Hayatın Tadı Neden Kaçıyor? Mizanı ve Sınırları Yeniden Hatırlamak

26 Mayıs 2025

Soru: Her şeye sahip olduğumuz hâlde neden bazen hayatımızın tadı tuzu kalmıyor?

Evimiz var, işimiz var, ailemiz var. Fakat ilişkilerimizde huzur bulamadığımız zamanlar oluyor.

Belki de eksik olan yeni bir şey değil. Elimizdekileri hangi ölçüyle kullandığımızı unuttuk.

Bir Olan Allah ve Yaratılıştaki Düzen

Enbiyâ suresi 22. ayette göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı düzenin bozulacağı bildirilir. Aynı surenin 24. ayetinde başka ilahlar edinenlerden delil getirmeleri istenir.

25. ayet ise önceki elçilere de Allah’tan başka ilah olmadığı ve yalnız O’na kulluk edilmesi gerektiğinin vahyedildiğini hatırlatır.

Bu ayetlerden hareketle yaratılıştaki düzene bakıyoruz. Güneşin doğuşu ve batışı, arının bal yapması, canlıların kendilerine özgü yapıları bize bir ölçüyü düşündürüyor.

Soru: Peki biz kendi hayatımızda bu ölçüyü koruyor muyuz?

Doğadaki düzeni görüyoruz. Fakat kendi seçimlerimizde çoğu zaman sınırları aşabiliyoruz.

Çok konuşunca ilişki yıpranıyor. Hiç konuşmayınca da sorunlar büyüyebiliyor.

Her istediğimizi yapabilmek özgürlük gibi görünüyor. Ama yaptığımız seçimin bir sonucu var.

Ölçüyü kaybetmek, bazen sahip olduklarımızın değerini de kaybetmektir.

Pilavın Ölçüsü, Hayatın Dengesi

Bir pilav düşünün. En kaliteli pirinç, tereyağı, su ve tuz elimizde olsun.

Malzemelerin pahalı ve güzel olması yeterli mi? Elbette değil; onları doğru ölçüde kullanmak gerekiyor.

Suyu az koyarsak pilavın dibi tutabilir. Çok koyarsak lapa olabilir.

Tuz eksik olursa lezzeti azalır. Fazla olursa bu kez yenmesi zorlaşır.

Aynı malzemeler elimizde duruyor. Ama ölçüyü bozduğumuz için istediğimiz sonuç ortaya çıkmıyor.

Hayatımızda da benzer bir durum var. Eşimiz, çocuğumuz, anne babamız, işimiz ve arkadaşlarımız olabilir.

Fakat onlarla ilişkimizde sınırları ve davranışlarımızın ölçüsünü kaçırırsak hayatın tadı değişiyor.

Soru: Sevdiklerimizle yaşadığımız sorun gerçekten onların varlığından mı, yoksa onlara yaklaşımımızdan mı kaynaklanıyor?

Çocuğumuza her istediğini vermek de bir uç olabilir. Onu hiç dinlememek de başka bir uç.

İş yerinde işe yarayan konuşma biçimini evde aynen sürdürürsek eşimizle veya çocuğumuzla aynı bağı kuramayabiliriz.

Bir işveren çalışanına yönetici gibi davranır. Ama annesiyle, babasıyla, eşiyle ve çocuğuyla ilişkisi aynı değildir.

Herkese emir vererek konuşmaya alışan biri, fark etmeden evindeki yakınlığı da bir iş ilişkisine çevirebilir.

Mizanı, yalnızca bir kelime olarak değil; nerede duracağımızı, hangi ilişkide nasıl davranacağımızı hatırlatan bir ölçü olarak düşünelim.

Kulluk: Allah’ın İhtiyacı mı, Bizim İhtiyacımız mı?

Enbiyâ suresi 25. ayette Allah’a kulluk çağrısını görüyoruz. Burada durup kendimize başka bir soru soralım.

Soru: Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı mı var?

Allah’ı hiçbir şeye muhtaç olmayan olarak tanıyoruz. Bu durumda ibadetimizi O’na kazandırdığımız bir şey gibi göremeyiz.

Bir iş yerinde çalıştığımızda işverenin işini yaparız. Kulluğu yalnızca böyle bir hizmet ilişkisine benzetmek, meselenin özünü kaçırmamıza neden olabilir.

Kulluk, bizim Allah’a yönelişimiz ve O’na duyduğumuz güvenle de ilgilidir.

Bir insanın başka bir insana güvenmesi nasıl gelişiyor? Zamanla, davranışları görerek ve zor günlerden geçerek.

İyi günlerde herkes güzel söz söyleyebilir. Sıkıntı geldiğinde ise samimiyetin ve sadakatin gerçek karşılığını görürüz.

Eşimizle, kardeşimizle ve arkadaşımızla kurduğumuz bağlar da çoğu zaman bu süreçte güçlenir veya zayıflar.

Allah’a olan güvenimizi düşünürken de yalnızca dilimizdeki sözlere değil, zor zamanlardaki tavrımıza bakabiliriz.

Darlıkta da bollukta da O’na yöneliyor muyuz? Bildiğimiz doğruları baskı altında da koruyabiliyor muyuz?

Çocuklarımızı yıllarca sınavlara hazırlıyoruz. Öğrendiklerinin anlaşılması ve gelişmeleri için sınavın önemini kabul ediyoruz.

Fakat hayatın içindeki sınanmalar karşısında sabrımız ve güvenimiz aynı ölçüde güçlü olmayabiliyor.

Bildiğimiz doğru, ancak bir seçim anında davranışımıza dönüşünce görünür olur.

Ticarette Netlik, İlişkilerde Sınır

Sınır koymanın önemini ticarette yaşanan bir örnekle daha açık görebiliriz.

Bir satıcıya büyük bir sipariş geliyor. Alıcı bedelin yarısını ödüyor, kalan kısmı için çek veriyor.

Kamyon kapıda bekliyor. Alıcı malın hemen yüklenmesini istiyor ve satıcıya baskı yapıyor.

Çek için bankadan olumlu bilgi geliyor. Fakat muhasebeci şirketin ticaret sicili bilgilerini de inceliyor.

Şirketin yeni sahiplerine çok kısa süre önce devredildiğini fark ediyor. Bu durum şüphe doğuruyor ve malı teslim etmeme kararı alınıyor.

Sonradan, şirketin geçmişteki güvenilir görünümünden yararlanılarak başka firmaların da mağdur edildiği öğreniliyor.

Burada tehlike yalnızca karşı tarafın davranışı değildi. Daha çok iş yapma isteğiyle kendi kontrol kurallarını gevşetme ihtimali de vardı.

Soru: Bir fırsatı kaçırmamak için hangi sınırlarımızdan vazgeçiyoruz?

Karşımızdaki insan acele ettirebilir. Çok kazanç vaat edebilir. Oysa baskı altında da kurallarımızı korumamız gerekir.

Aile içinde de sınırlarımız önemlidir. Birini sevmek, her davranışını onaylamak değildir.

Bir yanlışa sürekli sessiz kalırsak sorun zamanla büyüyebilir. Yıllar sonra ortaya çıkan sonuca şaşırırız; oysa sonucu besleyen sebeplere yeterince bakmamış olabiliriz.

Bu, bir başkasının yaptığı kötülüğün sorumluluğunu mağdura yüklemek değildir. Yanlış yapan kendi davranışından sorumludur.

Bizim üzerinde düşünmemiz gereken ise kendi seçimlerimiz ve koruyabileceğimiz sınırlardır.

Sonuçtan Önce Sebebe Bakmak

Çay çok acı olduysa yalnızca “Bu çay kötü” demeyiz. Ne kadar demlendiğine, ne kadar beklediğine ve nasıl hazırlandığına bakarız.

İlişkilerde de çoğu zaman yalnızca sonucu konuşuyoruz. Güven azaldı, yakınlık kayboldu, konuşmalar sertleşti diyoruz.

Soru: Peki bu sonuca hangi davranışlarımızla geldik?

Bir pilavı yeniden yapabiliriz. Ama bir çocuğun geçmişini, eşimizle geçirdiğimiz yılları veya anne babamızla kurduğumuz bağı baştan başlatamayız.

Bu nedenle sorunları görmezden gelmek yerine sebeplerini düşünmek, kendi payımıza düşeni görmek önemlidir.

Hz. Âdem ve eşinin A‘râf suresi 23. ayetteki duası burada anlamlı bir hatırlatmadır. Kendi nefislerine haksızlık ettiklerini kabul ederek Allah’ın bağışlamasına ve merhametine sığınırlar.

Biz de her durumda suçu başkasında aramak yerine kendi davranışlarımızı sorgulayabiliriz.

Yine de insan bildiği her doğruyu her zaman uygulayamıyor. Öfke, korku, çıkar ve geçmişteki acılar bazen seçimlerimizi etkiliyor.

Bu yüzden hem emek vermek hem de Allah’a yönelip yardım istemek gerekiyor.

Son bir soru: Bugün hayatımızın tadını kaçıran meselede hangi ölçüyü yeniden kurabiliriz?

Belki ailemizle konuşma biçimimizde. Belki ticarette vazgeçmememiz gereken bir kuralda. Belki de baskı anında Allah’a duyduğumuz güveni hatırlamakta.

Mizanı hatırlamak, önce kendi davranışlarımızdaki ölçüyü yeniden aramaktır.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir