Suya Ulaşmadan Dua Etmek: Hak, Batıl ve Hayatımızdaki Köpükler

31 Temmuz 2024

Bir insan ellerini açıp su isteyebilir. Peki suya yaklaşmıyorsa, o suyu nasıl içecek? Yalnızca istemek yeter mi? Ra‘d sûresindeki su örneği, bu soruyu hayatımıza taşıyor.

Ra‘d sûresinin 14. ayetinde gerçek çağrının Allah’a olduğu bildirilir. Allah’tan başkasına yönelenlerin durumu, suya ulaşmak için avuçlarını uzattığı hâlde suyu içemeyen insana benzetilir. Su oradadır. Susayan insan da. Ama aradaki mesafe kapanmaz.

Bu görüntü bize duanın yanında davranışlarımızı da düşündürür. Allah’tan rızık, huzur ve kolaylık isteriz. Peki bu isteklerimiz yaşama biçimimizde karşılık buluyor mu? Dua ederken söylediğimiz sözlerle günlük tercihlerimiz birbirini tamamlıyor mu?

Dua, yalnızca bir isteği dile getirmek değildir. Allah’a yönelmek, O’na güvendiğimizi söylemek ve bu güvenin gereğini hayatımızda aramaktır. Bir şey istiyorsak, o isteğe uygun bir adım atmamız gerekmez mi?

Namazda Allah’a kulluk ettiğimizi ve yalnızca O’ndan yardım istediğimizi söyleriz. Sonra işimize, evimize ve alışverişimize döneriz. Asıl soru da burada başlar: Namazda söylediğimiz sözler, çalışırken ve insanlarla ilişki kurarken de bizimle kalıyor mu?

Bir müşteri bize iş verdiğinde sözümüzde duruyor muyuz? Kullanmamız gereken malzemeyi kullanıyor muyuz? Eksik yaptığımız işi tamamlıyor muyuz? Yoksa ücretimizi alıp sorumluluğu geride mi bırakıyoruz?

İşini düzgün yapmayan bir ustayı düşünelim. İş sahibi hem parasını ödemiş hem de yeniden masraf yapmak zorunda kalmış olsun. Burada yalnızca kötü işçilik yoktur. Başka bir insanın zamanı, parası ve emeği de zarar görmüştür.

Bir işi bitirmek, yalnızca ücretini almak mıdır? Yoksa üstlendiğimiz sorumluluğu hakkıyla tamamlamak mı? Bu soruyu kendimize sormak, emeğe ve kul hakkına nasıl baktığımızı gösterir.

Ticarette de aynı ölçü geçerlidir. Bir firma numune ister. Numune hazırlanıp gönderilir. İade sırasında zarar görürse, bu zararı kimin üstlenmesi gerektiğini düşünürüz. Mesele yalnızca bir eşyanın bedeli değildir. Başkasının emeğine karşı sorumluluğumuzdur.

Allah’ın bizi gördüğüne inanıyorsak, işimizi nasıl yaptığımızın da bu bilincin içinde olduğunu kabul ederiz. Yalnızca duamızı değil, müşteriye davranışımızı da düşünürüz. Yalnızca namazdaki sözlerimizi değil, başkasının hakkı karşısındaki tutumumuzu da.

Burada dikkatli olmamız gereken bir nokta var. Başımıza gelen her sıkıntıyı kendi yaptıklarımızın cezası sayamayız. Böyle kesin bir hüküm kuramayız. Fakat kendi yanlışlarımızı hiç görmeden yalnızca yaşadığımız zorluklardan söz etmek de bizi doğru bir muhasebeye götürmez.

Zorluklar karşısında nasıl değişiyoruz? Daha merhametli mi oluyoruz? Yoksa başkasının çaresizliğini kendi kazancımıza mı çeviriyoruz? Bir insanın ihtiyacı arttığında ona destek olmak yerine yükünü daha da ağırlaştırıyorsak, bunu nasıl açıklıyoruz?

Dua ile davranış arasındaki bağ tam da burada görünür. Allah’tan merhamet bekliyorsak, bize muhtaç olana nasıl davrandığımıza bakalım. Allah’tan iyilik istiyorsak, insanlara ne verdiğimizi düşünelim. İstediğimiz şeyin hayatımızda bir karşılığı olsun.

Ra‘d sûresinin 17. ayetinde bu kez su ve köpük örneği anlatılır. Gökten su iner, vadiler kendi ölçülerince dolar. Akan suyun üzerinde köpük oluşur. Madenler eritildiğinde de benzer artıklar ortaya çıkar. Ayette hak ile batıl bu görüntü üzerinden düşündürülür: Köpük gider, insanlara fayda veren kalır.

Köpük ilk bakışta daha çok dikkat çeker. Suyun üzerinde durur ve alan kaplar. Ama susayan insan köpüğü değil, suyu arar. Çünkü ihtiyacını karşılayan odur.

Hayatımızda da gözümüze çarpan her şey gerçek değer taşımayabilir. Bir isim, bir makam veya gösterişli sözler bizi etkileyebilir. Ama asıl soru şudur: Bu işte emek korunuyor mu? Verilen söz tutuluyor mu? Ortaya gerçek bir fayda çıkıyor mu?

İnsanlarla ilişkilerimizde de görünüşün ötesine bakmamız gerekir. Bir yakınımızı seviyoruz diye her isteğini yerine getirmek ona her zaman iyilik midir? Çocuğumuzun yapabileceği her işi onun yerine yaparsak sorumluluk kazanmasına yardım etmiş olur muyuz?

Sevgi, bütün yükü tek başına taşımak değildir. İlişkilerde karşılıklı emek ve sorumluluk gerekir. Sınır koymak bazen sevgiyi azaltmaz. İlişkinin daha sağlıklı sürmesine yardım eder.

Bir arkadaşlıkta hep bir taraf çabalıyorsa, durup düşünmek gerekir. Bir iş ilişkisinde bir taraf sürekli sözünü tutmuyor ve yükü ötekine bırakıyorsa, bunu da görmeliyiz. Bu bağ bize fayda mı sağlıyor, yoksa yalnızca alıştığımız için mi sürdürüyoruz?

Elbette her ilişki bir hesap değildir. İnsanlar zor zamanlarda birbirine destek olur. Bazen bir taraf daha çok verir, bazen diğeri. Fakat emek ve sorumluluk sürekli tek kişinin üzerinde kalıyorsa, bunun doğurduğu sonucu konuşmak gerekir.

Ra‘d sûresindeki köpük benzetmesi, kalıcı olanla geçici olanı ayırt etmemizi sağlar. Gösteriş bir süre etkileyebilir. Büyük sözler kulağa hoş gelebilir. Fakat kalıcı olan, insanlara gerçekten fayda veren ve hakkı gözeten davranıştır.

Mesleğimiz, kazancımız ve sahip olduklarımız hayatımızın önemli parçalarıdır. Çalışırız, emek veririz ve geçimimizi sağlamaya uğraşırız. Fakat bir aracı hayatın tek amacı hâline getirirsek, asıl yönümüzü kaybedebiliriz.

Para kazanmak değerlidir. İşini iyi yapmak da. Eğitim görmek de. Ama bir şeyin değerli olması, onun her şeyin önüne geçmesi gerektiği anlamına gelmez. Kazanç uğruna doğruluktan vazgeçiyorsak, neyi kazanıp neyi kaybettiğimizi yeniden düşünmeliyiz.

Şimdi ilk soruya dönelim. Suya ulaşmadan avuç açan insanın hâli bize ne söylüyor? Yalnızca dua ettiğimizi söylemek yeterli mi? Allah’a yöneldiğimizi söylüyorsak, bunun ailemizde, işimizde ve ticaretimizde de bir karşılığı olması gerekmez mi?

Hak ile batılı ayırt etmek, yalnızca söylenen sözleri değerlendirmek değildir. Yaşadığımız hayata da bakmaktır. Başkasının hakkını yediğimiz hâlde kendimizi doğru tarafta görmek kolaydır. Zor olan, yanlışı kabul etmek ve onu düzeltmek için adım atmaktır.

Bugün kendimize birkaç soru soralım. Hangi işte üzerimize düşeni yapmadık? Kimin emeğini küçük gördük? Hangi sorumluluğu başkasına bıraktık? Cevapları başkalarını yargılamak için değil, kendi davranışımızı düzeltmek için arayalım.

Su ile köpüğü birbirine karıştırmayalım. Görünen her şey kalıcı değildir. İstenen her şey de doğru adımlarla tamamlanmadıkça bize ulaşmaz. Dua ederken, çalışırken ve insanlarla ilişki kurarken hem niyetimize hem davranışımıza bakalım.

Bir müşteri kendisini çok güçlü anlatabilir. Tanınmış insanlardan söz edebilir. Büyük işlerden bahsedebilir. Bunlar elbette dikkate alınabilir. Ama karar verirken yalnızca bu sözlere bakmayalım. Ödeme zamanında yapılıyor mu? İşin şartları açık mı? İki taraf da sorumluluğunu yerine getiriyor mu? Güven, bu soruların cevabıyla oluşur.

Bir ilişkinin değeri de yalnızca ne kadar eski olduğuyla ölçülmez. Yıllardır tanıdığımız biri bize haksızlık edebilir. Yakınımız olması bu davranışı doğru yapmaz. Duygularımızı yok saymayalım. Ama onların gerçeği görmemizi engellemesine de izin vermeyelim.

Bir insan kendi yapabileceği işi de öğrenmelidir. Kendi tabağını kaldırmak küçük bir örnek gibi görünebilir. Ama burada mesele tabak değildir. Kişinin kendi sorumluluğunu üstlenmesidir. Her şeyi başkasının yapmasını bekleyen biri, zamanla hem kendine hem çevresine yük olur.

Bir yakınımıza sürekli destek oluyoruz. Fakat bu destek onun sorumluluk almasını engelliyorsa, yardım biçimimizi gözden geçirebiliriz. Bazen en faydalı destek, bir işi onun yerine yapmak değil; o işi yapabilecek gücü kazanmasına yardımcı olmaktır.

Meslek seçiminde de yalnızca başkalarının gözündeki değere bakmayalım. Bir diploma değerli olabilir. Fakat her diploma herkese aynı yolu açmaz. İnsan yıllarca bir alanda okur. Sonra o işin kendisine uygun olmadığını fark eder. Harcanan emek gerçektir. Yine de sırf emek verdik diye mutsuz olduğumuz bir yolda kalmak zorunda değiliz.

Rızkı tek bir müşteriye, diplomaya veya makama bağladığımızda, aracı olan şeyi asıl kaynak gibi görmeye başlayabiliriz. Çalışmak, plan yapmak ve emek vermek gerekir. Fakat bütün güvenimizi tek bir kapıya bağlamak bizi kırılgan hâle getirir. İmkânları kullanırız. Ama onları hayatımızın sahibi yapmayız.

Önümüzde güzel bir yemek olduğunu düşünelim. Yemek hazır. Onu hazırlayan emek de var. Fakat insan hastaysa tadını alamayabilir. Demek ki sahip olduğumuz şey kadar, ondan faydalanabilme hâlimiz de önemlidir. Bunu hatırlamak nimetleri sıradan görmememize yardım eder.

Bugün elimizi uzattığımız şey gerçekten su mu? Yoksa suyun üzerindeki köpük mü?

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir