Tembellikten Çalışkanlığa, Korkudan Cesarete
3 Mayıs 2023
Tembelliği Sorumluluk Üzerinden Düşünmek
Tembellik denildiğinde çoğu zaman hareketsiz oturan bir insan gözümüzde canlanır. Oysa mesele yalnızca bedenen hareket edip etmemek değildir. Yerine getirilmesi gereken bir işi önemsememek, sürekli ertelemek veya başkasına yüklemek de bu konunun içindedir. Derste tembellik, önemli sorumluluklar karşısındaki isteksizlik ve ilgisizlik üzerinden ele alınır. İnsan yapmak istediği şeyler için enerji bulurken, üzerine düşen görevde sürekli mazeret üretebilir. Bu yüzden kendisini değerlendirirken yalnızca ne kadar meşgul olduğuna bakmamalıdır. Hangi işi yaptığı, hangisini ihmal ettiği ve bunun sonucunu kimin taşıdığı da önemlidir.
Nisâ ve Tevbe surelerinde ibadete isteksizce yönelmek ve gösteriş konuları üzerinden düşünülür. Bir işi dışarıdan yapıyor görünmek, ona gerçekten değer verdiğimiz anlamına gelmez. İnsan başkasının görmesi için hareket edebilir, fakat içinden o sorumluluğu önemsemeyebilir. Bu durum yalnızca ibadetle sınırlı bir düşünme alanı olarak bırakılmaz. İş hayatında veya aile içinde de görevini yerine getiriyor görünürken yükün önemli kısmını başkasına bırakabilir. Kendimize karşı dürüst olmak, yaptığımızın görünüşüyle amacı arasındaki farkı incelemeyi gerektirir. İstekli olduğumuz alanlarla kaçındığımız sorumlulukları yan yana koymalıyız.
Dinlenmek ise insanın ihtiyacıdır. Çalışkanlığı hiç durmadan iş yapmak, tembelliği de her dinlenme anı olarak değerlendirmek ölçüyü kaybettirebilir. Dersin ilerleyen bölümünde bu ayrım açıkça konuşulur. Yorulmuş bir insanın dinlenmesiyle, yapabileceği sorumluluktan sürekli kaçması aynı değildir. Benzer biçimde çok çalışmak da tek başına dengeli yaşamak anlamına gelmez. İşine bütün zamanını ayırıp ailesini ve diğer görevlerini ihmal eden kişi başka bir alanda sorumluluğunu aksatabilir. Çalışkanlık, hayatın bir bölümünde aşırılaşmak yerine gereken emeği doğru yerde vermeye yönelmelidir. Neyi ihmal ettiğimizi de görmeliyiz.
Çalışmanın Kişisel ve Toplumsal Karşılığı
Çalışmak yalnızca gelir elde etmek değildir. Bir işi meydana getirmek, öğretmek, bir sorumluluğu üstlenmek ve başkasına fayda sunmak da emek gerektirir. Ev içindeki görevler, çocuklarla ilgilenmek veya öğrenilen bir bilgiyi paylaşmak bu açıdan değerlendirilir. İnsan ücret almadığı bir alanda da ciddi sorumluluk taşıyabilir. Bu nedenle çalışmayı yalnızca meslek veya maaş üzerinden tanımlamak eksik kalır. Asıl soru, bulunduğumuz yerde neyi üstlendiğimiz ve onu nasıl yerine getirdiğimizdir. Başkasının emeğiyle sürdürülen bir hayatın içinde kendi katkımızı da düşünmemiz gerekir.
Derste iş ortamında görevini gayretle yerine getiren kişiyle, onun emeğine yaslanan kişi karşılaştırılır. Bazen biri sürekli üretirken diğeri iyi niyeti kullanarak kendi işini de ona yaptırabilir. Böyle bir düzen kısa süre devam etse bile ortak sorumluluk açısından sorunludur. İnsan yalnızca kendi rahatını değil, yükünü bıraktığı kişinin durumunu da görmelidir. Aldığı görevin hakkını vermek, başkasının zamanını ve emeğini gözetmeyi içerir. İşin adı veya kişinin makamı bu sorumluluğu değiştirmez. Yönetici de çalışan da kendi konumunda güvenilir ve adaletli davranmakla yükümlüdür.
Çalışmanın toplumla ilişkisi de bu çerçevede ele alınır. İnsanlara yararlı bir iş yapan kişi yalnızca kendi ihtiyacını karşılamaz; başka bir ihtiyacın giderilmesine de katkı sunar. Üretim ve hizmet, insanların birbirine bağlı olduğu bir hayatın parçalarıdır. Sadece tüketmek ve her katkıyı başkasından beklemek bu dengeyi zayıflatır. Derste kolay kazanç arayışının emekten uzaklaşmayla bağlantısı üzerinde durulur. Bir sonuca ulaşmayı istemek doğal olabilir; fakat onun için öğrenmeye, hazırlanmaya ve çalışmaya razı olup olmadığımızı da sormalıyız. İsteğin büyüklüğü, emeğin yerine geçmez.
Kazancın Amacını ve Kullanımını Sorgulamak
Kasas suresindeki ahiret yurdunu gözetmek, dünyadan nasibini unutmamak ve iyilik yapmak çağrısı, kazancı nasıl değerlendireceğimiz konusunda ele alınır. Dünya hayatındaki sorumlulukla ahiret düşüncesi birbirinden koparılmaz. İnsan çalışır, ihtiyaçlarını karşılar ve imkânı ölçüsünde başkasına fayda verir. Bunun yanında kazancını kendisini üstün göstermenin aracı hâline getirmemeye dikkat etmelidir. Daha fazlasını istemenin arkasında hangi niyet bulunduğu önemlidir. İhtiyaçları karşılamakla gösteriş yarışı aynı hedef değildir. Malın çokluğu kadar hangi yoldan elde edildiği ve nasıl kullanıldığı da düşünülmelidir.
Emek vermeden hızlı sonuç elde etme isteği, insanın dikkatini daraltabilir. Derste kumar ve aldatmaya dayanan kazanç arayışları bu bağlamda anılır. Kişi yalnızca vaat edilen büyük karşılığa bakarsa nasıl bir sürece girdiğini yeterince incelemeyebilir. Çalışmanın zahmetinden kaçarken daha ağır sonuçlarla karşılaşabilir. Buradaki temel soru, hangi bedeli ödemeye razı olduğumuzdur. Öğrenmek, zaman ayırmak ve sabır göstermek yerine her zaman kolay görünen yolu seçmek, sorumluluğumuzu azaltmaz. Gerçek bir emekle oluşan beceri, yalnızca bir sonuç elde etmenin ötesinde insanın yapabilirliğini de geliştirir.
Necm suresinde insanın çalışmasının görülmesi ve karşılığının verilmesi üzerinde durulması, emeğin anlamını hatırlatır. İnsan bazen yorulduğunda veya sonucu hemen göremediğinde çabasını değersiz sayabilir. Ancak yapılan işin değeri yalnızca o anda alınan karşılıkla ölçülmez. Faydalı bir bilgi, kalıcı bir eser veya başkasının işini kolaylaştıran bir katkı zaman içinde etkisini sürdürebilir. Derste bu düşünce, çalışmaya yeniden yönelmek için bir hatırlatma olarak paylaşılır. Yalnızca kendi kazancımızın değil, ortaya koyduğumuz faydanın da hesabını düşünmek gerekir. Emek, niyetiyle ve sonucuyla birlikte değerlendirilir.
Yardım Ederken İnsanın Onurunu Korumak
Kazanılanı paylaşmak kadar paylaşmanın biçimi de önemlidir. Deprem sonrasında yapılan yardımlar üzerinden, ihtiyaç sahiplerine gönderilen eşyaların niteliği konuşulur. Kullanılamayacak durumdaki bir kıyafeti yardım diye sunmak, karşıdaki insanın ihtiyacını gerçekten görmekten uzak olabilir. İnsan kendisine verilmesini istemeyeceği bir şeyi başkasına verirken bunu sorgulamalıdır. Yardım, kendi elinden çıkarmak istediğini birine bırakmaktan ibaret değildir. Verilenin işe yarayıp yaramadığına ve nasıl sunulduğuna dikkat etmek gerekir. İhtiyaç sahibi olmak, saygı görme hakkını azaltmaz. İyilik yaparken insanı mahcup etmemek de sorumluluğun içindedir.
Bu hassasiyet, veren kişinin kendisini her şeyin sahibi gibi görmemesiyle de ilişkilendirilir. İmkâna sahip olmak bir üstünlük gösterisine dönüşmemelidir. Yardım edebildiğimiz için şükretmek, başkasının ihtiyacı üzerinden kendimizi büyütmemeyi gerektirir. Bir şeyi verirken o kişinin gerçekten neye ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışmalıyız. Sadece verilmiş olması yeterli sayılmamalıdır. Derste dürüstlük, adalet ve hakkaniyetin çalışma hayatının yanında paylaşma davranışında da korunması gerektiği belirtilir. Bir yandan faydalı olmak isterken diğer yandan insanı incitmemek için dikkat ve emek gerekir.
Korku, Eğitim ve Başlayamamak
Korku konusu ele alınırken çocukların nasıl yetiştirildiği üzerinde durulur. Bir öğretmenin kendi öğrencileriyle ve çocukluğuyla ilgili anlattıkları, korkutmanın öğrenmeye etkisini gösterir. Yanlış yaptığında cezalandırılacağını sürekli düşünen çocuk, öğrenme ortamından uzaklaşabilir. Dinî eğitimde yalnızca tehdit dilinin kullanılması, çocuğun Allah’a yönelişini de korkuyla ilişkilendirmesine yol açabilir. Derste merhametin ve sevginin anlatılması bu nedenle önemsenir. Çocuğun yaşına uygun bir dille yaklaşmak, sorularını ifade edebilmesine alan açmak ve yanlışını öğrenme fırsatı olarak ele almak gerekir. Korkuyla susturmak, anlamasını sağlamakla aynı değildir.
Mükemmeliyetçilik de insanı başlamaktan alıkoyabilir. Bir katılımcı, yanlış yapma korkusuyla bazı sorumlulukları sürekli ertelediğini fark ettiğini anlatır. Her şeyi tamamen öğrenmeden adım atamayacağını düşünmek, öğrenmenin uygulama tarafını geciktirebilir. İnsan hazırlanmaya önem verirken hiç başlayamama durumunu da sorgulamalıdır. Eksik olduğunu görmek, çabadan vazgeçme sebebi olmamalıdır. Gerekeni öğrenmeye devam ederek ilerlemek, hatasını fark edip düzeltmeye çalışmak mümkündür. Derste kendi kendini durduran korkuyu tanımak önemli bir fark ediş olarak paylaşılır. Gayret, kusursuz görünmekten daha gerçek bir başlangıç sağlayabilir.
Cesaret ile Öfkenin Farkı
Cesaret, her tehlikeye atılmak veya her tartışmada karşılık vermek değildir. Derste trafikte yaşanan bir anlaşmazlık üzerinden, öfkeyle yapılan hareketin cesaret sanılabileceği konuşulur. İnsan kendisini göstermek veya küçük düşmediğini kanıtlamak için düşünmeden davranabilir. Fakat böyle bir tepki, sorumluluğunu korumak yerine kendisini ve yakınlarını daha büyük bir güçlüğe sokabilir. O anda neyi savunduğunu sorgulamak gerekir. Doğruyu korumaya mı çalışmaktadır, yoksa öfkesini boşaltmak mı istemektedir? Cesaretin ölçüsü yalnızca ileri atılmak değildir. Bazen geri durabilmek ve sakin kalabilmek de irade gerektirir.
Buna karşılık görevi gereği başkalarını korumak için tehlikeyi göze alan kişinin davranışı farklı bir niyet taşır. Derste bir askerin arkadaşlarını uyarmak için sorumluluk üstlenmesi örneği, bu ayrımı anlatmak için aktarılır. Burada amaç kendisini göstermek değil, üzerine düşeni yapmaktır. Dışarıdan benzer görünen iki hareketin arkasında çok farklı sebepler bulunabilir. Bu nedenle cesareti yalnızca hareketin büyüklüğüyle değerlendirmemek gerekir. Niyet, bilgi ve sorumluluk birlikte düşünülmelidir. İnsan korku hissedebilir; önemli olan korkunun içinde nasıl bir ölçüyle karar vermeye çalıştığıdır.
Sessizlik ve Sınır Arasındaki Ölçü
Her durumda konuşmak doğru olmadığı gibi, her durumda susmak da doğru olmayabilir. Bazen sessiz kalmak tartışmanın büyümesini önler; bazen sürekli susmak yanlışın sürmesine alan açar. Derste aile ve komşuluk ilişkileri üzerinden bu ayrım tartışılır. İnsan karşı taraf kırılmasın veya düzen bozulmasın diye hiç tepki vermediğinde kendi sınırını belirsizleştirebilir. Bunun çözümü biriktirdiği öfkeyi aniden boşaltmak değildir. Ne zaman, nasıl ve hangi amaçla konuşması gerektiğini düşünmektir. Hakkını korumakla saldırganlaşmak arasında fark vardır. Ölçü, hem kendi durumunu hem karşısındakini anlamayı gerektirir.
Aynı sözün herkeste aynı etkiyi oluşturmaması da bu konunun parçasıdır. İnsanların karakterleri ve tepkileri farklıdır. Sürekli aynı uyarıyı tekrarlamak bazen sözün etkisini azaltabilir. Böyle bir durumda yalnızca daha fazla konuşmak çözüm olmayabilir. Kendi davranışımızla örnek olmak, sınırımızı açık tutmak ve karşı tarafın seçimini bütünüyle yönetemeyeceğimizi kabul etmek gerekir. Başkasını değiştirme arzusu, kendi sorumluluğumuzu unutturmamalıdır. Derste doğru zamanda doğru karşılığı verme ihtiyacı bu yüzden vurgulanır. Hazır bir tepkiyi her durumda kullanmak yerine olayın şartlarına bakılmalıdır.
Dengeyi Kaybettiğimizde Geri Dönebilmek
Öfke, korku veya haklı görünme isteği güçlendiğinde düşünmeden davranabiliriz. Böyle anlarda durmak, sakinleşmek ve ardından cevap vermek önemlidir. Kişi kendisini haklı görse bile verdiği tepkiyle yeni bir haksızlık oluşturabilir. Ders boyunca, ölçü kaybolduğunda ne kadar çabuk yeniden düşünülebildiği üzerinde durulur. İnsan her zaman aynı sakinlikte kalamayabilir; fakat hatasını fark edip dönme çabası gösterebilir. Allah’a sığınmak da bu çabayla birlikte anlatılır. Kendi öfkemizi yeterince tanımadan yalnızca başkasının davranışını düzeltmek istemek, aynı çatışmayı tekrar yaşamamıza neden olabilir.
Denge konusunda önemli bir ayrım da yapılır. Yanlış olduğu kabul edilen bir davranışı az miktarda yapmak, sırf az olduğu için doğru hâle gelmez. Derste hırsızlık örneğiyle, her konuda iki uç arasında orta nokta aramanın yeterli olmadığı açıklanır. Bazı alanlarda görev, davranışın miktarını ayarlamak değil, ondan uzak durmaktır. Çalışma ve dinlenme gibi ihtiyaçlarda ölçü aranırken, başkasının hakkını çiğneme konusunda aynı mantık kullanılamaz. Bu ayrım, mizan kavramının gelişigüzel uygulanmasını önler. Önce neyin değerlendirildiğini, sonra hangi ölçünün gerekli olduğunu anlamak gerekir.
Öğrendiğimizi Günlük Hayata Taşımak
Dersin son bölümünde okunan, izlenen ve dinlenen şeylerin günlük hayatımızdaki yeri konuşulur. Çocuklara yalnızca geçmişteki şartları anlatmak yeterli olmayabilir; onların içinde yaşadığı imkânları nasıl kullanacağını da düşünmek gerekir. Telefon ve interneti sadece yasaklamak yerine kullanım biçimini konuşmak bu çerçevede ele alınır. İnsan kendi karşısına çıkan içeriklerin bütün insanların gördüğü şeylerle aynı olduğunu varsaymamalıdır. İlgi alanlarımız ve tercihlerimiz farklı deneyimler oluşturabilir. Bu nedenle neyle meşgul olduğumuzu ve bunun bize ne kattığını incelemek gerekir. Tükettiğimiz bilgiyle ne yaptığımız da önemlidir.
Bir kitabı okumak, bir ayeti dinlemek veya bir kavramı anlatmak tek başına uygulamanın tamamlandığını göstermez. Anladığımızı hayatta sınamak, gerektiğinde düzeltmek ve başkasına faydalı biçimde aktarmak da gerekir. Tembellikle mücadele, yerine getirilmesi gereken göreve yönelmekle; cesaret ise korku veya öfke içinde ölçüyü korumaya çalışmakla somutlaşır. İnsan kendi eksiklerini görürken ümitsizliğe düşmemeli, başarılarını görürken de kendisini yeterli saymamalıdır. Dersteki hamd vurgusu bu noktada anlam kazanır. Öğrenebilmek, çalışabilmek ve fayda sunabilmek için verilen imkânı hatırlamak, çabayı şükür ve sorumlulukla birlikte taşımaya yardım eder.


