Namazı Neden Kılıyoruz? Alışkanlıktan Bilinçli Bir Yakınlığa

1 Nisan 2024

Bir an kendimize soralım: Namazı neden kılıyoruz? Sadece bize öyle öğretildiği için mi? Çevremiz kıldığı için mi? Yoksa ne yaptığımızı, neden yaptığımızı gerçekten biliyor muyuz? Daha da önemlisi, Allah’a inandığını söyleyen bir insan neden namazdan uzak durur? Bu soruya hemen hüküm vererek cevap vermek kolay. Ama anlamak istiyorsak biraz düşünmemiz gerekiyor.

Üç insan düşünelim. Birine Ali diyelim. Ali Allah’a, kitaplara, peygamberlere ve namaza inanıyor. Fakat iş, uyku, günlük telaşlar ve kendi nefsi yüzünden namaza yeterince vakit ayırmıyor. İkinci insan Veli. O da Allah’a ve peygamberlere inandığını söylüyor ama namazın dinin bir parçası olduğuna inanmıyor. Kendince birtakım gerekçeler ileri sürüyor. Üçüncüsü Adem. Adem ise inanç sisteminin kendisini kabul etmiyor. Allah’a inanmayabilir ya da bazı konularda farklı bir inanç taşıyabilir. Bu üç insan aynı noktada, namaz kılmamakta buluşuyor; ama düşünceleri ve hareket noktaları aynı değil.

Bu farkı görmeden konuşursak birbirimizi anlamayız. Ali’ye söylenecek söz ile Veli’ye söylenecek söz aynı olmayabilir. Adem’e namazın ayrıntılarını anlatmadan önce onun Allah’a ve yaratılışa dair sorularını anlamak gerekir. Fakat hepsinden önce şu gerçeği kabul etmeliyiz: Biz kimseyi zorla değiştiremeyiz. Kimsenin iradesini elinden alamayız. Birine neden namaz kıldığımızı anlatabiliriz. Onun düşünmesine vesile olabiliriz. Sonuçta seçimi kendisi yapacaktır.

Öyleyse önce kendimizden başlayalım. Biz neden yapıyoruz bunu? Bu sorunun cevabını kendimiz veremiyorsak çocuklarımıza, arkadaşlarımıza, çevremize nasıl anlatacağız? Bir insanın kendi yaptığı şeyin nedenini bilmemesi ciddi bir eksikliktir. Sırf alışılmış olduğu için sürdürülen davranış, sorgulama karşısında kolayca sarsılabilir. İnançla yapılan davranışın bilinçle de desteklenmesi gerekir.

Günlük hayatımıza bakalım. Bir işe giriyoruz. İş yerinin başlangıç ve bitiş saatleri var. İşin yapılma biçimi var. Bir düzen kurulmuş. Patronu sevdiğimizi, ona güvendiğimizi söyleyebiliriz. Ama sürekli geç kalıyor, verilen görevleri keyfimize göre değiştiriyor ve iş yerinin düzenini bozuyorsak yalnızca sevdiğimizi söylememiz yeterli olmaz. Çünkü oradaki davranışlarımız da önemlidir.

Çoğumuz bu kurallara uyuyoruz. Neden? Çünkü yaptığımız işin sonunda bir maaş alıyoruz. Ailemize bakmak, ihtiyaçlarımızı karşılamak, hayatımızı sürdürmek istiyoruz. Hatta daha iyi bir yere gelebilmek için kendimizi geliştiriyoruz. Yeni şeyler öğreniyoruz. Daha çok emek veriyoruz. Beklediğimiz bir karşılık var. Dünyadaki işlerimizin pek çoğunda açıkça gördüğümüz bir yarar arıyoruz.

Bir eşya alırken de böyle. Bir ürünün işe yarayıp yaramayacağını araştırıyoruz. Bir meslek öğrenirken yıllarımızı veriyoruz. Bir evlilik kurarken karşılıklı emek, sorumluluk ve huzur bekliyoruz. Kimse bilerek sürekli zarara uğramak istemez. Bir şey için gayret göstereceksek onun bir anlamı ve karşılığı olduğunu düşünmek isteriz.

Namaza geldiğimizde ise farklı bir mesele ortaya çıkıyor. Namazın karşılığını da aynı şekilde hemen, elle tutulur bir kazanç olarak görmek isteyebiliyoruz. Sabah erkenden bir işe gitmemiz gerektiğinde kalkıyoruz; fakat ibadet için kalkmakta zorlanıyoruz. Çünkü işin sonunda alacağımız parayı görüyoruz. Namazın bize ne kazandırdığını ise aynı açıklıkta düşünmemiş olabiliyoruz.

Şöyle bir örnek düşünelim. Bir filmde namaz kılan, dua eden, Kur’an okuyan bir kişiyi canlandıracak oyuncuya yüksek bir ücret teklif edilse, o oyuncu rolünü iyi yapabilmek için bunları öğrenebilir. Namazın hareketlerini büyük bir dikkatle yerine getirebilir. Ama bunu Allah’a yaklaşmak için değil, işi için yapabilir. Demek ki dışarıdan görünen hareket tek başına niyeti açıklamıyor. İnsan bazen aynı hareketi çok farklı bir amaçla yapıyor.

Burada esas soru şu: Ben namazı hangi amaçla kılıyorum? Maddi bir karşılık elde etmek için mi? İnsanların gözünde iyi görünmek için mi? Yoksa Rabbimi hatırlamak ve O’na yaklaşmak için mi? Niyetimizi düşünmeden ibadetin anlamını tam olarak kavrayamayız.

Namazdan uzaklaşmanın bir başka nedeni, namaz kılan bazı insanların davranışları. Bir insan görüyor ki namaz kıldığını söyleyen biri yalan söylüyor, sözünde durmuyor, başkasının hakkını yiyor. İş yerinde sorumluluğunu aksatıyor. İnsanlara kaba davranıyor. Sonra şöyle diyor: “Böyle insanlardan olmak istemiyorum.” Bu tepkiyi küçümsemeyelim. Çünkü yanlış davranışlar yalnızca o kişiye zarar vermiyor; insanları temsil ettiğini düşündükleri değerlere karşı da soğutabiliyor.

Ama bir soru daha var: Bir muhasebeci dolandırıcılık yaparsa bütün muhasebeciliği mi reddederiz? Bir avukat yanlış yaparsa bütün avukatları mı suçlarız? Bir iş insanı haksızlık yaparsa çalışmayı mı bırakırız? Hayır. Yanlış yapanın yanlışını görür, mesleğin kendisini onun davranışıyla bir tutmayız. Aynı ayrımı namaz konusunda da düşünmeliyiz. Namaz kılan birinin kötülüğü, kötülüğü meşru kılmaz; namazın ne olduğunu da tek başına açıklamaz.

Üstelik burada namaz kılan kişiye de büyük sorumluluk düşüyor. Bir insan ibadet ederken başkalarının hakkına giriyorsa kendi davranışına bakmalı. Çalışma saatini keyfince değiştirip işini aksatıyorsa, insanları küçümsüyor, yalan söylüyor, verdiği sözü tutmuyorsa sorun yalnızca başkalarının ona nasıl baktığı değildir. Asıl sorun, ibadetiyle ahlakı arasındaki kopukluktur. Allah’ı hatırladığını söyleyen insan, yaptığı zulmü de görmelidir.

Kur’an’da gösteriş için yapılan ibadete, başkalarına karşı sorumlulukların ihmal edilmesine dikkat çekilir. Biz ibadeti yalnızca dışarıdan görülen bir hareket hâline getirmemeliyiz. Çünkü dürüstlük, güvenilirlik, başkasının hakkını gözetmek ve zulümden sakınmak da hayatımızın içindedir. Namaz kılarken insanları incitiyorsak kendimize sormamız gereken önemli sorular var.

Bir başka engel de namazı küçük görmek. İnsan bazen büyük işlerin peşinden koşarken küçük görünen şeyleri önemsemiyor. Yıllarca okuyup diploma almak, işini büyütmek, bir meslekte ilerlemek için türlü zorluklara katlanıyor. Sonra Allah’a yönelmek için ayrılan kısa vakitleri değersiz görmeye başlayabiliyor. “Bu kadar basit bir şeyin ne önemi var?” diyebiliyor.

Oysa hayatımızda basit gördüğümüz ne çok şey var. Her gün gördüğümüz gözümüzü, elimizi, sağlığımızı, soframızdaki ekmeği olağan kabul ediyoruz. Yanımızdaki insana alışıyoruz. Sahip olduklarımızı fark etmez hâle geliyoruz. Elimizde olanı küçümsedikçe daha fazlasını istemeye başlıyoruz. Bir arabanın, bir evin, bir maaşın varlığı artık bize yetmiyor. Kendimizi başkalarıyla karşılaştırıyor ve memnuniyetsizliğimizi büyütüyoruz.

Küçük bir lokmanın kıymetini unutmakla başlayan dikkatsizlik, bazen hayatın bütünü hakkında bir şikâyete dönüşebiliyor. İnsan her şeyi büyütüyor; yalnızca elindekinin değerini küçültüyor. Namazın bize hatırlatabileceği şeylerden biri de budur: Her şey bizim kontrolümüzde değil. Her şeye kendi gücümüzle sahip olmadık. Sahip olduklarımızı sıradanlaştırmadan, onları bize veren Rabbimizi hatırlamalıyız.

Kur’an’da cumartesi yasağıyla sınanan topluluğun kıssası da bir sınır ve sorumluluk meselesini düşündürür. Balıkların özellikle yasak gününde görünmesi karşısında insanlar bir tercihle karşı karşıya kalır. Burada asıl mesele balığın kendisinden fazlasıdır. Bir sınır konulduğunda ona karşı tavrımız nedir? Dünyalık kazanç gözümüzün önünde dururken doğru bildiğimiz şeyi koruyabiliyor muyuz? İnsan kendisine kolay gelen şeye değil, iradesini sınayan seçime bakmalıdır.

İşte tam bu noktada kendimize şunu soralım: Namazı gerçekten önemsiz gördüğümüz için mi erteliyoruz, yoksa önem verdiğimiz başka şeyleri her zaman önüne koyduğumuz için mi? İşimize saatler ayırırken ibadete ayıracağımız vakti neden ağır buluyoruz? Sevdiğimiz insanlar için fedakârlık yaparken Allah’a yakınlaşmak için yapacağımız gayreti neden sürekli sonraya bırakıyoruz?

Namazın temel anlamlarından biri Allah’ı anmaktır. Gün boyunca hayatın işleri arasında kayboluyoruz. Çalışıyoruz, yemek yiyoruz, ailemizle ilgileniyoruz, sorunlarımızı çözmeye uğraşıyoruz. Bunların hepsi hayatın parçası. Bu ihtiyaçlarımızı yok sayamayız. Fakat bütün zamanımızı dünyalık meşguliyetlere verdiğimizde Rabbimizi unutmaya başlayabiliriz. Namaz bize tekrar yönümüzü hatırlatır.

Namaz kılmak için bütün günlük sorumluluklarımızın ortadan kalkması gerekmiyor. Tam tersine, o sorumlulukların içinde Allah’ı hatırlamaya ihtiyacımız var. İşimiz devam eder, aile hayatımız devam eder, mücadelemiz devam eder. Biz o mücadelenin ortasında durup kimin huzurunda olduğumuzu hatırlarız. Secde, insanın her şeye güç yetiremeyeceğini kabul etmesidir. Dua, ihtiyacımızı ve aczimizi Rabbimize açmamızdır.

Bazen namazı yalnızca dünyalık isteklerimizin gerçekleşmesi için kılmaya yöneliyoruz. Bir ev istiyoruz, bir araba istiyoruz, bir iş istiyoruz. Dua edince bunların zahmetsizce önümüze gelmesini bekleyebiliyoruz. Oysa dünya hayatındaki işler emek gerektiriyor. Güzel bir iş yapmak için öğrenmek, araştırmak, çalışmak ve bedel ödemek gerekiyor. İyi bir pilav yapmak isteyen insanın bile pirinci seçmesi, malzemeyi tanıması, işini öğrenmesi gerekiyor. Sadece istemek, yapılması gereken işi ortadan kaldırmıyor.

Bunu ibadette de birbirine karıştırmayalım. Dünyalık bir hedefe ulaşmak için gereken gayreti gösterirken Allah’a dua edebiliriz. Fakat namazı çalışmanın yerine koymak, duayı hiçbir emek vermeden sonuç beklemek olarak görmek doğru bir anlayış oluşturmaz. İbadetin anlamını yalnızca para, mal veya başka bir somut kazançla ölçmeye başladığımızda onun asıl maksadını kaçırabiliriz.

Çünkü bir de göremediğimiz ama çok aradığımız şeyler var: Huzur, güven, sevgi, mutluluk. Bunları tartıya koyamayız. Bir arabanın fiyatını biliriz, bir evin metrekaresini hesaplarız, maaşımızı sayabiliriz. Ama kalbimizin huzurunu böyle hesaplayamayız. İnsan birçok şeye sahip olur da yine içindeki eksikliği hissedebilir. Sahip olmakla huzurlu olmak her zaman aynı şey değildir.

Bir araba bize ulaşım sağlar, ama sevgiyi onun kendisinden bekleyemeyiz. Para ihtiyacımızı karşılar, fakat kalbimizin bütün sorularına cevap vermez. Ailemiz, işimiz ve sahip olduklarımız değerlidir; yine de bunları tek başına bütün huzurumuzun kaynağı hâline getirdiğimizde beklentilerimiz ağırlaşabilir. Kur’an’ın ifadesiyle kalpler Allah’ı anmakla huzur bulur. Namazı bu hatırlayıştan ayırdığımızda geriye yalnızca hareketler kalabilir.

Bu yüzden “Namaz kılarsam bana hemen ne verilecek?” diye sormak yerine “Namaz beni kime yaklaştırıyor?” sorusunu düşünelim. Rabbimize yöneldiğimizde O’nu hatırlarız. Hatalarımızı görürüz. Nefsimizin bizi nereye sürükleyebildiğini düşünürüz. Yanlışlardan korunmak ve doğruyu seçebilmek için yardım isteriz. Bu, dünyadaki mücadeleden kaçmak değil; o mücadeleyi sürdürürken Allah’a dayanma arzusudur.

Fakat şunu da unutmamalıyız: Namaz kılan insan hatasız olmaz. Nefsimiz var. Öfkelenebiliriz. Yanılabiliriz. Haksızlık yapabiliriz. Önemli olan bunları güzel göstermemek, kendi yanlışımızı fark edip düzeltmeye yönelmektir. Hz. Âdem’in ve Hz. Yûnus’un Kur’an’da aktarılan yakarışlarında kendi nefislerine karşı bir muhasebe görürüz. Zulümden sakınmak, başkasının hayatını zorlaştırmamak ve yanlış yaptığımızda bunu kabul etmek önemlidir.

Zulüm yalnızca büyük bir kötülük diye düşünülmemeli. Birinin hakkını çiğnemek, verilen sözü tutmamak, iş yerinde düzeni bozmak, ailede başkalarının hayatını güçleştirmek de insanın kendisini sorgulamasını gerektirir. Allah’a yöneldiğini söyleyen bir insan, davranışlarının başkalarına nasıl yansıdığını düşünmeden yaşayamaz. İbadetle dürüstlük birbirinden kopuk iki ayrı hayat gibi olmamalıdır.

İnanmayan biriyle konuştuğumuzda ise önce onun bulunduğu noktayı anlamalıyız. Allah’a inanmayan bir insana yalnızca “Namaz kıl” demek sorusunu cevaplamaz. Onun önce varlık, yaratılış ve Allah hakkında ne düşündüğünü dinlemek gerekir. Kur’an’da Allah’ın birliği, eşsizliği ve hiçbir şeye muhtaç olmaması üzerinde durulur. İnsan da gördüğü dünyanın sınırlılığından hareketle bu konuları düşünür. Gündüzle geceyi, sağlıkla hastalığı, bollukla yokluğu karşılaştırır. Kendi bilgisinin ve gücünün de sınırları olduğunu fark eder.

Fakat bu düşünme sürecinde karşı tarafı zorlamak yerine kendi inancımızı neden benimsediğimizi açıkça anlatmamız gerekir. İnanç zorlamayla kalbin içine yerleşmez. Namaz da yalnızca başkalarının baskısıyla yapılan bir gösteriye dönüşmemelidir. Bir insan kendi iradesiyle Allah’a yöneldiğinde ibadetin anlamını başka türlü kavrar. Bir davranışın biçimini öğretmek mümkündür; samimiyeti ise başkasının yerine biz seçemeyiz.

Sevdiğimiz şeyler için emek veriyoruz. Çocuğumuzu seviyorsak onun için uğraşıyoruz. Eşimizi seviyorsak ilişkimizi korumak için gayret gösteriyoruz. İşimizi seviyorsak daha iyi yapmak için çabalıyoruz. Allah’a sevgimizi dile getirirken bu sevginin hayatımızda nasıl bir karşılık bulduğunu da düşünmeliyiz. Sevgi yalnızca ağızdan çıkan söz değildir; insanın seçimlerine de yansır.

Elbette herkes aynı kolaylıkla ibadete başlayamıyor. Bazı insanlar nefsiyle uzun süre mücadele ediyor. Bazıları sorular soruyor, araştırıyor, alışkanlıklarını yeniden değerlendiriyor. Sorgulamak, samimi bir arayış olduğunda insanın neden yaptığını daha iyi kavramasına vesile olabilir. Ezbere sürdürülen davranış ile anlamını kavrayarak yapılan davranış arasındaki fark burada ortaya çıkar.

Ölümü düşünmek de bu muhasebenin bir parçası. Dünya hayatının geçici olduğunu biliyoruz, ama çoğu zaman bunu hatırlamak istemiyoruz. Ölümü yalnızca korkulacak bir son olarak görmek yerine, dünyada yaptıklarımızın sonuçları üzerine düşünmemiz gerekir. Bugün neyi seçiyoruz? Kime haksızlık ediyoruz? Hangi sorumluluğumuzu ihmal ediyoruz? Kendimizi geliştirmek için yıllarca çaba gösterirken ahirete dair hazırlığımızı neden unutuyoruz?

Bir diploma kazanmak için sınavlara hazırlanıyoruz. Meslekte ilerlemek için emek veriyoruz. Hatalarımızı düzeltip tekrar deniyoruz. Aynı ciddiyeti ahlakımıza, ibadetimize ve Rabbimizle ilişkimize de taşımalıyız. Dua ediyor, doğruyu yapmaya çalışıyor, kendi yanlışlarımızdan sakınıyor ve başkalarının da hayır duasını almak istiyoruz. Bütün bunlar birbirinden ayrılmış parçalar değil; hayatımızın bütününde göstermemiz gereken gayretlerdir.

Sonunda yeniden ilk soruya dönelim: Namazı neden kılıyoruz? İnsanların bizi iyi görmesi için değil. Başkalarını yargılamak için değil. Hiç emek vermeden dünyalık isteklerimizin karşılanacağını sanmak için de değil. Rabbimizi anmak, O’na yaklaşmak, nefsimizin yanlışlarına karşı O’ndan yardım istemek ve hayatımızın geçici olduğunu unutmamak için.

Peki bugün bizi namazdan uzaklaştıran asıl şey ne? Bir başkasının kötü davranışı mı? Namazı küçük görmemiz mi? Yoksa namazın anlamını henüz kendi kalbimizde yeterince düşünmemiş olmamız mı? Cevabı önce kendimizde arayalım. Çünkü başkalarının seçimlerini zorla değiştiremeyiz. Ama kendi niyetimizi sorgulayabilir, kendi davranışlarımızı düzeltebilir ve Rabbimize kendi irademizle yönelebiliriz.

Namazı yalnızca yapılacak bir iş olarak değil, Allah’ı hatırlama imkânı olarak görelim. Söylediğimiz sözle yaptığımız iş birbirini desteklesin. Secde ederken alçalmayı, insanlarla yaşarken haksızlık etmemeyi öğrenmeye çalışalım. Dünyada verdiğimiz mücadeleyi sürdürelim; ama o mücadelenin içinde Rabbimizi unutmayalım. En doğrusunu Allah bilir. Yanlışlarımızdan ve nefsimizin bizi sürüklediği kötülüklerden yine O’na sığınırız.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir