Kader Biliniyorsa Seçimlerimizin Anlamı Nedir?

14 Şubat 2021

Allah biliyorsa ben neden seçim yapıyorum?

Hiç kendinize şöyle sordunuz mu: “Allah yarın ne yapacağımı biliyorsa benim seçimimin ne anlamı var? Yapacağım şey zaten biliniyorsa başka türlü davranabilir miyim?” Bu soru insanın zihnini gerçekten meşgul ediyor. Hele zor bir dönemden geçiyorsak, yanlış bir kararın sonucuyla karşılaşmışsak veya geleceğimizden korkuyorsak daha da çok düşünüyoruz. Gelin, hemen bir cevap verip geçmeyelim. Önce neyi birbirine karıştırdığımıza bakalım: Bir şeyi bilmekle o şeyi zorla yaptırmak aynı şey mi?

Biz zamanı yaşayarak tanıyoruz. Dün yaptığımızı hatırlıyoruz, bugün önümüzdeki seçenekleri görüyoruz, yarını ise bilmiyoruz. Bir yere gitmek için yola çıktığımızda yolculuğun ne kadar süreceğini tahmin edebiliyoruz. Ama önümüze ne çıkacağını bütünüyle bilemiyoruz. Bilgimiz de gücümüz de sınırlı. Allah’ı ise kendi yaşadığımız zamanın sınırları içine yerleştirdiğimizde meseleyi anlamakta zorlanıyoruz. Allah’ın zamandan ve mekândan münezzeh oluşunu düşünmek, kendi sınırımızı fark etmemize yardımcı oluyor. Bizim için henüz yaşanmamış olan bir şeyi Allah’ın biliyor olması, o seçimi bizim yerimize zorla yaptığı anlamına gelmiyor.

Sabah kahvaltısını düşünelim. Yumurta yapmaya karar verdiniz. Sonra vazgeçip başka bir şey hazırladınız. Belki dolabı açtınız, bir malzemenin olmadığını gördünüz ve yeniden karar verdiniz. Günün daha başında bile kaç seçim yaptınız? Kimse sizi tek bir kahvaltıya mahkûm etmiş gibi yaşamıyorsunuz. Seçiyor, değiştiriyor, deniyor ve sonuçla karşılaşıyorsunuz. Allah’ın bütün bunları bilmesiyle sizin bunları isteyerek yapmanız birbirinin yerine geçmiyor. Bilmek ayrı, zorlamak ayrı.

Başarı bizim, hata kaderin mi?

Şimdi biraz kendimize dönelim. Bir işi başardığımızda nasıl konuşuyoruz? “Çalıştım, uğraştım, vazgeçmedim ve başardım” diyoruz. Bu sözün içinde kendi emeğimizi görüyoruz. Peki yanlış yaptığımızda neden bazen aynı açıklığı gösteremiyoruz? Birini incittiğimizde, bir borcu ödemediğimizde veya haksız kazanca yöneldiğimizde hemen “Kaderim böyleymiş” demek kolayımıza gelebiliyor. Başarıyı sahiplenip yanlışın sorumluluğunu bütünüyle üzerimizden atarsak kendimize karşı dürüst davranmış olur muyuz?

Birine borç verdiğinizi düşünün. Ödeme günü geliyor, fakat karşınızdaki kişi size “Benim kaderimde ödememek varmış, senin de alamamak varmış” diyor. Bu açıklama sizi ikna eder mi? Büyük ihtimalle hakkınızı ararsınız. Çünkü onun bir davranışta bulunduğunu, söz verdiğini ve sözünün sorumluluğunu taşıması gerektiğini biliyorsunuz. Kendimiz söz konusu olduğunda da aynı ölçüyü korumamız gerekiyor. Başkasından beklediğimiz dürüstlüğü kendi davranışımızda da aramalıyız.

Bu, hayatta başımıza gelen her şeyin bizim tercihimiz olduğu anlamına gelmez. Doğduğumuz yeri, ailemizi veya karşımıza çıkacak bütün şartları biz seçmiyoruz. Başka insanların kararları da hayatımıza dokunuyor. Fakat elimizde olmayan şartlarla kendi verdiğimiz kararları ayırmak zorundayız. Her şeyi yönetemiyoruz diye hiçbir sorumluluğumuz yokmuş gibi davranamayız. Yapabileceğimiz bir iyiliği ertelemek de yanlış olduğunu bildiğimiz bir davranışı sürdürmek de üzerinde durmamız gereken seçimlerdir.

Asansörde düğmeye basan kim?

Bir asansöre bindiğinizi düşünün. Karşınızda farklı katların düğmeleri var. Hangi kata gideceğinize karar verip düğmeye basıyorsunuz. Ancak gittiğiniz katın odalarını, koridorunu ve bütün düzenini o anda siz kurmuyorsunuz. Bir seçimin ardından, önceden hazırlanmış bir düzenle karşılaşıyorsunuz. Bu örnek hayatın bütün ayrıntılarını açıklamaz; ama seçmekle her şeyi yaratmak arasındaki farkı düşünmemize yardımcı olur. İnsan seçim yapar, fakat seçtiği yerde karşılaşacağı her şeyin sahibi değildir.

İnternette bir sayfa açarken de benzer bir durum yaşarız. Hangi bağlantıya basacağımızı seçeriz. Açılan sayfada neler olduğunu ise bazen ancak içine girince görürüz. Sayfayı hazırlayan, içeriğini bizden önce biliyordur. Bizim bilmiyor olmamız seçmemize engel değildir; onun biliyor olması da düğmeye bizim yerimize bastığı anlamına gelmez. Bunları düşünürken Allah’ın bilgisini insanın bilgisine eşitlemeyelim. Burada üzerinde durduğumuz şey, bilme ile seçme arasındaki ayrımı daha anlaşılır hâle getirmektir.

Yola çıkmayı da biz seçeriz; fakat ileride bir kaza olduğunu önceden bilmeyebiliriz. Başka bir sürücünün kararı yolculuğumuzu değiştirebilir. Demek ki seçimlerimiz yalnızca bizimle sınırlı kalmıyor. Yolda tehlikeli bir parça görüp onu kenara aldığımızda, arkamızdan gelen birinin kazadan korunmasına vesile olabiliriz. Küçük gördüğümüz bir davranışın başkasının hayatında büyük bir karşılığı olabilir. Bu yüzden “Ben ne kazanırım?” sorusunun yanına “Benim yaptığım başkasını nasıl etkiler?” sorusunu da koymalıyız.

Dua ederken biz ne yapıyoruz?

İnsan geleceği bilmediği için yardıma ihtiyaç duyar. Bir karar veririz, hazırlığımızı yaparız; yine de karşımıza çıkacak bütün ihtimalleri göremeyiz. İşte dua ederken bu sınırımızı da kabul ederiz. Rabbimizden yardım ister, doğruyu görmeyi ve yanlışımızdan dönmeyi dileriz. Fakat dua etmeyi, kendi yapacağımız işi bırakmanın gerekçesine dönüştürmemeliyiz. Yardım istemekle sorumluluğu terk etmek aynı şey değildir.

Bir iş aradığımızı düşünelim. “Çok dua ediyorum ama iş bulamıyorum” diyoruz. Peki başvurularımızı takip ediyor muyuz? Bir görüşme için arıyor muyuz? Mesleğimizde eksik olduğumuz bir şeyi öğrenmeye çalışıyor muyuz? Bazen istediğimiz sonuca çok odaklanırken o sonuca götürecek emeği ihmal edebiliyoruz. Elbette çalışmak her istediğimiz sonucu hemen elde edeceğimizin garantisi değildir. Ama sonucun garantisi olmaması, çabayı gereksiz yapmaz.

Hz. Âdem’in hatasının ardından Rabbine yönelişi de bize bu noktada bir şey söylüyor. Yanlışını kabul etmek, insanın önünü kapatmaz; düzeltmeye kapı açar. Kendi payını görmek yerine sürekli başkasını suçlamak ise bizi aynı yerde tutabilir. İblis’in suçlayıcı tutumuyla Âdem’in sorumluluk alıp bağışlanma isteyen tutumunu düşünelim. Biz yanlış yaptığımızda hangisine yaklaşıyoruz? Kendimizi savunmak için yeni mazeretler mi buluyoruz, yoksa “Ben burada yanlış yaptım, şimdi neyi düzeltebilirim?” diye sorabiliyor muyuz?

Tevekkül de emek verdikten sonra her şeyi yönetemediğimizi kabul ederek Allah’a güvenmektir. Bir işe girerken, evlenirken veya yola çıkarken içimizde korkular olabilir. Elimizden geleni yapar, bildiğimiz doğruya göre hareket eder ve Rabbimizden yardım isteriz. Bütün ihtimalleri kontrol edemediğimiz için hayatı durduramayız. Ama kontrol edemediğimiz şeyleri bahane ederek tedbiri de bırakamayız. Çalışmak, dua etmek ve güvenmek hayatımızda birlikte yer bulmalıdır.

Yardım istemek, bütün yükü bırakmak mı?

Karlı bir yolda arabası kalmış birini düşünün. Sizden yardım istiyor; fakat kendisi koltuğunda oturuyor. Zinciri sizin çıkarmanızı, sizin takmanızı ve bütün işi sizin yapmanızı bekliyor. Yapabilecek durumda olduğu hâlde hiç çaba göstermemesi size nasıl hissettirir? Birlikte uğraşmakla bütün sorumluluğu bir başkasına bırakmak arasında fark var. Bu örnek, başkasının gerçek imkânını bilmeden onu yargılamamız için değil, kendi davranışımıza bakmamız için önemli.

Arkadaşınız taşınırken de benzer bir şey yaşayabilirsiniz. Yardıma gidiyorsunuz, o ise oturup bütün yükü size bırakıyor. Yardımlaşmak güzel; ama yardımı, kendi sorumluluğunu ortadan kaldıran bir alışkanlığa çevirmek ilişkileri yoruyor. Biz destek isterken kendi payımıza düşeni yapıyor muyuz? Yapabildiğimiz bir işi sürekli başkasına bıraktığımızda bunun onun zamanı ve emeği üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyor muyuz?

Çocuk yetiştirirken de aynı dengeye ihtiyacımız var. Çocuğa hiçbir sorumluluk vermeden bütün ihtiyaçlarını hazır sunmak, onun çabalamayı öğrenmesini zorlaştırabilir. Ancak bunun karşılığı bütün ev işini çocuğa yüklemek değildir. Yaşına uygun bir işi birlikte yapmak, nasıl yapılacağını göstermek ve onun da katkısını istemek daha başka bir şeydir. Sorumluluk öğretmekle bir insanın emeğini kullanmak birbirine karışmamalıdır. Denge, yalnızca kendimiz için istediğimiz rahatlıkta değil, karşımızdakine yüklediğimiz işte de gerekir.

Sevdiğimiz insana doğruyu söyleyebiliyor muyuz?

Bir yakınımız sıkıntısını anlatınca yanında olmak isteriz. Fakat yanında olmak, her davranışını doğru bulmak anlamına gelir mi? Borcunu kapatmak isteyen biri, borca yol açan tercihlerini hiç değiştirmek istemiyorsa yalnızca para vermek sorunu çözmeyebilir. Bazen insanın harcamasına, alıştığı düzene veya yürüttüğü işin şartlarına yeniden bakması gerekir. Yardımın nasıl yapılacağını düşünürken kişinin gerçek ihtiyacını, yapabildiklerini ve bizim desteğimizin neyi sürdürdüğünü de anlamaya çalışmalıyız.

Aynı durum ilişkilerde de karşımıza çıkar. Evli bir arkadaşımız başka bir ilişkiyi yalnızca duygularıyla haklı göstermeye çalışabilir. Onu seviyoruz diye yapılan haksızlığı görmezden gelmek zorunda değiliz. Kırmadan ama açıkça konuşabiliriz: “Burada incinen insanlar var. Verdiğin sözün sorumluluğunu düşünmen ve bu yanlışı düzeltmen gerekiyor.” Samimiyet, yalnızca duymak istediğini söylemek değildir. Bazen gerçek dostluk, birlikte yanlışın içinde kalmak yerine doğru bir adım atmasına yardımcı olmaktır.

Bollukta da darlıkta da kendimize bakalım

Hayatın sınavını yalnızca kayıplarda aramayalım. Sağlık, para, aile ve çocuklar da nasıl davrandığımızı ortaya çıkarır. İşler yolunda giderken her şeyi kendi gücümüzden bilmeye başlayabiliriz. Oysa çalışabilmek için akla, bedene, zamana ve imkâna sahibiz. Emeğimizin değerini kabul ederken bunları da hatırlayabiliriz. Şükretmek, “Ben hiçbir şey yapmadım” demek değildir. Hem verdiğimiz emeği hem de bize verilen imkânları doğru yere koymaktır.

Sıkıntı geldiğinde ise başka bir tehlike var: Bir kaybı bütün hayatımızın sonu gibi görmek. Bir işimiz bozulabilir, bir kararımız yanlış çıkabilir veya beklediğimiz kapı açılmayabilir. Bunlar acı verir. Fakat bir alandaki yanlışımız, başka bir iyilik yapma imkânını bütünüyle ortadan kaldırmaz. Hata yaptıysak tövbe edebilir, zarar verdiysek telafi arayabilir, öğrenmediğimiz bir şeyi öğrenebiliriz. Ümidimizi kaybetmeden kendi payımıza bakmak, yeniden başlamanın bir yolu olabilir.

Bir şeyi çok istememiz de bizi dikkatli olmaya çağırır. İşimizi, paramızı veya çocuğumuzu hayatın tek anlamı hâline getirirsek o alandaki her değişiklik bütün dengemizi sarsabilir. Sevmek güzeldir; fakat sevdiğimiz şeyi her ölçünün üstüne koyduğumuzda yanlış kararlar vermeye başlayabiliriz. Kendimize ara sıra soralım: “Bu isteğim beni daha dürüst, daha adil ve daha sorumlu yapıyor mu? Yoksa bütün hayatımı onun etrafında mı döndürüyorum?”

Geçmiş kuşakların emeğini de bu gözle düşünebiliriz. Bugün yararlandığımız pek çok imkânı biz tek başımıza oluşturmadık. Bizden önce çalışan, üreten ve fedakârlık yapan insanların tercihleri hayatımıza ulaşmış durumda. Bizim bugün yaptıklarımız da yarın başka insanların şartlarını etkileyecek. Evimizde kurduğumuz ilişki, işimizde gösterdiğimiz dürüstlük ve çevremize verdiğimiz destek bizden sonra da iz bırakabilir. Bu yüzden sorumluluğu yalnızca kendi rahatımızla sınırlamamak gerekiyor. Bir insanın iyi bir davranışı, bir başka insanın iyilik yapmasına cesaret verebilir. Böylece küçük başlayan bir yardım, bizim hiç görmediğimiz yerlere kadar ulaşabilir.

Bunun için büyük bir makama veya çok büyük bir servete sahip olmayı beklemeyelim. Elimizdeki imkân bazen dinlemeye ayıracağımız bir zaman, bazen paylaşacağımız doğru bir bilgi, bazen de yapılacak küçük bir iştir. Herkesin gücü ve şartları aynı değildir. Kendimizi başkasının hayatıyla ölçmek yerine, bulunduğumuz yerde hangi sorumluluğu yerine getirebileceğimize bakalım. Bugün yapabileceğimiz bir iyiliği sırf küçük göründüğü için değersiz saymayalım.

Bugün hangi doğru adımı atabiliriz?

Bir aracı kurarken kullanım kılavuzuna bakıyoruz. Bir mesleği öğrenmek için yıllarca okuyup çalışıyoruz. Peki hayatımıza yön verecek bilgiyi anlamaya ne kadar vakit ayırıyoruz? Kur’an’ı yalnızca okuyup bitirilecek bir metin gibi görürsek, öğrendiğimizin kararlarımızdaki karşılığını kaçırabiliriz. Okuduğumuz bir ayetin işimizle, ailemizle ve verdiğimiz sözlerle nasıl ilişkili olduğunu düşünmeliyiz. İman ettiğimizi söylemekle o imana uygun davranmak arasında kurulması gereken bir bağ var.

Bugün her sorunun cevabını bir anda bulmak zorunda değiliz. Ama bildiğimiz bir doğruyu uygulamak için bir adım atabiliriz. Geciktirdiğimiz bir borcu konuşabilir, incittiğimiz birinden özür dileyebilir, bir başvurumuzu takip edebilir veya birinin yükünü hafifletebiliriz. Seçimlerimizin yalnızca bizi değil, eşimizi, çocuklarımızı, anne babamızı ve çevremizi de etkilediğini hatırlayalım. Kader üzerine düşünürken bugünün sorumluluğunu kaybetmeyelim. Elimizden geleni yapalım, bilmediğimiz yerde haddimizi bilelim, yanıldığımızda geri dönelim ve Rabbimize güvenelim.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir