Dürüstlükten Vazgeçmeden Kazanmak: Emek, Güven ve Kul Hakkı

1 Mart 2024

Kazanıyoruz; peki neyi kaybediyoruz?

Soru: Çok satmak, yaptığımız işin doğru olduğunu göstermeye yeter mi?

Bir ürün düşünün.

Tasarımı başkasına ait. Biz benzerini üretiyor, satıyor ve para kazanıyoruz.

Müşteri geliyor.

Sipariş artıyor.

Hatta bu becerimizle gurur duyuyoruz.

Ama durup kendimize sormamız gereken bir şey var: Başkasının emeğiyle kurduğumuz bu yol bizi nereye götürüyor?

Bir ürünü yapabilecek ustalığa sahip olabiliriz.

Fakat o ürünü tasarlayan kişinin emeği de ortada duruyor.

Yapabiliyor olmamız, yaptığımız her şeyi haklı kılmıyor.

Bazen yanlışımızı savunmak için çok tanıdık bir cümle kullanıyoruz:

“Herkes böyle yapıyor.”

Peki herkesin yapması, başkasının hakkını ortadan kaldırır mı?

Bir yanlış yaygınlaşınca doğruya dönüşür mü?

İşte dürüstlük burada başlıyor.

Kazancımızı sayarken o kazancın nasıl oluştuğuna da bakabilmekte.

Sadece kazandığımız paranın değil, kullandığımız yolun da sorumluluğu bize ait.

Bunu kabul etmek kolay olmayabilir.

Çünkü o işten geçiniyoruz. Müşterilerimiz o ürünü istiyor.

Bırakırsak ne olacağını bilmiyoruz.

Yine de içimizdeki rahatsızlığı susturmak, sorunu çözmüyor.

Hata gördüğümüz yerde kendimize dürüst davranmamız gerekiyor.

“Ben burada yanlış yapıyorum.”

Bu cümle insanı küçültmez.

Tam tersine, değişebileceği kapıyı açar.

Kendimizi kusursuz göstermeye çalıştığımız sürece düzeltmemiz gereken yeri göremiyoruz.

Görmediğimiz bir yanlıştan da uzaklaşamıyoruz.

Başkasını kopyalamakla kendi işimizi kurmak aynı mı?

Bir aydınlatma ürünü üzerinden düşünelim.

Başkasının tasarladığı modeli alıp üretirken bütün dikkatimiz siparişi yetiştirmeye yönelebilir.

“Yapalım, satalım, parasını alalım.”

İşin sonunda sorumuz bu kadarla sınırlı kalır.

Oysa kendi tasarımımız üzerinde çalışırken başka sorular ortaya çıkar.

Bu parçayı nasıl geliştirebilirim?

Malzemeyi değiştirsem daha iyi olur mu?

Ölçüsü, rengi, kullanımı nasıl iyileşir?

Artık yalnızca bir siparişi bitirmeye çalışmıyoruz.

Emek verdiğimiz bir şeyi büyütüyoruz.

Soru: Biz işimizi gerçekten geliştiriyor muyuz, yoksa aynı kopyayı tekrar mı üretiyoruz?

Bu sorunun cevabı, yönümüzü de gösterir.

Kendi emeğimizin sorumluluğunu üstlendiğimizde eksikleriyle daha ciddi ilgilenebiliriz.

Ürünün arkasında durmak isteriz.

Daha iyisini ararız.

Kısa vadeli satışın ötesinde bir hedefimiz oluşur.

Elbette insanlar birbirinden etkilenir.

Doğadan, malzemeden, gördüklerinden ilham alır.

Fakat ilham almakla başkasının emeğini kendimizinmiş gibi sunmak arasında fark vardır.

Bizim üzerinde durmamız gereken yer de burasıdır.

Ortaya koyduğumuz katkı nedir?

Kendimize ait hangi emeğin arkasında duruyoruz?

Özgün bir işin zahmeti olabilir.

Düşünmek gerekir.

Denemek, değiştirmek ve emek vermek gerekir.

Ama kendi yolumuzu açmanın değeri de burada ortaya çıkar.

Başkalarının yaptığını çoğaltırken kendi gelişimimizi ertelemeyelim.

Dürüstçe üretmek, yaptığımız işle ilişkimize de yön verir.

Böyle bir değişimin ne kadar zor olabileceğini bir üretim süreci üzerinden düşünelim.

Kopya ürünleri bırakmak istiyoruz.

Ama her yeni siparişte kararımızı erteliyoruz.

“Önce bu işi bitireyim.”

“Biraz daha kazanayım.”

“Sonra kendi ürünlerime geçerim.”

Bir bakıyoruz, geçmek istediğimiz yeni yola bir türlü başlayamamışız.

Çünkü bizi eski işte tutan düzeni sürdürmeye devam ediyoruz.

Müşterinin beklentisi aynı.

Bizim cevabımız aynı.

Sonuç da aynı kalıyor.

İşte bazen insanın kendi kararını açıkça ortaya koyması gerekiyor.

“Ben artık bu üretimi yapmayacağım.”

Bu sözü müşteriye söylemek kolay mı?

Elbette değil.

Gelirin azalmasından korkabiliriz.

Yeni ürünümüzün satılıp satılmayacağını bilemeyiz.

Ama içimizde yanlış bulduğumuz bir yolu sürekli gerekçelerle sürdürmek de bizi olduğumuz yerde tutuyor.

Değişmek istediğimizi söylemekle değişimin bedelini üstlenmek aynı şey değil.

Kendi tasarladığımız ürün için çalışmaya başladığımızda önümüzde başka bir emek süreci açılır.

O ürünün kusurlarını görmek bize düşer.

Kalitesini artırmak bize düşer.

Arkasında durmak bize düşer.

Artık “Başkasının yaptığı böyleydi” diyerek geçemeyiz.

Kendi kararlarımızı düşünür, kendi emeğimizi geliştiririz.

Burada yalnızca para konuşmuyoruz.

Yaptığımız işin bize kazandırdığı güveni de konuşuyoruz.

Bir insanın bizi tanırken ne gördüğünü düşünüyoruz.

“Kendi tasarımı var, emeğinin arkasında duruyor” mu diyor?

Yoksa yaptığımız işin başkasına ait olduğunu mu hatırlıyor?

Biz hangi tanınmışlığı istiyoruz?

Çok ürün satmayı mı, güvenilir bir iş ortaya koymayı mı?

Bu iki soru bazen aynı anda karşımıza çıkıyor.

Tercihimizi yalnızca o gün elimize geçecek paraya göre yaptığımızda daha ileride kurabileceğimiz yolu gözden kaçırabiliyoruz.

Dürüstlüğü işin sonuna bırakmayalım.

Tasarımın başında, üretimin içinde ve müşteriye verdiğimiz sözde de yerini korusun.

İşimiz büyürken, başkasının emeğine duyduğumuz saygı küçülmesin.

Bir yanlışın içindeyken Allah'tan yardım istemek de bu yüzden önemlidir.

Sadece rahatlamak için değil, o davranışı bırakabilmek için yöneliriz.

Kararımızı söze döker, ardından yaptığımız işle onu desteklemeye çalışırız.

Böylece niyetimiz davranışımızda görünür olur.

Kul hakkı yalnızca ticarette mi karşımıza çıkar?

Soru: Bir insanın hakkını sadece parasını aldığımızda mı çiğneriz?

Trafikte bekleyen insanları düşünelim.

Herkes sırasını bekliyor.

Biz en soldan ilerleyip dönüşte hepsinin önüne geçiyoruz.

Kendimize ne diyoruz?

“Uyanık davrandım.”

Oysa orada bekleyen insanların zamanı ne olacak?

Kendi işimizi kolaylaştırırken başkasına yüklediğimiz sıkıntıyı görmezden gelebiliyoruz.

Bunu tekrar ettikçe de davranışımız bize normal geliyor.

Bir süre sonra yaptığımızı sorgulamıyoruz bile.

Öfkede de benzer bir durum yaşanabilir.

Her sorunda bağırıyor, her anlaşmazlıkta karşı tarafı suçluyoruz.

Sonra “Ben böyleyim” diyoruz.

Ama bu alışkanlıklarımızın sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.

Tekrarlarımız bizi hangi davranışa alıştırıyor?

Hoşgörüye mi?

Anlayışsızlığa mı?

Sabra mı?

Öfkeye mi?

Burada kendimize açıkça bakmamız gerekiyor.

Bir davranışın bize alışılmış gelmesi, onun doğru olduğu anlamına gelmez.

İnsan ilişkilerinde de dürüstlüğe ihtiyacımız var.

Bir ortaklık yürümüyorsa bunu konuşabiliriz.

Ayrılmak gerekiyorsa anlaşmayı açıkça ele alabiliriz.

Fakat ortağımızın arkasından iş çevirmeyi çözüm sayamayız.

Evlilikte de verdiğimiz sözün sorumluluğu vardır.

Bir sorun yaşıyorsak bunu gizli bir aldatmayla büyütmek yerine dürüstçe yüzleşmemiz gerekir.

Karşı tarafın hakkını gözetmek, yalnızca işler yolundayken gösterilecek bir davranış değildir.

Asıl zorlandığımızda nasıl davrandığımız önemlidir.

Çıkarımızla doğruluk karşı karşıya geldiğinde hangisini seçiyoruz?

Bu soruya verdiğimiz cevap, kendimizi tanımamıza yardım eder.

İyi bir amaç için yalan söylenir mi?

Bir evlilik görüşmesini düşünelim.

Düzenli işi olmayan biri için “Sabit bir işi var” denmesi öneriliyor.

İtiraz ettiğimizde cevap hazır:

“O kadar da büyütme. Sonuçta hayırlı bir iş olacak.”

Peki hayırlı bir başlangıcın içine neden yalan yerleştiriyoruz?

Karşı tarafın bilerek karar verme hakkını neden elinden alıyoruz?

Soru: İstediğimiz sonuca ulaşmak, kullandığımız her yolu doğru yapar mı?

İşte insan kendisini bazen tam burada kandırıyor.

Arzusunu öne koyuyor.

Sonra o arzuya uygun bir gerekçe buluyor.

Söylediği yalana daha yumuşak bir isim veriyor.

Ama isim değişince yapılan değişmiyor.

Dürüstlük, kendi aleyhimize göründüğü anda da doğruyu söyleyebilmektir.

İşimiz yoksa yoktur.

Bir eksikliğimiz varsa vardır.

Bunu açıkça söylemek zor gelebilir.

Fakat başkasının güvenini yanıltarak elde edilen bir sonuç, içimize sakladığımız gerçeği ortadan kaldırmaz.

İnsanlar bize ne zaman güvenir?

Sadece kendimizi iyi tanıttığımızda mı?

Yoksa söylediklerimizle davranışlarımız birbirini tuttuğunda mı?

Bir insanla ticaret yaparken onun bizi aldatıp aldatmayacağına bakıyoruz.

Sözüne sadık mı?

Hakkımızı gözetiyor mu?

Arkamızdan başka bir iş çeviriyor mu?

İbadetlerimizle birlikte bu soruların cevabını da hayatımızda taşımalıyız.

Güvenilir olmak, kendimiz hakkında söylediğimiz bir sözden daha fazlasıdır.

Bizimle işi olan insanın yaşayarak gördüğü bir tutarlılıktır.

Yanlışı bırakınca yol tamamlanır mı?

Bir yanlışı fark ettik.

Pişman olduk.

Allah'a yöneldik ve o davranıştan uzaklaştık.

Peki artık hiç zorlanmayacağımızı mı düşünmeliyiz?

Daha önce bıraktığımız bir iş, yeniden cazip bir teklif olarak önümüze gelebilir.

Örneğin kopya ürün üretmeyi bırakmış olabiliriz.

Sonra büyük bir sipariş gelir.

“Bunu eskiden yapıyordun. Bu seferlik üretiversen?”

İhtiyacımız da varsa teklif daha güçlü görünür.

Kazancı düşünürüz.

Geçmişteki becerimizi hatırlarız.

Ama bıraktığımız gerekçeyi de hatırlamamız gerekir.

Soru: Yanlış olduğunu bildiğimiz bir fırsata, kazancı büyüdüğünde de hayır diyebilir miyiz?

Doğru yolda kalmak için Allah'tan yardım istemeye devam edelim.

Kendimizi artık hiç yanılmayacak biri gibi görmeyelim.

İhtiyaçlarımız, korkularımız ve arzularımız kararlarımızı zorlayabilir.

Bu yüzden dua ile davranışımızı birlikte düşünelim.

Dürüst bir başlangıç isteyelim.

Dürüst bir bitiş için de emek verelim.

Tövbe ederken yanlışımıza mazeret üretmeyelim.

“Ben bunu yaptım” diyebilelim.

Sonra aynı davranışı besleyen alışkanlıklarımızla yüzleşelim.

Başa dönüp kendimize soralım:

Kazanmak istediğim şey için hangi doğrudan vazgeçiyorum?

Ürettiğim işte mi?

Verdiğim sözde mi?

Bir insanın hakkını gözetmekte mi?

Rabbimiz bize doğruyu görmeyi ve gördüğümüz doğruya uygun davranmayı nasip etsin.

Kazancımızda, ilişkilerimizde ve kararlarımızda güvenilir kalabilelim.

Çünkü dürüstlük, işimize geldiğinde hatırladığımız bir söz olarak kalmamalı.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir