Namazı Neden Kılmıyoruz? İman, Sorgulama ve Ahlak
3 Nisan 2024
Bir insan namazı neden bırakır? İnanmadığı için mi, anlamadığı için mi, yoksa inandığını söylediği hâlde hayatında namaza yer açamadığı için mi? Bu soruya hemen tek bir cevap vermek kolay. Fakat insanın davranışları çoğu zaman birden fazla sebebin sonucudur. Önce bu sebepleri düşünmek gerekiyor.
Bugün insanlar soruyor: Neden secde ediyoruz? Okuduğumuz dualar ne anlama geliyor? Allah’ın bizim namazımıza ihtiyacı mı var? Namazın benim hayatımdaki karşılığı nedir? Bu soruları sormak tek başına kötü değildir. Anlamaya çalışan insan, öğrendiğini daha sağlam bir temele oturtabilir. Soruları susturmak yerine anlaşılır cevaplar aramak gerekir.
Geçmişte birçok insan namazı ailesinden gördüğü için öğreniyordu. Camiler yalnızca ibadet edilen yerler değildi. Mahallenin buluştuğu, insanların görüştüğü, çocukların bir araya geldiği mekânlardı. Ramazan, teravih, cuma ve vakit namazları toplumun günlük hayatında görünür bir yer tutuyordu. Bugün ise insanın zamanını ve dikkatini alan seçenekler çoğaldı.
Telefonlar, oyunlar, sosyal medya ve sürekli değişen eğlenceler insanın vaktini dolduruyor. Bir ekrana bakarken bir saatin nasıl geçtiğini fark etmeyebiliyoruz. Bir şeyin bedeni meşgul etmesi, onun iç dünyamızı da beslediği anlamına gelmiyor. Maddi imkânların artmasıyla maneviyatın geri plana düşmesi arasındaki ilişki üzerinde düşünmemiz gereken nokta burada.
Bolluk içinde büyüyen bir çocuk için bazı şeylerin değeri kendiliğinden anlaşılmayabilir. Açlık yaşamamışsa ekmeğin kıymetini, emek vermemişse kazancın zorluğunu, zorlukla karşılaşmamışsa sabrın gereğini anlaması kolay değildir. Elbette herkesin hayatı aynı değildir. Fakat her istediğine zahmetsizce ulaşmanın insanın beklentisini değiştirebildiğini kendi çevremizde görebiliyoruz.
Namaz da bazen böyle ele alınıyor. İnsan elinde hemen tutulabilir bir karşılık arıyor. Para kazanmak için işe gidiyor; diploma almak için okuyor; bir ürün satın aldığında onu kullanıyor. Namaz için ise ‘Ben bunun somut faydasını hemen nerede göreceğim?’ diye soruyor. Görünür bir ödül bulamayınca onu önemsiz sanabiliyor.
Oysa her değer ölçülebilir değildir. Güvenin, huzurun, sevginin, ahlakın ve insanın yönünü bulmasının da bir karşılığı vardır. Bunları bir eşyanın fiyatı gibi gösteremeyiz. Namazın anlamını anlatırken yalnızca hareketleri öğretmek, fakat bu ibadetin niçin yapıldığını konuşmamak önemli bir boşluk bırakabilir.
Secdeyi anlamadan tekrar eden insanla onun anlamını düşünüp bilinçli biçimde yapan insanın tecrübesi aynı olmayabilir. Bir çocuğa yalnızca ‘Böyle yapacaksın’ demek yerine nedenini dinlemek ve ona cevap vermek gerekir. Soru karşısında öfkelenmek veya körü körüne inanmasını istemek, öğrenmek isteyen kişiyi daha da uzaklaştırabilir.
Bir başka soru da şu: Namaz bu kadar kısa ve görünüşte kolay bir ibadetken neden bu kadar çok insan onu yerine getirmekte zorlanıyor? Belki de bedeni zorlayan şeylerle zihni ve alışkanlıkları zorlayan şeyler aynı değil. Abdest almak ve namaza durmak fiziksel olarak basit görünebilir. Fakat günün akışını değiştirmek, keyfinden ayrılmak ve süreklilik sağlamak başka bir gayret ister.
İnsan bazen zor ve gösterişli şeylere daha çok değer verir. Büyük paralar harcadığı bir uğraşı önemli sayarken her gün düzenli yapabileceği bir işi hafife alabilir. Namazı yalnızca ne kadar zaman veya para gerektirdiğine göre değerlendirirsek asıl anlamını kaçırırız.
