark var.
Birinci cevapta makamımızı korumaya çalışıyoruz.
İkinci cevapta doğruyu korumaya çalışıyoruz.
Peki hangisi daha değerli?
Babalığımızı, anneliğimizi haklı çıkmak için kullanmak mı?
Yoksa çocuğumuza doğru karşısında nasıl davranılması gerektiğini göstermek mi?
Bazen anne babanın çocuğuna verebileceği en güzel eğitimlerden biri şudur:
“Ben yanlış yaptım. Özür dilerim.”
Bu cümle insanı küçültmez.
Aksine, çocuğa çok önemli bir ahlak öğretir.
Çünkü çocuk şunu öğrenir:
“Demek ki büyümek, hiç hata yapmamak değil; hata yaptığında kabul edebilmekmiş.”
Şimdi bir soru daha:
Biz çocuklarımızdan itaat mi bekliyoruz, yoksa doğruyu anlayan ve doğruyu seçebilen insanlar olmalarını mı istiyoruz?
Bu soruya vereceğimiz cevap, onlarla kurduğumuz ilişkiyi de değiştirebilir.
6. Köyde ve şehirde değişmeyen mesele: İnsan neden menfaatine uygun sözü sever?
Şimdi şehirde yaşayan bir iş adamıyla köyde yaşayan bir çiftçiyi düşünelim.
İş adamı bir yatırım yapacak.
Çevresindeki insanlara soruyor:
“Bu işe gireyim mi?”
Birisi diyor:
“Çok güzel iş, kesinlikle gir.”
Hoşuna gidiyor.
Bir başkası diyor:
“Burada bazı riskler var. Önce hesap yapmalısın.”
Bu defa canı sıkılıyor.
Çünkü kararını zaten vermiş.
Sadece kendisini destekleyecek birini arıyor.
Şimdi köydeki çiftçiye bakalım.
Tarlasına bir ürün ekecek.
Komşusu diyor:
“Bu yıl o ürünün pazarı zayıf olabilir. Bir araştır.”
Çiftçi kızıyor:
“Sen benim işimi bana mı öğretiyorsun?”
Ama başka biri gelip:
“Sen ne ekersen kazanırsın” dediğinde mutlu oluyor.
Şimdi düşünelim.
İnsan ne zaman yanlış karar vermeye daha açık hâle gelir?
Hiçbir şey bilmediğinde mi?
Yoksa bildiğini sandığı için hiçbir uyarıyı dinlemediğinde mi?
Bazen ikincisi çok daha tehlikeli olabilir.
Çünkü bilmediğini bilen insan sorar.
Ama her şeyi bildiğini düşünen insan sormaya bile ihtiyaç duymaz.
Ve burada çok önemli bir başka mesele daha var.
Bir insanı yanlış yönlendirmek için ona her zaman yalan söylemek gerekmeyebilir.
Bazen gerçeğin sadece işine gelen kısmını anlatmak da yanıltıcı olabilir.
Bir satış temsilcisi düşünelim.
Müşteriye ürünün avantajlarını anlatıyor ama önemli bir kusurunu gizliyor.
Söylediği avantajlar doğru olabilir.
Ama bilerek gizlediği bilgi, müşterinin yanlış karar vermesine neden oluyor.
Şimdi soralım.
“Ben yalan söylemedim” demek yeterli mi?
Yoksa dürüstlük, karşımızdakinin kararını etkileyecek önemli gerçekleri de saklamamayı mı gerektirir?
İşte burada 6. ayetteki insanları yanlış yola yönlendiren sözler üzerinde yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Sözün tehlikesi bazen açıkça yalan olmasında, bazen de hakikati kasıtlı olarak çarpıtmasındadır.
7. En zor soru: Kur’an’ı dinlerken bile kendimizden kaçıyor olabilir miyiz?
Şimdi biraz daha derine inelim.
Buraya kadar hep günlük hayatımızdan örnekler verdik.
Ama 7. ayetin doğrudan konusu Allah’ın ayetleri karşısındaki tavrımız.
Bu yüzden asıl meseleyi gözden kaçırmayalım.
Şöyle bir insan düşünelim.
Kur’an’da adaleti anlatan ayetleri okuyor.
“Çok güzel” diyor.
Sabırla ilgili ayetleri dinliyor.
“Ne kadar doğru” diyor.
Merhametle ilgili ayetleri duyuyor.
“İnsanlar böyle olmalı” diyor.
Ama sonra kardeşiyle bir mesele yaşıyor.
Haksızlık yapıyor.
Eşiyle tartışıyor.
Kırıcı konuşuyor.
Çalışanının hakkını geciktiriyor.
Bir insanı küçümsüyor.
Şimdi soralım.
Bu insan Kur’an’ı gerçekten duymuş mu?
Evet, ayetleri işitmiş olabilir.
Anlamlarını da öğrenmiş olabilir.
Ama öğrenmekle yaşamak arasında hâlâ bir mesafe var.
Burada çok hassas bir ayrım yapmamız gerekiyor.
Her hata yapan insanı 7. ayette anlatılan, ayetlerden kibirle yüz çeviren kişi olarak görmemeliyiz.
Çünkü insan inanır, doğruyu kabul eder ama nefsine yenilip hata yapabilir. Ardından pişman olup kendisini düzeltebilir.
Bu başka bir durumdur.
Tehlikeli olan, yanlışı doğru gibi göstermeye çalışmak ve Allah’ın uyarısını küçümseyerek reddetmektir.
Mesela bir insan haksızlık yaptığında:
“Ben yanlış yaptım. Allah’ın emrini biliyorum ama kendime hâkim olamadım” diyebilir.
Bu insanın düzelme kapısı açıktır.
Ama başka biri:
“Ben ne yaptıysam doğru yaptım. Kimse bana karışamaz” diyorsa kendisini sorgulama imkânını giderek kaybedebilir.
Şimdi soralım:
Biz Kur’an’da kendimize uymayan bir şeyle karşılaştığımızda ne yapıyoruz?
Davranışımızı ayete göre mi düzeltmeye çalışıyoruz?
Yoksa ayetin uyarısını kendi davranışımıza göre etkisizleştirmeye mi çalışıyoruz?
Bu soru hepimiz için önemli.
Çünkü Kur’an yalnızca başkalarının yanlışlarını görmek için okunmaz.
Önce kendi yanlışlarımızı fark etmek için okunur.
Bir insan aynaya baktığında yüzündeki bir lekeyi görürse aynaya kızar mı?
“Sen bana neden bunu gösteriyorsun?” der mi?
Hayır.
Gider yüzünü temizler.
Kur’an’ın uyarıları karşısında da yapmamız gereken, aynayı suçlamak değil, kendimizi düzeltmeye çalışmaktır.
8. İnsan bazen gerçeği değil, kendisini rahatlatacak bir mazeret arar
Şimdi günlük hayatımızda çok sık karşılaştığımız bir duruma bakalım.
Bir insan akrabasıyla konuşmuyor.
Soruyoruz:
“Neden konuşmuyorsun?”
“Bana yıllar önce şöyle yaptı.”
Peki o akrabanla konuşup meseleyi çözmeye çalıştın mı?
“Hayır.”
Neden?
“Önce o gelsin.”
Peki karşı taraf da aynı şeyi düşünüyorsa ne olacak?
İkisi de bekleyecek.
Yıllar geçecek.
Belki anne babaları vefat edecek.
Belki çocukları birbirini tanımadan büyüyecek.
Sonra bir gün diyecekler ki:
“Aslında bu kadar büyütmeye gerek yokmuş.”
Şimdi soralım.
İnsan bazen haklı olduğu için mi barışmıyor, yoksa gururunu aşamadığı için mi?
Elbette her kırgınlık aynı değildir. Ağır haksızlıklarda güveni yeniden kurmak, sınır koymak ve zarar görmekten korunmak gerekebilir.
Ama sıradan aile anlaşmazlıklarında bazen iki taraf da bir adım atmaya yanaşmıyor.
Neden?
Çünkü ilk adımı atanın kaybettiğini düşünüyorlar.
Peki gerçekten öyle mi?
Barışmak için ilk adımı atan insan mı kaybeder, yoksa yıllarca birbirine hasret kalan insanlar mı?
Şimdi hepimiz kendi hayatımızı düşünelim.
Belki bir kardeşimizle aramız açık.
Belki bir akrabamızla konuşmuyoruz.
Belki eşimizden özür dilememiz gerekiyor.
Belki bir çalışanımıza haksızlık yaptık.
Belki çocuğumuzu dinlemeden azarladık.
Peki bizi bu yanlışları düzeltmekten alıkoyan ne?
Bazen para değil.
Bazen zaman değil.
Bazen imkânsızlık da değil.
Sadece “Ben neden ilk adımı atayım?” düşüncesi.
İşte kibir üzerinde düşünürken bu soruyu da kendimize sormamız gerekiyor.
9. İki ayeti birlikte düşünelim: Dilimiz başkasını nereye götürüyor, kulağımız bizi nereye götürüyor?
Şimdi 6. ve 7. ayetlere birlikte bakalım.
6. ayette insanların Allah’ın yolundan uzaklaştırılmasından söz ediliyor.
7. ayette ise Allah’ın ayetleri karşısında kibirle yüz çevirmekten.
Buradan kendi hayatımız için iki önemli soru çıkarabiliriz.
Birinci soru: Benim söylediklerim başkalarını nereye götürüyor?
Bir arkadaşımıza yanlış bir şeyi normal gösteriyor muyuz?
Bir kardeşimizi diğer kardeşimize karşı kışkırtıyor muyuz?
Bir çalışanımıza dürüst olmayan bir davranışı öğretiyor muyuz?
Çocuğumuza sözlerimizle doğruyu anlatırken davranışlarımızla başka bir şey mi gösteriyoruz?
İkinci soru: Bana söylenen doğrular karşısında ben ne yapıyorum?
Dinliyor muyum?
Araştırıyor muyum?
Anlamaya çalışıyor muyum?
Yoksa hemen kendimi savunmaya mı geçiyorum?
Şimdi burada ilginç bir durum var.
Biz başkalarının bizi dinlemesini çok istiyoruz.
Eşimiz bizi dinlesin.
Çocuğumuz bizi dinlesin.
Çalışanımız bizi dinlesin.
Kardeşimiz bizi dinlesin.
Peki ya biz?
Biz kimin sözünü gerçekten dinliyoruz?
Hatta daha önemli bir soru:
Allah’ın sözünü dinlediğimizde hayatımızda ne değişiyor?
Bazen dinlediğimiz bir ayet bize çok güzel geliyor.
Ama o güzellik yalnızca kulağımızda kalıyorsa ne kadar faydalanabiliyoruz?
Kur’an’daki uyarıların amacı yalnızca bizi düşündürmek değil, doğruya yönelmemize de yardımcı olmaktır.
O hâlde dinlemekle yetinmeyelim.
Bir davranışımızı düzeltelim.
Bir hakkı sahibine verelim.
Bir özür dileyelim.
Bir haksızlıktan vazgeçelim.
Bir insana daha dikkatli kulak verelim.
Çünkü bir ayetin hayatımıza dokunması bazen çok küçük görünen ama çok değerli bir değişimle başlayabilir.
Kapanış — En çok hangi sözleri seviyoruz?
Şimdi dersten ayrılmadan önce son bir örnek üzerinde düşünelim.
İki arkadaşımız olduğunu varsayalım.
Birincisi bize sürekli:
“Sen haklısın. Sen çok iyisin. Senin hiç yanlışın yok” diyor.
İkincisi ise bizi seviyor ama gerektiğinde şöyle söylüyor:
“Bak, burada yanlış yaptın. Gel, bunu düzeltelim.”
Hangisi bizim için daha faydalı bir arkadaş?
Belki birincisiyle vakit geçirmek daha kolay.
Çünkü bizi hiç rahatsız etmiyor.
Ama ikincisi bizim iyiliğimizi gerçekten düşünüyor olabilir.
Şimdi bir adım daha ilerleyelim.
Biz kendimize nasıl arkadaşlar seçiyoruz?
Bize sürekli hak verenleri mi?
Yoksa gerektiğinde yanlışımızı söyleyebilenleri mi?
Peki biz nasıl bir arkadaşız?
Bir insanın yanlışına ortak mı oluyoruz?
Yoksa onu kırmadan, küçümsemeden doğruya davet edebiliyor muyuz?
İşte Lokman Suresi’nin 6. ve 7. ayetlerinden kendi hayatımıza taşıyabileceğimiz çok önemli derslerden biri budur.
Bir tarafta insanları hakikatten uzaklaştıran sözler var.
Diğer tarafta hakikat kendisine ulaştığı hâlde kibirle yüz çeviren bir insan var.
Biz ne başkalarını yanlış yola yönlendiren sözlerin sahibi olalım ne de doğruyu duyduğumuzda ona sırt çevirelim.
Bugün hepimizden küçük bir şey istiyorum.
Akşam eve gittiğimizde kendimize iki soru soralım:
“Bugün söylediğim hangi söz bir insana fayda sağladı?”
“Bugün duyduğum hangi doğru benim bir yanlışımı düzeltmeme yardımcı oldu?”
Belki bu iki soruya vereceğimiz cevap, yarın nasıl yaşayacağımızı değiştirecek.
Ve son olarak şunu unutmayalım:
İnsanın kulağının açık olması, hakikate açık olduğu anlamına gelmez. Hakikate açık olmak, gerektiğinde kendi yanlışımızla yüzleşmeyi de kabul etmektir.
Rabbimiz bizi doğruyu duyduğunda ondan yüz çevirenlerden değil, doğruyu anlayıp hayatına taşıyanlardan eylesin.

