Nimetlere Bakmak Yetmez: Emek, Paylaşmak ve Şükür
9 Ekim 2024
Bir nimete bakmakla onun değerini fark etmek aynı şey değil. Her gün su içiyor, sofraya oturuyor, gündüzün ışığından ve gecenin dinlenme imkânından yararlanıyoruz. Bunlar hayatımızda sürekli bulunduğu için bazen üzerlerinde düşünmüyoruz. Nahl suresinde hayvanların faydaları, yağmur, bitkiler, güneş ve ay hatırlatılırken dikkatimizi yeniden bu gündelik gerçeklere yöneltebiliriz. Elimizin altında olan şey nereden geliyor? Ona ulaşıncaya kadar hangi emekler veriliyor? Ben onu nasıl kullanıyorum? Bu sorular, şükrü yalnızca söylediğimiz bir kelime olmaktan çıkarıp hayatımızdaki davranışlarla ilişkilendirmemize yardımcı olur. Nimetin değerini bilmek için mutlaka yokluğunu yaşamamız gerekmiyor. Sahipken de üzerinde düşünebilir, koruyabilir ve paylaşabiliriz. Böyle bir dikkat, sıradan gördüğümüz bir günü daha anlamlı yaşamamızı sağlayabilir. Bakışımızın alışkanlığa teslim olduğu yerde yeniden fark etmeye ihtiyacımız var.
Hayvanlardan yararlandığımız imkânların anlatılması, insanın canlılarla kurduğu bağı da düşündürüyor. Beslenir, giyinir ve farklı ihtiyaçlarımızı onların sağladığı ürünlerle karşılarız. Fakat bir canlıyı yalnızca elde edeceğimiz ürün üzerinden değerlendirmek yeterli olmaz. Bakımı, beslenmesi ve yaşadığı şartlar da sorumluluğumuzdur. Bir hayvanla ilgilenen insan, düzenli emek gerektiğini bilir. Su vermek, yiyeceğini hazırlamak ve bulunduğu yeri temizlemek ertelenebilecek işler değildir. Böyle bir sorumluluk, tükettiğimiz ürünün arkasındaki süreci görünür kılar. Şehirde yaşayan herkesin hayvan beslemesi mümkün olmayabilir. Yine de üretimin şartlarını merak edebilir, emeği ve canlıya gösterilen özeni önemseyebiliriz. Bize fayda sağlayan varlığın ihtiyacını görmezden gelmeyelim. Nimete saygı, ondan yararlanırken nasıl davrandığımızda da ortaya çıkar. Sorumluluk, yalnızca bize düşen payı almakla tamamlanmaz.
Toprakla ve üretimle ilişki kurmak da benzer bir dikkat alanı açar. Bir fidanın büyümesini izlemek, bir bitkinin bakımını üstlenmek veya bir ürünün nasıl yetiştiğini öğrenmek zaman ister. Sonucun hemen oluşmadığını görürüz. Emek verir, bekler, şartları izler ve gerektiğinde yeniden deneriz. Bu süreç, soframıza gelen şeyin bir anda ortaya çıkmadığını hatırlatır. Çocuklarımızla da bu bağı kurabiliriz. Yaşlarına ve imkânlarına uygun küçük sorumluluklar verebilir, bir bitkinin gelişimini birlikte takip edebiliriz. Amacımız herkesi aynı yaşam biçimine zorlamak değil, tüketirken görünmez kalan emeği fark ettirmektir. Elimize kolay ulaşan bir şeyi kolayca atmak yerine nasıl değerlendirebileceğimizi düşünebiliriz. Üretim hakkında bilgi sahibi olmak, hem israfı sorgulamamıza hem başkasının emeğine daha dikkatli yaklaşmamıza yardımcı olabilir. Sabır ve özen, böyle küçük deneyimlerin içinde de öğrenilir.
Geçmişteki paylaşım hatıralarını düşündüğümüzde bu emeğin ilişkilere nasıl yansıdığını görebiliriz. Bir evden süt gelir, başka bir komşu yumurta verir, bahçede yetişen meyve çevreyle paylaşılırdı. İnsanlar yalnızca ürün alışverişi yapmaz, birbirinin hayatından da haberdar olurdu. Elbette geçmişin bütün şartları iyi değildi; zorluklar ve eksikler de vardı. Fakat o hatıraların içinden bugün koruyabileceğimiz bir değer çıkarabiliriz. Elimizdekini paylaşmak, çevremizde yaşayan insanlarla bağ kurmanın bir yolu olabilir. Bunun için köyde yaşamak veya büyük bir bahçeye sahip olmak gerekmiyor. Hazırladığımız bir yemeği, bildiğimiz bir işi veya ayırabileceğimiz zamanı paylaşabiliriz. Önemli olan, insanı yalnızca işimiz düştüğünde hatırlamamak. Günlük hayatımızda başkasına yer açtığımızda dayanışma daha canlı bir karşılık bulur. Küçük bir paylaşım, uzun zamandır kurulmamış bir konuşmaya vesile olabilir.
İletişimle yakınlık arasındaki farkı da bu açıdan düşünelim. Birine mesaj gönderebilmek veya hızlıca arayabilmek önemli bir imkân. Ancak çok iletişim kurmak, her zaman birbirimizi yakından tanıdığımız anlamına gelmiyor. Bir insanın neye sevindiğini, hangi konuda zorlandığını veya hangi yükü taşıdığını bilmek ayrıca dikkat istiyor. Bazen aynı evde yaşarken bile bunlardan habersiz kalabiliyoruz. Telefonla konuşmak faydalıdır; fakat imkânımız olduğunda yüz yüze bir sohbetin, birlikte geçirilen zamanın yerini bütünüyle almayabilir. Bunun tersine, uzaktaki bir yakınımız için telefonla kurulan düzenli bir bağ çok kıymetli olabilir. Aracı tek başına iyi veya kötü saymak yerine kullanımımızın niteliğine bakalım. Karşımızdakini gerçekten dinliyor muyuz? Söylediğini takip ediyor muyuz? İhtiyacını hatırlıyor muyuz? Yakınlık, bu soruların gündelik davranışlarımızdaki karşılığıyla gelişir. Bağ kurmak, erişebilmekten daha fazla emek ister.
Bir fırına gidip ekmek aldığımızı düşünelim. İlkinde para verir, ürün alırız. Zamanla aynı insanla karşılaşır, hâlini sorar, işlerinin nasıl gittiğini öğreniriz. O da bizim hayatımızdan bir şeyler duyar. Böylece kısa bir işlem, insani bir tanışıklığa dönüşebilir. Her karşılaşmanın derin bir dostluk olması gerekmez. Fakat insanları yalnızca gördükleri işten ibaret saymadığımızda çevremize başka türlü bakmaya başlarız. Bize hizmet veren kişinin de yorgunluğu, ailesi ve ihtiyaçları vardır. Saygılı konuşmak, emeğini takdir etmek ve gereksiz güçlük çıkarmamak bizim elimizdedir. Aynı dikkati kendi işimizde de gösterebiliriz. Karşımızdaki kişiyi sadece bir müşteri veya kazanç imkânı olarak görmeyelim. İlişkilerin insani yönü korunduğunda güven gelişebilir. Günlük karşılaşmalarımız, birbirimizi görünür kıldığımız küçük alanlar hâline gelebilir. Toplumsal yakınlık, yalnızca büyük sözlerle değil, bu tekrar eden davranışlarla da kurulur.
Sahip olduklarımızı değerlendirirken sürekli kıyas yapmak ise bu yakınlığı zayıflatabilir. Başkasının evi, kıyafeti veya eşyası üzerinden kendi hayatımızı eksik görmeye başlayabiliriz. Elimizdekinin işe yarayan yönünü unutur, yalnızca daha yenisini düşünürüz. Bu duygu ortaya çıktığında kendimizi suçlamadan durup soralım: Gerçek ihtiyacım ne? Neyi değiştirmek istiyorum ve neden? Başkasında gördüğümüz her şey bizim hayatımız için gerekli olmayabilir. Bir tercihin bedelini zamanımızla, emeğimizle ve diğer sorumluluklarımızla birlikte değerlendirelim. Güzel bir şeyi beğenmekle ona sahip olmak zorunda hissetmek aynı şey değil. Kendi imkânımızı daha bilinçli kullandığımızda, başkasının varlığına da daha sakin yaklaşabiliriz. İlişkilerimizi kimin neye sahip olduğu üzerinden kurmak yerine, insanların davranışlarına ve aramızdaki güvene bakalım. Değerimizi yalnızca eşyalarımızın görünüşüne bağlamamak, hem kendimize hem çevremize daha adil davranmamıza yardımcı olabilir.
Şükür düşüncesi burada yeniden önem kazanır. Şükretmek, hiçbir eksik görmemek veya hiçbir değişiklik istememek değildir. Elimizdeki iyiliği fark ederken geliştirebileceğimiz alanı da görebiliriz. Bir ihtiyacımızın karşılanmış olmasını önemseyelim. Soframızdaki yiyeceği, içtiğimiz suyu, bize destek olan insanı sıradan saymayalım. Bu dikkatin davranışa dönüşen yönünü de arayalım. İsrafı azaltmak, bakım gerektiren bir şeyi korumak, emeği paylaşmak ve ihtiyacı olana katkı vermek mümkün olabilir. Dilimizdeki teşekkür, bunlarla tamamlanabilir. Allah’a yönelişimiz içinde nimetleri hatırlamak, onları sadece kendimiz için kullanacağımız şeyler gibi görmememize de yardımcı olabilir. Bize verilen imkânı başkasının hayatını kolaylaştırmak için değerlendirebiliriz. Bunun büyük olması gerekmez. Yerinde bir katkı, içten bir ziyaret veya dikkatle dinlenen bir insan da anlam taşır. Nimetin değeri, onu hayatımızda nasıl yaşattığımızda belirginleşir.
Suya ve tabiatın çeşitliliğine dikkat çeken ayetler de düşünmeye çağırır. Aynı çevrede farklı renkleri, kokuları ve tatları olan bitkilerle karşılaşırız. Yağmurun ardından değişen toprağı, büyüyen fidanı ve meyvenin oluşumunu izleyebiliriz. Bunlara alışmış olmamız, merakımızı kaybetmemizi gerektirmez. Nasıl oluştuğunu araştırmak, öğrendikçe daha dikkatli bakmak mümkündür. Bilimsel açıklamalarla inancımızdaki şükür ve hayranlık duygusunu birbirinin karşıtı saymak zorunda değiliz. Bilmediğimiz konuda kesin iddialar kurmadan öğrenmeye devam edebiliriz. Tabiatı anlamaya çalışmak, onu koruma sorumluluğumuzu da hatırlatır. Kullandığımız suyu gereksiz yere harcamamak, çevremizi kirletmemek ve ortak kaynaklara özen göstermek gündelik tercihlerimiz içinde yer alabilir. Hayranlık yalnızca seyretmekle sınırlı kalmasın. Yararlanırken nasıl davrandığımızı da etkilesin. Düşünmek, gördüğümüz güzellikle kendi sorumluluğumuz arasında bağ kurmaya yardımcı olabilir.
Teknolojiye yaklaşımımızda da bu ölçüyü koruyabiliriz. Hayatımızı kolaylaştıran araçlar var; bunlardan yararlanırken neyi güçlendirdiğimizi ve neyi ihmal ettiğimizi düşünelim. Bir makine işi hızlandırıyorsa açılan zamanı nasıl kullanıyoruz? Bir telefon uzaktaki insanla konuşmamızı sağlarken yanımızdakini dinlememize engel oluyor mu? Bir araç üretimimizi artırırken bakımına ve kullanımına ilişkin sorumlulukları da gözetiyor muyuz? Bu soruların cevabı her durumda aynı olmayacaktır. Kendi şartlarımızı değerlendirebiliriz. Bütün hayatı geçmişe döndürmek veya her yeniliği sorgulamadan kabul etmek zorunda değiliz. Faydayı, ihtiyacı ve sonuçları birlikte düşünmek daha bilinçli tercihler yapmamızı sağlar. Kolaylık, insanlarla bağımızı zayıflatmak yerine onlara zaman ayırmamıza katkı verebilir. Bunun için araçların hayatımızdaki yerini kendiliğinden oluşan bir alışkanlığa bırakmayalım. Dikkatimizi ve zamanımızı nasıl kullandığımız da sorumluluğumuzun parçasıdır. İmkânı yöneten tercihlerimize bakalım.
Sevgi ve güven de yalnızca sözle değil, emekle gelişir. Bir yakınımıza değer verdiğimizi söyleyebiliriz; fakat onu ne kadar dinlediğimiz, ihtiyacını ne kadar fark ettiğimiz ve sözümüzü ne ölçüde tuttuğumuz önemlidir. Bazen her şeyin maddi karşılığını vermeye çalışırken bu dikkati ihmal ederiz. Yeni bir hediye, yapılmamış bir konuşmanın yerini her zaman doldurmaz. Birlikte geçirilen sade bir zaman ise önemli bir yakınlık oluşturabilir. İnsanları mutlu etmek için sürekli daha fazlasına sahip olmamız gerektiğini düşünmeyelim. Elimizdekiyle nasıl bir ilişki kurduğumuza da bakalım. Bir sofrayı paylaşmak, bir görevi üstlenmek veya yorgun bir insanı dinlemek mümkündür. Bunu yaparken kendimizi tamamen tüketmemeye de dikkat edelim. İlişkide bütün yükün tek bir kişide birikmesi yerine sorumlulukları konuşabiliriz. Sevgi, hem başkasının ihtiyacını hem kendi sınırımızı görebildiğimiz daha dürüst bir bağ içinde gelişebilir.
Gündelik hayatın içinde fark etmek istediğimiz şeyleri bilinçli olarak hatırlayabiliriz. Sofraya oturduğumuzda yiyeceğin emeğini, bir ürün kullandığımızda üretimin sorumluluğunu, bir insanla karşılaştığımızda onun hayatının görünmeyen yönlerini düşünelim. Bu dikkat ilk başta kısa sürebilir; zamanla daha doğal bir alışkanlığa dönüşebilir. Önemli olan kendimize büyük ve taşınamaz görevler vermek değil, sürdürebileceğimiz bir davranış seçmek. Bugün bir şeyi israf etmeyebilir, bir yakınımızın hâlini sorabilir veya çevremizdeki bir ihtiyacı öğrenebiliriz. Sonra bu davranışın hayatımıza ne kattığını değerlendirebiliriz. İnancımız içinde Allah sevgisini ve rızasını gözettiğimizi söylerken insanlara ve canlılara yaklaşımımıza da bakalım. Sözümüzün samimiyeti, özenli davranışlarımızla görünür hâle gelebilir. Nimetleri hatırlamak, bizi yalnızca duygulandıran bir düşünce olarak kalmasın. Paylaşmaya ve sorumluluk almaya da yöneltsin. Böylece farkındalık günlük hayatımızda somut bir karşılık bulabilir.
Elimizdeki imkânları saymakla onların değerini yaşamak arasında seçimlerimiz var. Bir lokmayı önemseyebilir, suyu koruyabilir, emeği takdir edebilir ve bir insana zaman ayırabiliriz. Bunlar küçük görünebilir; fakat hayatımızın niteliğini oluşturan davranışlar çoğu zaman böyle küçük tekrarlar içinde yerleşir. Nahl suresinin dikkatimizi çevirdiği nimetlere bakarken kendi tutumumuzu da düşünelim. Ne alıyorum sorusunun yanında neyi koruyor, neyi paylaşıyor ve kime katkı veriyorum sorularını da soralım. Geçmişten değerli olanı öğrenirken bugünün imkânlarını bilinçle kullanalım. Şükrümüz dilimizde olduğu kadar davranışımızda da yer bulsun. Sahip olduklarımızı insanlardan uzaklaşmanın veya birbirimizle yarışmanın aracı yapmayalım. Onlarla daha özenli, daha paylaşımcı ve daha sorumlu bir hayat kurmaya çalışalım. Bugün bu dikkati birlikte canlı tutabiliriz. Nimetin kıymeti, ona yalnızca baktığımızda değil, onunla iyilik üretebildiğimizde hayatımızda daha derin bir anlam kazanabilir.