Bir de namaz kılan insanların davranışları var. Namaz kıldığını bildiğimiz birinin yalan söylediğini, hile yaptığını, başkasının hakkını yediğini görünce içimizde bir kırgınlık oluşuyor. ‘Namaz kılan da bunu yapıyorsa ne anlamı var?’ diye soruluyor. Bu soru, ibadetin ahlakla ilişkisini ciddiyetle ele almamızı gerektiriyor.
Başkasının yanlışını kendi sorumluluğumuzdan kaçmanın gerekçesi yapmamalıyız. Fakat yanlış yapan kişinin de ibadetini ahlaktan ayrı düşünmesine razı olamayız. Namaz yalnızca dışarıdan görülen hareketlere indirgenirse onun insanın sözünde, ticaretinde, ailesinde ve ilişkilerinde nasıl karşılık bulacağı sorusu cevapsız kalır.
Şimdi kendi hayatımıza bakalım. Namazı gerçekten Allah için mi kılıyoruz? Yoksa bir isteğimizin gerçekleşmesi için yaptığımız bir alışveriş gibi mi görüyoruz? İnsan bazen bir dileği gerçekleşsin diye ibadete yöneliyor; istediğini bulamayınca bırakıyor. Bazen de istediğine kavuştuğu için artık devam etmeye gerek duymuyor. Böyle bir durumda namazın merkezinde kulluk mu var, kişisel beklenti mi?
Bir kişinin ibadete yönelmesine yaşadığı ihtiyaç vesile olabilir. Fakat ibadeti yalnızca alınacak dünyevi bir ödüle bağlamak, o ödül gerçekleşmediğinde insanı hayal kırıklığına götürebilir. Allah’a kulluk, kişisel isteklerimizin karşılığında yapılan geçici bir anlaşma gibi görülmemelidir.
Hayatın zorlukları da insanın ibadetle bağını etkileyebiliyor. Aile sorunları, psikolojik sıkıntılar, geçim baskısı, evlilik ve iş hayatı insanı yorabiliyor. Böyle durumlarda herkesin yaşadığı yükü aynı biçimde taşımadığını unutmamak gerekir. Birinin namazdan uzaklaşmasını yalnızca tek bir sebebe bağlayıp onun bütün iç dünyasını bildiğimizi iddia edemeyiz.
Yine de imanını yalnızca alışkanlığa dayandıran biri, şartlar değişince neye tutunacağını bilemeyebilir. Anlamak, öğrenmek ve sorgulamak bu nedenle değerlidir. Bilinçli bir inanç, insanın güçlük karşısında yeniden düşünmesine ve yönünü bulmasına yardımcı olabilir.
Ailelerin çocuklarına yaklaşımı da burada önem kazanıyor. Bazı anne babalar kendileri yokluk gördüğü için çocukları hiçbir sıkıntı yaşamasın istiyor. Kendi çocukluğunda göremediği sevgiyi, ilgiyi ve imkânları fazlasıyla vermeye çalışıyor. Niyeti iyi olsa bile çocuğun emek vermeyi, beklemeyi ve sorumluluk almayı öğrenmesine yeterince alan açmayabiliyor.
Bir şirketi kuran kişi yıllarca çalışmış, zorluk yaşamış, hata yapmış ve yeniden denemiş olabilir. Şirket bir sonraki kuşağa hiçbir hazırlık olmadan devredildiğinde, yeni kuşak bu emeğin değerini anlamakta zorlanabilir. Aynı örnek dinî eğitim için de düşündürücüdür: Hazır kuralları miras almakla onları anlayarak benimsemek aynı şey değildir.
Çocuğa her şeyi vermekle onu hayata hazırlamak arasındaki farkı görmeliyiz. Ne sevgisiz bir katılık ne de hiçbir sınır tanımayan bir rahatlık tek başına doğru eğitimdir. Çocuğun sevgiye olduğu kadar sorumluluğa, bilgiye ve emeğin değerini öğrenmeye de ihtiyacı vardır.
Peki din adına öğrettiğimiz bilgilerin kaynağını ne kadar araştırıyoruz? Atalarımızdan duyduğumuz her sözü sorgulamadan kabul ettiğimizde, dinin kendisiyle nesiller boyunca oluşan yorumları birbirine karıştırma tehlikesi ortaya çıkabilir. Kur’an’ı anlamak, okuduklarımızın ne söylediğini araştırmak ve iddiaları dayanaklarıyla değerlendirmek bu nedenle önemli.
Kur’an Arapça indirildi. Metni anlamaya çalışmak, okuduğumuz ifadelerin anlamını öğrenmek, soru sormak ve düşünmek yalnızca uzmanlara bırakılmış bir merak olmamalı. Diğer taraftan Arapça öğrenmenin, dinî yorumların ve rivayetlerin değerlendirilmesinin emek ve dikkat isteyen alanlar olduğu da unutulmamalı. Asıl mesele, başkalarından duyduğumuzu hiç düşünmeden tekrar etmek yerine bilgiye bilinçle yaklaşmaktır.
İnancın kalıcılığı, yalnızca sözlerimizde değil, zorlukla karşılaştığımızda verdiğimiz kararlarda da görünür. İnsanın çıkarı tehlikeye girdiğinde doğru bildiğini savunması kolay olmayabilir. Para, makam, çevre baskısı ve toplumdaki güç dengeleri değiştiğinde kimi insanlar da tavrını değiştirebilir. Bu, kendimize sormamız gereken ağır bir sorudur: Doğruya mı bağlıyız, yoksa bize rahatlık sağlayan güce mi?
Bir siyasi partiyi, lideri veya topluluğu sorgulanamaz hâle getirmek; yaptığı yanlışları sırf kendi tarafımızda olduğu için savunmak, inancımızla çıkarlarımız arasındaki sınırı bulanıklaştırabilir. Siyasi tercihler farklı olabilir. Fakat bu farklılık, haksızlığı haklı gösterme zorunluluğu doğurmaz. Yanlış gördüğümüz şeye kendi tarafımızdan gelince de yanlış diyebilmeliyiz.
İnsanın ‘Benim tarafım kazanırsa her şey düzelir’ beklentisi, kendi sorumluluğunu başkasına bırakmasının bir yolu hâline gelebilir. Oysa yalnızca yönetimin değişmesiyle toplumun ahlakının kendiliğinden düzeleceğini düşünemeyiz. Her insanın günlük hayatında verdiği kararlar da bu düzenin parçasıdır.
Gerçek bağlılık, rahat zamanlarda kendisini kolayca gösterebilir. Zor zamanlarda ise bedel sorusu ortaya çıkar. İnsan çıkarını kaybetmekten çekindiğinde, doğru bildiği davranışı yapmaktan vazgeçecek mi? Kendisine fayda sağlayan bir yanlışı savunacak mı? İnancı ve ahlakı arasında seçim yapmak zorunda kaldığını düşündüğü anlarda ne yapacak?
Hz. Yusuf’un zindanı tercih edişini hatırlamak, bu konuyu düşünmemiz için güçlü bir örnektir. Yanlışın içinde rahat etmek yerine doğru bildiği yolda zorluğu göze almak. Buradaki önemli mesaj, insanın her zorluğu araması değil; doğru bildiği ilkeyi sırf rahatlık için terk etmemesidir.
Fakat kendi ilkelerimizi savunurken asıl büyük tehlikelerden biri başkasının kusurunu görüp kendi kusurumuzu unutmak. Bir insanı iki yüzlülükle suçlamak kolaydır. Kendi davranışımızın sözlerimizle çeliştiğini kabul etmek ise zordur. Bu yüzden önce kendi ticaretimize, aile ilişkilerimize ve verdiğimiz sözlere bakmalıyız.
Mesela bir markete girdiğimizi düşünelim. Bir kilo ürün istiyoruz. Satıcı ürünü ambalajıyla birlikte tartıyor ve kabın ağırlığını düşmüyorsa, bize ürün fiyatından ambalaj da satmış oluyor. Bu yalnızca birkaç gramlık mesele gibi görülebilir. Fakat adalet hassasiyeti tam da böyle küçük tercihlerde sınanır.
Bir pazarcının iyi meyvelerin arasına çürüklerini koyduğunu düşünelim. Müşteri poşeti eve götürdüğünde ödediği paranın karşılığını tam alamadığını fark ediyor. Satıcı belki bunu küçük bir ticari kurnazlık sayıyor. Oysa müşteri açısından sorun yalnızca para değil; güvendiği bir insan tarafından aldatılmış olmaktır.
Bir pirinç alışverişi de aynı şeyi anlatıyor. Kaliteli olduğu söylenerek satılan ürünün eve götürüldüğünde kırık ve beklenenden düşük kalitede olduğu ortaya çıkıyor. Satıcının ikna edici sözleriyle ürünün gerçek niteliği arasındaki fark, bir kişinin başka insanlara güvenini de zedeliyor. Bir alışverişte kaybedilen şey yalnızca ödenen para olmayabilir.
Bazı iş ilişkilerinde de mal teslim edilmiş, hizmet verilmiş olduğu hâlde ödeme geciktiriliyor. Parası bulunan kişi, başkasına borcunu ödemek yerine o parayı değerlendirmeyi ve bekletmeyi tercih edebiliyor. Bunu başarılı bir finans yönetimi olarak görmek, karşı taraftaki insanın emeğini ve ihtiyacını gözden kaçırmak demektir.
Kul hakkı yalnızca büyük davalarda değil, terazinin üzerinde, bir poşetin içinde ve geciktirilen bir ödemede karşımıza çıkabilir. Bu olaylarda insanın dinî kimliğinin ne olduğu, yaptığı haksızlığı ortadan kaldırmaz. İnsan kendisini ne kadar dindar olarak tanıtırsa tanıtsın, aldatma aldatmadır.
Şu soruyu gerçekten sormalıyız: Bir toplumda herkes birbirini aldatılabilecek kişi olarak görmeye başladığında geriye ne kalır? Manavdan ürün alırken, ustaya iş verirken, iş yaptığımız şirketten ödeme beklerken sürekli şüphe duyuyorsak bu yalnızca ticaretin değil, güven duygusunun da zayıfladığını gösterir.
Geçmişte çocuklara kul hakkının önemi anlatılırdı. Komşunun ağacından izinsiz bir meyve almanın bile üzerinde durulurdu. Bugün aynı hassasiyeti koruyup korumadığımızı sorgulamak gerekiyor. Bazen çok büyük meseleler hakkında tartışıyoruz ama kendi davranışlarımızdaki küçük haksızlıkları görmezden gelebiliyoruz.
Namaz kılan kişinin ölçüde dürüst olması, ticaretinde adil olması, verdiği sözde durması beklenir. İbadeti, ahlaktan kopuk bir görüntüye dönüştürmek, özellikle ibadetin anlamını arayan gençlerin zihninde derin bir çelişki oluşturabilir. ‘Bana önce yaşadığın şeyi göster’ diyen insanın bu beklentisini küçümseyemeyiz.
Bu nedenle meseleyi yalnızca gençlerin neden namaz kılmadığına indirgememek gerekiyor. Gençler hangi yetişkinleri örnek alıyor? Ailede gördükleriyle kendilerine söylenenler birbirine uyuyor mu? Din adına verilen öğütleri öğüt veren kişi uyguluyor mu? Sözümüzün etkisini belirleyen şeylerden biri de davranışımızdır.
Bir toplumun sorunlarını konuşurken her şeyi yalnızca maaşa, döviz kuruna veya seçime bağlamak da yeterli olmayabilir. Maddi sıkıntılar gerçektir; insanların geçimi önemlidir. Fakat ailelerin kopması, kardeşlerin miras yüzünden birbirine düşmesi, eşler arasındaki haksızlıklar, komşulukların ve arkadaşlıkların zayıflaması da gerçektir.
İnsanların daha fazla para kazanması, tek başına birbirlerine daha çok güvenmelerini sağlamaz. Daha büyük evlerde yaşamak, daha fazla eşya sahibi olmak veya daha pahalı arabalar kullanmak ilişkilerimizin iyi olduğu anlamına gelmez. Maddi imkân ile insanın huzuru arasında her zaman basit bir eşitlik kurulamaz.
Birbirimizi kaybettiğimizi fark etmeden yalnızca kazancımızı artırmaya çalışırsak önemli bir soruyu cevapsız bırakmış oluruz: Biz nasıl insanlarla birlikte yaşamak istiyoruz? Sözüne güvenilen, emeğe saygı gösteren, aile bağlarını önemseyen, adaleti kendi aleyhine olduğunda da savunabilen insanlarla mı?
Toplumun düzelmesini istiyorsak sorumluluğu yalnızca başkalarına bırakamayız. Çocuklarımızın sorgulamasına nasıl cevap verdiğimiz, işimizde hakkı gözetip gözetmediğimiz, bir başkasının kusurunu değerlendirirken kendi kusurumuzu hatırlayıp hatırlamadığımız bu değişimin parçasıdır.
Namaz hakkında başlayan soru, sonunda bizi hayatın bütününe götürüyor. Secde ettiğimizde ne söylediğimizi anlamak istiyoruz. Fakat secdeden kalktığımızda nasıl yaşayacağımızı da düşünmeliyiz. İbadetin yalnızca şekline değil, bizi hangi bilince davet ettiğine bakmalıyız.
Öyleyse son kez kendimize soralım: Biz neden namaz kılıyoruz? Neden kılmıyoruz? Allah’a yaklaşmayı bir çıkar hesabına mı bağladık, yoksa gerçekten anlamak ve yaşamak mı istiyoruz? İnsanlara anlattığımız doğruları kendi hayatımızda ne kadar uyguluyoruz?
Cevabı yalnızca başkalarından beklemeyelim. Önce anlayalım. Sonra öğrendiğimiz doğruyu kendi davranışımızda gösterelim. Çünkü güvenin yeniden kurulması, samimiyetin görünür olması ve kulluğun hayatımıza yerleşmesi, söylediğimiz sözlerle yaptığımız işler arasındaki mesafeyi azaltmamızla başlar.


