Gerçeği Ararken Neyi Ölçü Alıyoruz? Dua, Ahlak ve Hak Yol

29 Ağustos 2024

Bir insan çok şey öğrenebilir. Çok dua edebilir. Çok konuşabilir. Peki anladığı şey hayatına geçmiyorsa bu bilginin ne faydası var? Gün içinde yüzlerce söz duyuyoruz. Bazılarını tekrar ediyoruz. Ama çoğu zaman ne söylediğimizi, neye inandığımızı ve nasıl yaşadığımızı aynı anda düşünmüyoruz. Oysa asıl mesele burada başlıyor.

Allah’a dua ederken içimizden ne geçiyor? Ezberlediğimiz kelimeleri mi sıralıyoruz? Yoksa gerçekten ihtiyacımızı, korkumuzu, umudumuzu O’na mı açıyoruz? Peygamberlerin duaları bize samimi yönelişi hatırlatır. Rabbimizden göğsümüzü genişletmesini, işimizi kolaylaştırmasını, sözümüzün anlaşılmasını isteriz. İlim, iman ve yardım dileriz. Bunların anlamını bilmek, duaya başka bir derinlik kazandırır.

Bir çocuğun duasını düşünelim. Kendisine verilen güzel bir şey için teşekkür ediyor. Evindeki en basit imkânı bile nimet olarak görüyor. Cümlesi belki çok kısa. Belki kelimeleri bizim alıştığımız biçimde değil. Ama ne dediğini biliyor. İçtenlikle konuşuyor. Biz de Allah’a yönelirken samimiyeti unutmamalıyız.

Bir dua mutlaka başka bir dilde olunca mı değerli olur? Söylediğimiz kelimelerin anlamını kavramak gereksiz midir? Peygamberlerin Kur’an’da aktarılan yakarışlarını düşünürken bu sorular önümüze gelir. Allah’a ne istediğimizi anlayarak söylemek, ibadeti yalnızca ezberden yapılan bir işe dönüştürmemek önemlidir.

Ezberlemekle anlamak arasında fark var. Çarpım tablosunu tekrarlayan biri belirli işlemleri yapabilir. Fakat sayılar arasındaki ilişkiyi anladığında daha farklı problemleri çözebilir. Bir işi yıllarca yapan insan bile yaptığı işin mantığını anlamıyorsa yeni bir sorun karşısında çaresiz kalabilir. Dinî sözleri tekrar etmekle onların hayatımızdaki karşılığını kavramak da aynı şey değildir.

İletişim kurarken de böyledir. Eşimizi duyuyor ama anlamıyor olabiliriz. Çocuğumuz bir şey söylüyor ama neden söylediğini düşünmüyor olabiliriz. Müşterimizle konuşuyor ama gerçekten neye ihtiyaç duyduğunu dinlemiyor olabiliriz. İletişim, yalnızca kelime alışverişi değildir. Bir ilişki kurulacaksa karşımızdaki insanı anlamaya çalışmak gerekir.

Zümer suresinin 39. ayetinde peygambere kavmine, herkesin kendi bulunduğu hâl üzere çalışmasını söylemesi bildirilir. Ardından kimin aşağılayıcı bir azapla karşılaşacağının anlaşılacağı hatırlatılır. Bu uyarı bizi bir sorumluluk düşüncesine götürür. İnsan tercih yapar. Bir yola girer. Sonra o yolun sonuçlarıyla yüzleşir.

Bugün neye çalışıyoruz? Bütün gücümüzü neye veriyoruz? Yeni bir ev mi, daha iyi bir araba mı, daha yüksek bir makam mı? Bunları istemek tek başına sorun değildir. Fakat bütün hayatımızı sadece bunlarla ölçmeye başladığımızda başka değerleri gözden kaçırabiliriz.

Çevremize baktığımızda insanların birbirini çoğu zaman sahip olduklarıyla değerlendirdiğini görüyoruz. Birinin arabası, kariyeri, diploması, giyimi hemen dikkat çekiyor. Oysa çok daha önemli sorular var. Dürüst mü? Güvenilir mi? Saygılı mı? İnsanlara nasıl davranıyor? Sözünü tutuyor mu? Bu soruları sormadığımızda görünüş bizi yanıltabilir.

Bir evlilik düşünelim. Aileler konuşuyor. Gencin işi var mı? Evi var mı? Arabası var mı? Bunlar soruluyor. Elbette geçim ve sorumluluk önemlidir. Ama kişinin ahlakı hiç araştırılmıyorsa önemli bir eksiklik ortaya çıkar. Varlıklı olmak, eşine karşı saygılı olacağını garanti etmez. İyi bir kariyer, dürüstlüğün yerine geçmez.

İki insanın birlikte yaşamasında anlayış, dürüstlük, edep, saygı ve hoşgörü gerekir. Bu değerler yoksa maddi imkânlar tek başına huzur kurmaya yetmez. Sorunları konuşabilmek de önemlidir. İnsan uzun süre mutsuzsa bunu içinde biriktirmek yerine ne yaşadığını açıkça söyleyebilmelidir. Karşılıklı saygı olmadan sorunun çözülmesi güçleşir.

Bu yalnızca evlilik için geçerli değil. Bir ortaklıkta da böyle. Bir iş yerinde de böyle. Karşımızdaki insan sürekli kaba davranıyor, dinlemiyor, saygı göstermiyorsa sınır koymamız gerekebilir. Her davranışı sırf bir müşteri veya yakınımız olduğu için kabul etmek zorunda değiliz. Nezaket göstermekle haksızlığa sessiz kalmak aynı şey değildir.

Bir müşteri telefon açıyor. Daha konuşmanın başında aşağılayıcı bir üslup kullanıyor. Biz ise o işi kaybetmemek için her söze katlanmayı düşünüyoruz. Oysa iş yapmak için karşılıklı saygı gerekir. Sakin ama açık konuşabiliriz. Saygısızlığı kabul etmediğimizi belirtebiliriz. Gerektiğinde o ilişkiyi sürdürmeme kararı alabiliriz.

Sınır koymak, bütün insanlara öfkeyle yaklaşmak değildir. Tam tersine ölçüyü korumaktır. Merhamet de önemlidir, anlayış da. Fakat merhametin yanında hakkaniyet olmalıdır. Bir insanı dinlemek ve ona yardımcı olmak, her isteğini kabul etmek anlamına gelmez.

Zümer suresinin 41. ayetinde kitabın insanlar için hak olarak indirildiği bildirilir. Doğru yola girenin kendi yararına, sapmanın da kendi aleyhine olduğu anlatılır. Peygambere de insanların üzerinde bir vekil olmadığı hatırlatılır. Bu söz çok önemlidir. Çünkü insanın doğruyu seçme sorumluluğunu bir başkasına bütünüyle devredemeyeceğini gösterir.

Kur’an’ı yalnızca belli kişilerin okuyup anlayabileceği bir metin gibi görmek doğru bir yaklaşım olmaz. İnsanlar onu okuyabilir, üzerinde düşünebilir, anlamaya çalışabilir. Bilene soru sorabilir. Bilmediğinde öğrenebilir. Ama başkasının söylediğini hiç düşünmeden kabul etmek, kendi sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Hak kelimesi üzerinde duralım. Hak, gerçek olanı ve doğruluğu hatırlatır. İnsan hayatı boyunca gerçeği arıyor. Gerçekten bu işe girmeli miyim? Gerçekten evlenmeli miyim? Gerçekten taşınmalı mıyım? Gerçekten doğru yolda mıyım? Bazen bütün hayatımız bu soruların etrafında geçiyor.

Bir karar verirken yalnızca kısa süreli çıkarımıza bakarsak gerçeği kaçırabiliriz. Bugün kârlı görünen bir iş yarın bizi ağır bir sıkıntıya sokabilir. Çok istediğimiz bir ilişki dürüstlük ve saygı olmadan sürdürülemeyebilir. İşte bu yüzden hakikati aramak, isteklerimizi de sorgulamayı gerektirir.

Burada başka bir yanılgı doğuyor. Biz çoğu zaman büyüklüğe, çokluğa, görünüşe önem veriyoruz. Daha büyük ev, daha pahalı eşya, daha güçlü unvan istiyoruz. Oysa bu dünyada sahip olduğumuz biçimler, ölçüler ve eşyalar kalıcı değil. Bir gün geride bırakılacaklar. Bunların geçici olduğunu düşünmek, değer ölçümüzü yeniden kurmamıza yardım eder.

İnsanın çalışması, üretmesi ve ailesine bakması gerekir. Mal edinmek, evlenmek, çocuk sahibi olmak hayatın içindedir. Fakat bunlar Allah’ın yerine konulacak amaçlara dönüşmemelidir. Bütün zamanımızı ve huzurumuzu yalnızca sahip olduklarımıza bağladığımızda onlara esir olmaya başlayabiliriz.

Bir koltuk satın alıyoruz. Sonra onun çizilmemesi için bütün evde huzursuzluk çıkarıyoruz. Araba alıyoruz. Küçük bir hasar yüzünden insanlara ağır sözler söyleyebiliyoruz. Evimizi yeniliyoruz. Bu uğurda aile içindeki saygıyı kaybedebiliyoruz. Eşya önemli olabilir. Ama eşyanın insanın önüne geçmesi doğru mudur?

Şimdi kendimize soralım: Benim hayatımın merkezinde ne var? Bir insan mı? Bir makam mı? Kazanç mı? İnsanların beni beğenmesi mi? Bunların herhangi biri elimden alınsa kendimi tamamen kaybetmiş hisseder miyim? Eğer öyleyse bağlandığım şeyin hayatımdaki yerini yeniden düşünmem gerekiyor olabilir.

Hak yol ile bâtıl yol ayrımını böyle bir iç sorgulamayla ele alabiliriz. Hakikate yönelen insan çalışmayı bırakmaz. Hedeflerinden vazgeçmek zorunda değildir. Fakat ne için çalıştığını bilmeye gayret eder. Dünya malını amaçların en üstüne yerleştirmemeye çalışır. Elindekileri Allah’ın rızasına uygun kullanmak ister.

Yusuf peygamberin hayatı bu konuda düşündürücüdür. Kuyuya atıldı. Köle olarak satıldı. İftirayla karşılaştı. Zindana girdi. Buna rağmen kendi nefsini bütünüyle temize çıkarmadı. Allah’ın yardımı olmazsa insanın yanlış bir isteğe meyledebileceğini kabul eden bir kulluk dili vardır bu kıssada. İnsan kendisini her koşulda hatasız saymamalıdır.

Biz de bir işte başarılı olduğumuzda kendimizi üstün görebiliriz. ‘Ben böyle bir yanlışa asla düşmem’ diyebiliriz. Ama şartlar değiştiğinde aynı sağlamlığı gösterip gösteremeyeceğimizi bilmiyoruz. Bu yüzden doğru yolda olmak, kendimizi övmenin değil, sürekli çaba göstermenin konusu olmalıdır.

Bir başka mesele, ilişkilerin çıkar hesabına dönüşmesidir. Evlilikte, ortaklıkta, ailede bazen her şey karşılıklı borç listesine dönüşüyor. ‘Ben bunu yaptım, sen ne yaptın?’ diyoruz. Elbette herkesin sorumluluğu ve hakkı vardır. Bunları konuşmak gerekir. Ama her iyiliği yalnızca karşılık almak için yaparsak sevgi ve güven zayıflayabilir.

Bir iyiliği sırf Allah’ın rızasını gözeterek yapmakla sürekli takdir beklemek aynı şey değildir. İnsan karşı taraf yaptığını görmediğinde üzülse bile iyiliğin anlamını yalnızca onun tepkisine bağlamamalıdır. Öte yandan bu düşünce, kimsenin hakkını görmezden gelmek için gerekçe de olmamalıdır. Denge ve adalet birlikte düşünülmelidir.

Zümer suresinin 42. ayetinde ölüm ve uyku sırasında nefislerin alınmasından, ölümüne hükmedilenlerin tutulmasından ve diğerlerinin belirlenmiş bir süreye kadar bırakılmasından söz edilir. Ayet üzerinde düşünmeye çağırır. Ölüm, uyku ve nefis arasındaki bağın bütün ayrıntılarını bildiğimizi söylemek doğru değildir. Anlamadığımız noktaları kabul ederek araştırabiliriz.

Bir ayeti her yönüyle hemen kavrayamamak mümkündür. Bu, öğrenmekten vazgeçmek anlamına gelmez. Bilmediğimiz yerde ‘Bilmiyorum’ diyebilmek önemlidir. Anlamak için yeniden okuruz. Farklı açıklamaları değerlendiririz. Fakat tahminimizi Allah’ın kesin sözü gibi sunmamaya dikkat ederiz.

Zümer suresinin 43 ve 44. ayetlerinde şefaat meselesi öne çıkar. Allah’tan başka şefaatçiler edinilmesi sorgulanır. Şefaatin tümüyle Allah’a ait olduğu, göklerin ve yerin hükümranlığının O’nun olduğu bildirilir. Bu uyarı insanın güvenini ve ümidini kime bağladığını düşünmesini gerektirir.

Bir kişinin makamı, bilgisi veya toplumdaki saygınlığı onu Allah’ın yerine geçiremez. İnsanlardan yardım alabiliriz. Bilenlerden öğrenebiliriz. Ama Allah’a ait yetkiyi insana verirken dikkatli olmalıyız. İnsanların kendilerine kesin kurtuluş garantisi verebildiğini düşünmek sağlam bir dayanak değildir.

Kur’an’ın ayetlerini anlamaya çalışırken her konuda aynı anda kesin sonuca ulaşamayabiliriz. Özellikle evrenin yapısı ve yaratılışın ayrıntıları hakkında ileri sürülen yorumlarla ayetin doğrudan söylediği şeyi ayırmak gerekir. Bir yorumun bize etkileyici gelmesi onu kesin bilgi yapmaz. Bilmediğimizi kabul etmek, hakikate saygının bir parçasıdır.

Bir insan bilimsel bir açıklamayı da dinî bir yorumu da değerlendirirken dayanağını sormalıdır. ‘Kim söyledi?’ sorusunun yanında ‘Bunun kanıtı nedir?’ sorusunu da düşünmelidir. Bir düşünceyi sırf alıştığımız anlatıya uyduğu için onaylamak, bizi gerçeğe ulaştırmayabilir.

Hayatımızın her tarafında buna ihtiyaç var. Çocuğumuz bir şey söylüyor. Önce dinliyor muyuz? Eşimiz sıkıntısını anlatıyor. Gerçekten anlamaya çalışıyor muyuz? Bir müşteri şikâyet ediyor. Üründe neyin yanlış olduğunu araştırıyor muyuz? Dinlemek, anlamak ve doğru tepki vermek birbirine bağlıdır.

Bugün insanların büyük kısmı para, piyasa, ev, araba, yatırım ve gelecek kaygılarıyla meşgul olabilir. Bunlar konuşulacak konulardır. Fakat bütün zihnimizi bunlar doldurursa ahlakımızı nasıl geliştireceğimizi konuşmaya vakit kalmayabilir. O zaman elde ettiğimiz şeyler artarken birbirimize güvenimiz azalabilir.

Bir toplumda dürüstlük azaldığında yalnızca dinî hayat zarar görmez. Alışveriş de zorlaşır. Aile ilişkileri de yıpranır. Trafikte, işte, komşulukta güven kaybolur. Yalan, saygısızlık ve bencillik günlük hayatın sorunu hâline gelir. Bu nedenle ahlakı yalnızca güzel sözler arasında tutmamalıyız.

Kur’an’ı anlayarak okumak, dinlemek ve üzerinde düşünmek burada önem kazanır. Sadece bir ayetin sesini duymakla kalmamalıyız. ‘Bu söz bugün benim davranışımda neye karşılık geliyor?’ diye sormalıyız. Yalan söylüyorsak bunu fark etmeliyiz. Başkasına kaba davranıyorsak kendimizi düzeltmeliyiz. Haksızlık yapıyorsak gerekçe aramamalıyız.

Sabır da burada yerini bulur. Bize kötülük yapıldığında hemen karşılık verme isteği duyabiliriz. Ama sabır, yanlış olanı yeniden üretmemektir. Aynı zamanda sabır, sürekli incinmeye göz yummak değildir. Gerektiğinde sınır koyarız. Gerektiğinde bir ilişkiden uzaklaşırız. Bunu yaparken hakarete ve zulme başvurmadan davranmayı öğrenebiliriz.

Bir insanın bize saygısızlık yapmasına ‘Dur’ demekle onunla kavga etmek arasında fark vardır. Bir müşterinin uygunsuz üslubunu kabul etmemekle onu küçük düşürmek arasında fark vardır. Ölçü dediğimiz şey budur. Hem hakkımızı koruyacağız hem kendimiz haksızlık yapmamaya çalışacağız.

Dua ederken toplum için yardım isteyebiliriz. İnsanların daha dürüst, daha saygılı, daha anlayışlı olmasını dileyebiliriz. Ama sonra kendi çevremizde aynı değerleri yaşatmak için ne yaptığımıza bakmalıyız. Dua ile davranışımızı birbirinden koparmamalıyız.

Bir çocuk bize bakıyor. Bir iş arkadaşımız bizi dinliyor. Eşimiz ve ailemiz bizi en yakından tanıyor. Onlara karşı nasıl davranıyoruz? Dışarıda güzel sözler söyleyip evde kırıcı konuşuyorsak bunu görmeliyiz. Dinî bilgi, bizi üstün göstermek için değil, davranışımızı düzeltmek için önemlidir.

Yeniden ilk soruya gelelim. Çok şey bilmek yeterli mi? Ne dediğimizi anlamadan dua etmek, ne yaptığımızı sorgulamadan çalışmak, karşımızdakini dinlemeden ilişki kurmak yeterli mi? Hayır. Gerçeği arıyorsak sözümüzün anlamı ve davranışımızın yönü üzerinde düşünmeliyiz.

Bugün tek bir kararımızı gözden geçirebiliriz. Kazanç için verdiğimiz bir tavizi, saygı göstermediğimiz bir insanı, aşırı bağlandığımız bir eşyayı veya anlamını öğrenmeden tekrar ettiğimiz bir sözü düşünebiliriz. Ardından o konuda doğru olanı yapmaya çalışabiliriz. Büyük değişimler bazen küçük ama bilinçli bir adımla başlar.

Allah’ım, göğsümüzü genişlet, işimizi kolaylaştır. Sözümüzü anlaşılır, kalbimizi samimi kıl. İlmimizi artır, imanımızı güçlendir. Bizi yalandan, kibirden, haksızlıktan ve körü körüne bağlılıktan koru. Neyi bilmediğimizi kabul edecek tevazu ver. Dünya nimetlerini yerinde kullanmayı, insanlara saygılı olmayı, hakikate yönelmeyi nasip et. Söylediğimiz doğru sözleri hayatımızda uygulamaya bize yardım et.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir