Her Şeyimiz Var; Peki Huzurumuz Nerede?
3 Ekim 2024
Her şeyimiz var; peki huzurumuz var mı?
Soru: Sahip olmak istediğimiz şeylere kavuştuğumuzda gerçekten huzur buluyor muyuz?
Bir ev istiyoruz.
Bir araba istiyoruz.
Daha iyi bir iş, daha yüksek kazanç istiyoruz.
Peki bütün bunları neden istiyoruz?
Çoğu zaman cevabımız aynı: Rahat etmek, mutlu olmak, huzur bulmak için.
Ama durup kendimize bakalım.
Sahip olduklarımız arttıkça içimiz de aynı ölçüde rahatlıyor mu?
Yoksa gözümüz yine bizde olmayana mı gidiyor?
Hicr suresinin 87. ayetinde tekrarlanan yedi ayet ve büyük Kur'an'ın verilmesi hatırlatılır.
Burada kendi hayatımıza yöneltebileceğimiz önemli bir soru var.
Bize verilmiş bu nimetin değerini görüyor muyuz?
Kur'an'ı okumak bizi etkileyebilir.
Fakat okuduklarımızı anlamaya ve davranışlarımıza taşımaya da ihtiyacımız var.
Bir anlık rahatlıkla yetinmeden hayatımızdaki karşılığını aramalıyız.
Ardından gelen ayette başkalarına verilen dünya malına göz dikmemek ve müminlere alçak gönüllü davranmak hatırlatılır.
Ne kadar tanıdık bir sınav.
“Onlarda var, bende neden yok?”
Bu düşünce bazen çocukluktan beri içimizde taşınır.
Yokluk görmüş olabiliriz.
Başkalarının imkânlarına bakıp üzülmüş olabiliriz.
Bunu kabul etmek bizi küçültmez.
İnsanın kendi içindeki hırsı görebilmesi, onunla yüzleşmesinin başlangıcıdır.
Kendimize “Bende böyle bir sorun yok” dediğimizde çözüm aramıyoruz.
Oysa bir sorun olduğunu görürsek yönümüzü değiştirebiliriz.
Gözümüz maldan başka neyi görüyor?
Eşimizi, çocuğumuzu, anne babamızı görüyor mu?
Yoksa daha çok kazanmak için hepsini sürekli erteliyor muyuz?
Bir yanlışın karşılığını hemen görmeyince ne düşünüyoruz?
Bir insan haksız kazanç elde ediyor.
Başkalarının hakkını gözetmiyor.
Ama dışarıdan bakınca hayatı iyi görünüyor.
Malı var.
Evi var.
İmkânı var.
Bunu gören biri şöyle diyebiliyor:
“Bak, hiçbir şey olmuyor.”
Soru: Bir hesabın henüz önümüze gelmemesi, o hesabın hiç olmayacağı anlamına mı gelir?
Hicr suresinde insanların yaptıklarından sorgulanacağı hatırlatılır.
Bu hatırlatma, yalnızca hemen gözümüzün önünde gördüğümüz sonuçlarla düşünmemizi sorgulatır.
Bir insanın biriktirdiği malı görebiliriz.
Ardında bıraktığı gösterişli şeyleri de görebiliriz.
Fakat bunları onun bütün hesabının sonucu gibi değerlendiremeyiz.
Dünya hayatında görünen rahatlık üzerinden kesin hüküm vermek bizi yanıltabilir.
Aynı yanılgı kendi davranışlarımıza da yansıyabilir.
“Başkaları yapıyor.”
“Kimse bir şey demiyor.”
“Ben de böyle kazanabilirim.”
Sonra hileyi, ihmali veya haksızlığı kendimize daha kolay açıklamaya başlarız.
Oysa başkasının yanlışını görmek, bizim sorumluluğumuzu hafifletmez.
Hesap düşüncesi, kendi davranışımızın sorumluluğunu bize yeniden hatırlatır.
İşimizi eksik yaptığımızda bunun bir muhatabı vardır.
Birinin önüne haksızca geçtiğimizde bekleyen insanlar vardır.
Malına hile kattığımızda aldatılan biri vardır.
Yaptıklarımızı yalnızca elde ettiğimiz kazançla değerlendirmeyelim.
O kazancın arkasında kimin hakkı kaldı?
Biz neyi görmezden geldik?
İman, bu soruları hayatın içinde ciddiye almayı da gerektirir.
İşimizde ustalaşıyoruz; ilişkilerimizde neden zorlanıyoruz?
Bir işi ilk yaptığımızda acemiyiz.
Tekrar ettikçe öğreniriz.
Araba kullanmayı düşünelim.
Başlangıçta zorlandığımız hareketler zamanla kolaylaşır.
Bir ustayı düşünelim.
Malzemeyi tanır, sorunu fark eder ve çözüm üretir.
Peki aynı evde yıllarca yaşadığımız insanı neden hâlâ anlamakta zorlanıyoruz?
Soru: Eşimizi, çocuğumuzu veya kardeşimizi gerçekten tanımayı öğreniyor muyuz?
Bazen “İnsanlar değişiyor” diyoruz.
Evet, değişebiliriz.
Hastalık, sağlık, yoksulluk ve bolluk hayatımızı etkileyebilir.
Fakat değişimi söylemek, birbirimizi anlamak için ne yaptığımız sorusunu ortadan kaldırmıyor.
Bir işte yeni bir malzemeyle karşılaşınca öğrenmeye çalışıyoruz.
Neden ilişkilerimizde aynı öğrenme ihtiyacını kabul etmekte zorlanıyoruz?
Belki de kendimizden fazla eminiz.
“Ben zaten biliyorum.”
Bu cümleyi kurunca karşımızdakini yeniden anlamaya gerek duymuyoruz.
Sürekli bozulan bir işi düşünelim.
Her defasında aynı sorun çıkıyorsa bilgimizi sorgulamamız gerekir.
İlişkilerimizde de benzer bir yüzleşmeye ihtiyacımız olabilir.
“Ben bu konuda yeterince bilmiyor olabilirim.”
Bu cümleyi söylemek neden bu kadar zor geliyor?
Bilmediğimizi kabul etmek, öğrenmeye yer açar.
Her ilişki aynı şekilde devam etmek zorunda değildir.
Bazen bir birliktelik sona erebilir.
Ama sona ererken bile birbirimizin hakkını gözetebilmeliyiz.
Güzel başlayan bir ilişkiyi neden düşmanlığa çeviriyoruz?
Neyi anlayamadık?
Neyi öğrenmeyi reddettik?
Kendimize bu soruları sormadan yalnızca karşı tarafı suçlamak bizi aynı yerde tutabilir.
Birbirimizi anlamakta neden zorlandığımızı konuşurken hemen savunmaya geçebiliyoruz.
“Ben elimden geleni yaptım.”
“Benim bir yanlışım yok.”
Peki bu cevapları verirken gerçekten neyi bildiğimizi sorguluyor muyuz?
Bir araba sürekli arızalanıyorsa yalnızca arabayı suçlamak yeterli olur mu?
Yaptığımız müdahaleyi de gözden geçirmemiz gerekmez mi?
Aynı soruyu ilişkilerimiz için de düşünelim.
Hangi sözümüz gerilimi artırıyor?
Hangi davranışımız karşımızdakini anlamamıza engel oluyor?
Neyi sormadan bildiğimizi varsayıyoruz?
Bunları düşünmek, her sorunun tek sorumlusunun biz olduğunu kabul etmek değildir.
Öğrenebileceğimiz tarafı görebilmektir.
İnsan “Bilmiyorum” diyebildiğinde sorusu değişir.
“Niye hep böyle yapıyor?” derken yalnızca kızıyorduk.
Şimdi “Ben neyi anlamıyorum?” diye de sorabiliriz.
Öğrenmeye başladığımız yer burası olabilir.
Üstelik hayatın her alanında bunu zaten yapıyoruz.
Bir yemek istediğimiz gibi olmuyorsa nasıl yapıldığını araştırıyoruz.
Bir malzemeyi tanımıyorsak özelliklerini öğreniyoruz.
Bir işi bilmiyorsak bilen birine soruyoruz.
Neden en yakınlarımızla kurduğumuz ilişkide öğrenme ihtiyacımızı kabul etmek bize daha ağır geliyor?
Belki de bilgimize yöneltilmiş bir soruyu kendimize yöneltilmiş bir saldırı gibi algılıyoruz.
Oysa bir eksikliği görmek, onu giderebilmek için fırsattır.
Öğrenmeye açık olmak, yakınlarımızla ilişkimize verebileceğimiz bir emektir.
Yılların geçmesi tek başına bunu sağlamıyor.
Aynı ortamda bulunmak da her zaman birbirimizi tanıdığımızı göstermiyor.
Nasıl davrandığımızı düşünmeye ihtiyacımız var.
Birlikte geçirdiğimiz zamanı yalnızca saymak yerine o zamanda ne öğrendiğimize bakalım.
Birbirimize alıştık mı?
Yoksa birbirimizi anlamak için de çaba gösterdik mi?
Kendimize karşı dürüst olursak bu soruların cevabını arayabiliriz.
Bu öğrenme isteğini taşıyabilmek için kendimizi her durumda haklı çıkarmaktan vazgeçmeliyiz.
Karşımızdaki insanı suçlamadan önce kendi bilgimizi de sorgulayalım.
Böylece yıllardır tekrarladığımız bir soruna yeniden bakabilir, aynı davranışları sürdürmek yerine neyi değiştirmemiz gerektiğini biraz daha açık görebiliriz.
Kulluk hayatımızın hangi anlarında var?
Hicr suresinin son ayetlerinde sıkıntı, hamd, tesbih, secde ve kulluk hatırlatılır.
İnsanın canının sıkıldığı bilinir.
Ardından Rabbine yönelmesi istenir.
Burada durup kendi günlük hayatımıza bakalım.
Allah'ı anmak, sadece dilimizden çıkan kelimelerde mi kalıyor?
Yoksa aldığımız kararlarda da karşılık buluyor mu?
Sabaha ulaşıyoruz.
Nefes alıyoruz.
Karnımız doyuyor.
Bir iş yapabiliyor, bir insana yardım edebiliyoruz.
Bunları fark ederek hamdetmek, hayatımızdaki nimetleri yeniden görmemize yardım eder.
Soru: Allah'a yöneldiğimizi söylüyoruz; peki bir insanın hakkıyla karşılaştığımızda nasıl davranıyoruz?
Namaz kılıyoruz.
Peki namazdan sonra ticaretimiz nasıl?
Verdiğimiz söz nasıl?
Kardeşimizle mal paylaşırken tavrımız nasıl?
İbadetlerimizin hayatımızla bağını burada düşünmeliyiz.
Dürüst olmak, yalanı bırakmak, güvenilir davranmak ve ihtiyaç gidermek de kulluğumuzun içindedir.
İnsanlara zarar verip sonra kendi davranışımızı sorgulamadan devam edemeyiz.
Kulluk, hayatımızın dışına ayırdığımız birkaç anla sınırlı kalmamalı.
Birine iyilik yaptığımızda hemen karşılık bekleyebiliriz.
“Hep ben veriyorum” diye yakınabiliriz.
Ama Allah için yaptığımızı söylediğimiz davranışın karşılığını kimden beklediğimize de bakmalıyız.
Bazen vermek gerekir.
Bazen bir haksızlığa karşı durmak gerekir.
Bazen de kendi yanlışımızı kabul etmek gerekir.
Önemli olan, kendimize uygun olanı her durumda doğru ilan etmemektir.
Doğru ölçüyü aramaya ve uygulamaya ihtiyacımız var.
Sular durgunken kolay; dalga gelince ne yapıyoruz?
Şimdi bir sahil düşünelim.
İnsanlar denizde oynuyor, birbirlerine top atıyor.
Herkes rahat.
Sonra dalga geliyor.
Birileri zorlanıyor.
O anda davranışlarımız değişebiliyor.
Kendi canını kurtarmak için başkasını aşağı çeken de olabilir.
Yüzme bildiği için birini kurtarmaya çalışan da.
Soru: Baskı geldiğinde, kaybetmekten korktuğumuzda hangi davranışımız ortaya çıkıyor?
Sakin zamanlarda doğruyu söylemek daha kolay gelebilir.
Asıl ihtiyacımız, zorlandığımızda da aklımızı ve ölçümüzü koruyabilmektir.
Öfkeyle mi karar veriyoruz?
Kıskançlıkla mı?
Kibirle mi?
Yoksa durup neyin doğru olduğunu düşünmeye çalışıyor muyuz?
Çevremizdeki sıkıntılara alışmak da ayrı bir tehlike.
İnsanların acısını sürekli görüp bir süre sonra hiç görmüyormuş gibi yaşayabiliriz.
Ama alışmış olmamız sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.
Zulüm görenin ihtiyacını düşünmek, yardım etmek ve fayda üretmek için elimizde ne var?
Bütün imkânlarımızı yalnızca kendimize mi ayırıyoruz?
Daha fazla kazanmanın telaşı içinde kimin ihtiyacını erteledik?
Şimdi baştaki soruya dönelim.
Sahip olduklarımız bizi neden her zaman huzurlu kılmıyor?
Belki de nimetleri sayarken onların bize yüklediği sorumluluğu unutuyoruz.
Rabbimiz bize doğruyu anlamayı ve doğru zamanda uygulamayı nasip etsin.
Korktuğumuzda sakin kalabilelim.
Yanıldığımızda öğrenmeye açık olabilelim.
İmkân bulduğumuzda veren el olabilelim.
Huzuru ararken, elimizdeki nimetlerle nasıl bir insan olduğumuzu da düşünelim.
