Mizan: Sınırı Kaybedince Denge Bozulur

01.10.2021

Sahip olmak, dengeyi kurmuş olmak değildir

Evimiz, işimiz, arabamız, bilgimiz ve pek çok imkânımız olabilir. Bunlara sahip olmamız başlı başına yanlış değildir. Dersin başında üzerinde durulan mesele, çok şey üretmenin veya kullanmanın tek başına insanı mutsuz ettiği iddiası değildir. Asıl soru, sahip olduklarımızla nasıl bir ilişki kurduğumuzdur. Bir şeyin varlığıyla onu doğru kullanmak aynı şey değildir. İmkânımız çoğaldığında hayatımızdaki ölçüyü de koruyabiliyor muyuz? Yoksa her yeni imkânın ardından daha fazlasını isteyerek, elimizdekinin tadını alamadığımız bir arayışa mı giriyoruz? Mizan üzerine düşünmek bu sorudan başlıyor.

Pilav örneği bu soruyu sadeleştiriyor. Pirincimiz, tereyağımız, suyumuz ve ateşimiz varsa yemek için gereken malzemeleri toplamış olabiliriz. Fakat malzemeleri bir araya getirmek, güzel bir pilav yapmaya yetmez. Su fazla olduğunda pilav lapa olabilir; ateşi veya diğer ölçüleri gözetmediğimizde de istediğimiz sonucu alamayız. Hayatımızda pek çok şey bulunmasına rağmen neden huzursuz olduğumuzu düşünürken bu örneği hatırlayabiliriz. Sorun her zaman malzemenin eksikliği değildir. Bazen elimizdeki imkânları birbirine nasıl kattığımızı, neyi artırıp neyi eksilttiğimizi görmemiz gerekir.

Sonuçlar, sebepler ve zaman

Bir sonucu değiştirmek istiyorsak o sonucu hazırlayan sebeplere bakmamız gerekir. Derste tarlaya ekilen buğdaydan söz edilirken emek, zaman ve sonuç arasındaki bağ hatırlatılıyor. Bugün ekip yarın ürün bekleyemeyiz. Uğraşır, gerekli çabayı gösteririz; buna rağmen istediğimiz mahsulü kesin olarak elde edeceğimiz garantisi de yoktur. Bu durum, çabanın gereksiz olduğunu göstermez. Yaptıklarımızı ve şartları anlamamız gerektiğini gösterir. Hayatımızda bir sorun ortaya çıktığında da yalnız sonucu konuşmak yerine, o noktaya hangi davranışlarla ve hangi süreçlerden geçerek geldiğimizi araştırmalıyız.

Dengenin bozulması da çoğu zaman bir anda fark edilen, fakat daha önce başlamış bir süreçtir. Sürekli arıza çıkaran bir araçta yalnız aynı tamiri tekrar etmek yetmeyebilir; sorunun kaynağına bakmak gerekir. İlişkilerimizde veya işimizde tekrar eden sıkıntılar için de benzer bir dikkat lazımdır. Bu, yaşadığımız her şeyin tek sebebinin kendimiz olduğunu söylemek değildir. Dersin içinde dışarıdan gelen haksızlıkların da olabileceği belirtiliyor. Yine de bizim değiştirebileceğimiz bir davranış varsa, onu görmeden yalnız başka bir sonuç beklemek bizi aynı noktada tutar.

Bir tarafı büyütürken ötekini eksiltmek

Çalışmak değerlidir; ancak çalışmanın hayatın bütününü kaplaması başka sorumluluklarımızı görünmez hâle getirebilir. Hafta sonları dâhil sürekli işi düşündüğümüzde, eşimize, çocuğumuza veya anne babamıza ayırmamız gereken zaman azalabilir. Ailem için çalışıyorum dememiz iyi niyetimizi anlatır; ama ailemizin gerçekten neye ihtiyaç duyduğunu tek başına açıklamaz. Para kazandıran bir karar, ilişkinin her ihtiyacını karşılamış olmaz. Karşımızdaki insan dinlenmek, anlaşılmak ve birlikte vakit geçirmek istiyorsa, sadece maddi imkânları göstererek onun eksikliğini hissettiği şeyi göremeyebiliriz.

Bunun karşısındaki uçta ise hiçbir çabaya girmek istememek vardır. İnsan zorlanmamak, terlememek veya rahatını bozmamak için yapabileceği işleri de bırakabilir. Ders, dengeyi yalnız aşırı çalışma üzerinden düşünmememizi istiyor. Bir tarafta bütün hayatı işe vermek, diğer tarafta sorumluluktan uzak durmak bulunabilir. İkisinde de insanın kendi davranışına bakması gerekir. Mizan, hiçbir iş yapmadan rahat yaşamak anlamına gelmediği gibi, durmadan çalışıp diğer alanları unutmak anlamına da gelmez. Nerede gereğinden fazlasını yükleniyor, nerede bize düşeni eksik bırakıyoruz?

Sınırlar, ilişkinin bir parçasıdır

Hayatımızda zaten pek çok sınır kullanırız. Evimizin özel alanına herkesi aynı şekilde almayız; yeni tanıştığımız biriyle uzun zamandır tanıdığımız arkadaşımıza aynı yakınlığı hemen kurmayız. Derste verilen bu örnekler, sınırın yalnız yasaklamak veya insanları uzaklaştırmak olmadığını gösteriyor. Sınır, ilişkiyi hangi şartlarla sürdüreceğimizi bilmektir. Hiçbir ölçü olmadan davranıp sonra aynı davranışların doğurduğu sonuçlara şaşırmak yerine, başlangıçta neye evet dediğimizi düşünmemiz gerekir. İşte, ailede ve arkadaşlıkta sorumluluklarımızı açıkça görebilmek, dengeyi korumanın bir parçasıdır.

Ticarette yalnız ilk anda işi almak istemek, sonraki aşamaları düşünmemize engel olabilir. Önce başlayalım, gerisini hallederiz dediğimizde ödeme, teslim veya başka şartları belirsiz bırakabiliriz. Derste bu davranış, sonradan yaşanan anlaşmazlıklarla birlikte ele alınıyor. Başta konuşulmamış meseleler, sorun çıktığında kendiliğinden açıklığa kavuşmaz. Aynı şekilde, baskı altında kaldığımız bir anda bize uygun olmadığını bildiğimiz bir işi kabul etmek kısa süreli rahatlık verebilir. Fakat o rahatlığın arkasından üstlendiğimiz sorumluluklar gelir. Kararın yalnız bugünkü faydasını değil, devamındaki yükünü de düşünmek gerekir.

Bir kardeşin yardım istemesi üzerinden verilen örnekte de niyet ile sonuç arasındaki ilişki görülüyor. Zor durumdaki yakınımıza destek olmak isteriz. Fakat kendi imkânımızı ve üzerimizdeki sorumlulukları düşünmeden söz verirsek, daha sonra hem kendimizi hem ilişkimizi zorlayabiliriz. Verdiğimiz desteğin şartlarını konuşmadığımızda beklentilerimiz farklılaşabilir; başlangıçtaki yakınlık kırgınlığa dönüşebilir. Buradaki ölçü, yardım duygusunu silmek değildir. Yardım ederken gücümüzü, neyi üstlendiğimizi ve karşı taraftan ne beklediğimizi açıkça görebilmektir. Duyguyla harekete geçmek, sonucu düşünme sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.

İstek ile ihtiyacı ayırabilmek

İhtiyaç ve istek arasındaki farkı kaybettiğimizde, sahip olmak istediğimiz bir şeyi hayatımızın zorunlu şartı gibi görmeye başlayabiliriz. Derste açlık ve yemek örneğiyle bu ayrım anlatılıyor. Gerçekten aç olan insan için önce karnını doyurmak önemlidir; yemeğin ince ayrıntıları aynı önceliği taşımayabilir. Oysa ihtiyacı karşılanmışken insan artık kıvamı, lezzeti ve başka özellikleri arar. Bu farkı unutursak tercih ettiğimiz özelliği vazgeçilmez ihtiyaç gibi savunuruz. Elimizdeki şey işe yaradığı hâlde, sadece istediğimiz biçimde olmadığı için onu yetersiz sayabiliriz.

Okuldaki arkadaşlarının giydiği markayı isteyen çocuk örneği, bir tercihin nasıl büyük bir meseleye dönüşebildiğini gösteriyor. Çocuğun ayakkabısı olabilir; fakat belirli bir markaya sahip olmayınca kendisini eksik hissedebilir. Benzer beklentiler yetişkinlerde de görülebilir. İnsan, belli bir arabası veya belli bir görünüşü olmadan değer görmeyeceğini düşünebilir. Böylece ihtiyacımızı değerlendirmek yerine başkalarının sahip olduklarına göre kendi hayatımıza bakarız. Yakınımızda bulunan birinin imkânı, bize kendi imkânımızı değersiz göstermeye başladığında, kıyasın kararlarımızı nasıl yönettiğini fark etmemiz gerekir.

Sevmek, bütün sorumluluğu üstlenmek değildir

Çocuğumuzun zorluk çekmesini istemeyebiliriz. Ben yaşadım, o yaşamasın düşüncesiyle her ihtiyacını kendimiz karşılamak, yapabileceği işleri de onun yerine yapmak isteyebiliriz. Fakat sürekli hazır sunduğumuzda, çocuğun kendi emeğini ve sorumluluğunu geliştireceği alan daralabilir. Derste yatağını toplamak ve önüne her şeyi hazır koymak gibi gündelik davranışlar bu açıdan ele alınıyor. Sevgiyle yaptığımız şeyin sonucunu da düşünmeliyiz. Destek olmakla, başka bir insanın kendi yapabileceği her şeyi onun adına üstlenmek aynı değildir. Niyetimizin iyi olması, bu ayrımı kendiliğinden doğru kurduğumuz anlamına gelmez.

Meslek öğrenmek ve kendi çabasıyla ilerlemek üzerine verilen örnekler de aynı sorumluluğa bağlanıyor. Bir kişiyi hazır bir konuma getirmiş olabiliriz; ama o konumu sürdürecek tecrübeyi aynı anda ona veremeyiz. Nasıl ilerleyeceğini öğrenmemişse, bir güçlük çıktığında ne yapacağını da bilemeyebilir. Bu nedenle yalnız bir yere ulaşmak değil, oraya giderken ne öğrendiğimiz de önemlidir. Emek, insanın karşılaştığı sorunları anlamasına yardım eder. Başkasını desteklerken onun öğrenmesine ve sorumluluk almasına da alan açmak, yardımın niteliği üzerine düşünmemizi gerektirir.

Derste çok kazanmasına rağmen eski durumuna döneceği korkusuyla durmadan çalışan bir kişinin sözü aktarılıyor. Bu örnek, imkânların artmasının kaygıyı kendiliğinden bitirmediğini gösteriyor. İnsan sahip olduklarını kaybetme korkusuyla da ölçüsünü kaçırabilir. Böyle olduğunda çalışmanın ne kadarının gerçek ihtiyacından, ne kadarının korkusundan kaynaklandığını ayırt etmesi zorlaşır. Sürekli daha fazlasını elde etmek, içindeki bu soruyu cevaplamaz. Kendi kararlarını yöneten duyguyu görmek, yalnız dışarıdaki imkânı büyütmekten farklı bir dikkat ve düşünme çabası ister.

Alışkanlıklarımızı yeniden düşünmek

İlk kez araba kullanırken pek çok hareketimizi tek tek düşünürüz. Aynaları ayarlar, direksiyona ve pedallara dikkat eder, alışık olmadığımız için heyecanlanırız. Zamanla bazı hareketleri daha rahat yapmaya başlarız. Ders, bu tanıdık tecrübeyi alışkanlıklarımız üzerine düşünmek için kullanıyor. Öğrenirken gösterdiğimiz dikkat, daha sonra her seferinde aynı yoğunlukta olmayabilir. Bu kolaylık faydalıdır; fakat başlangıçta yanlış öğrendiğimiz bir şeyi de alışkanlık hâline getirebiliriz. Rahatça yapıyor olmamız, yaptığımızın mutlaka doğru olduğunu kanıtlamaz. Tekrar ettiğimiz davranışın dayandığı bilgiyi de sorgulamalıyız.

Bilgisayarda hazırlanıp kaydedilen bir hesap dosyası örneği bunu başka yönden anlatıyor. Hesabı başta yanlış kurmuşsak, dosyayı her açtığımızda o yanlış hesap yeniden karşımıza çıkabilir. Tekrar kullanıyor olmamız hatayı düzeltmez. İnsan ilişkilerinde de hiç sorgulamadığımız bir düşünceyi tekrar tekrar devreye sokabiliriz. Bana hep böyle davranılır veya bu kişiden vazgeçemem diye düşündüğümüzde, yaşananları yeniden değerlendirmeyi bırakabiliriz. Önemli olan, kendimiz hakkında verdiğimiz eski bir hükmü sürekli tekrarlamak değil, bugünkü durumu açıkça görüp düşüncemizin doğru olup olmadığını araştırmaktır.

Konuşmak ve dinlemek arasında ölçü

Dersin sonlarına doğru az konuşan bir insanla çok konuşan bir insanın ilişkisi ele alınıyor. Biri karşısındakini dinliyor olsa bile düşüncelerini hiç ifade etmiyorsa, yakınındaki kişi kendisiyle konuşulmadığını hissedebilir. Öteki sürekli konuşuyor ve hiç alan bırakmıyorsa, bu kez karşısındakinin sözünü duyamaz. İki tarafın da yalnız diğerini değiştirmeye çalışması yeterli değildir. Az konuşan kişi kendisini anlatmayı, çok konuşan kişi dinlemeyi geliştirebilir. Farklılığımızı birbirimizden uzaklaşmanın gerekçesi yapmak yerine, kendi eksik kalan yönümüzü görmeye vesile kılabiliriz.

İlişkinin başındaki hoşlanma, bu farklılıkları bir süre görünmez kılabilir. Sonra ilk heyecan azalınca, daha önce dikkat etmediğimiz davranışlardan yakınmaya başlayabiliriz. Bu noktada yalnız karşımızdaki değişti demek yerine, baştan neyi görmediğimizi de düşünmeliyiz. Herkesin bizim istediğimiz gibi olmasını beklemek, anlayışımızı geliştirmez. Bir insanın neye nasıl tepki verdiğini öğrenmek için onu dinlemek ve tanımak gerekir. Bu öğrenme, bütün sorunları önceden engelleyeceğimiz anlamına gelmez; fakat sorun çıktığında ne yaşandığını anlamamıza ve daha bilinçli davranmamıza yardımcı olabilir.

Kendi payımızı görmek ve yeniden öğrenmek

Yaşadığımız sıkıntıları hep annemiz, babamız, kardeşimiz veya işimizdeki insanlar üzerinden anlatabiliriz. Gerçekten haksızlığa uğramış olmamız mümkündür. Ancak sürekli aynı açıklamanın içinde kalırsak, bugün yapabileceğimiz şeyi gözden kaçırabiliriz. Dersin sorumluluk çağrısı burada başkasının yanlışını aklamak değildir. Kendi hareket alanımızı görmektir. Bir mesele üzerinde durmadan düşünüp herkesi suçladığımızda, o mesele hayatımızın tamamını kaplayabilir. Böylece huzursuzluğumuz yakınlarımıza da yansır. Değiştirebileceğimiz bir alışkanlığı fark etmek, bu döngüden çıkmak için atabileceğimiz somut bir adımdır.

Hayatın hep aynı rahatlıkta sürmesini de bekleyemeyiz. Bazen işlerimiz açılır, bazen zorlanırız; bazen sevinir, bazen üzülürüz. Ders, bu değişimleri hiç yaşamayacağımız bir hayat vaat etmiyor. Sorunlarla karşılaşırken bildiklerimizi kullanabilmeyi ve bilmediğimizi öğrenmeyi öne çıkarıyor. Bir konuda tecrübe kazanmış olmak, her konuda her şeyi bildiğimiz anlamına gelmez. Bu yüzden ihtiyacımız olduğunda yeniden soru sorabilmek önemlidir. Gerçekten doğrusu bu mu, ben burada neyi eksik görüyorum diye düşünmek, kendimizi savunmaya kapanmaktan daha çok öğrenme imkânı verir.

Mizanı düşünmek, elimize geçen her nimetten uzaklaşmak veya hayatın bütün sevincini bırakmak değildir. Ölçüyü gözettiğimizde, sahip olduklarımızı daha yerinde değerlendirmeye başlayabiliriz. Bir kahve veya sade bir çay da huzurlu bir paylaşımın parçası olabilir. Her seferinde daha büyük bir imkân aramak zorunda değiliz. Çalışırken, verirken, isterken, konuşurken ve dinlerken kendimize dönüp bakmamız gerekir. Sınırlarımızı fark etmek, ihtiyacımızı isteğimizden ayırmak ve yanlış öğrendiğimizi düzeltmeye açık olmak, dersin hayatın farklı alanlarına taşıdığı ortak çağrıdır. En doğrusunu Allah bilir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir