Altın Buzağıdan Bugüne: Kalbimizi Neye Bağlıyoruz?
26 Ekim 2023
Kurtuluştan sonra neyi unutuyoruz?
Soru: Bir yanlışın içinden çıkmış olmak, bir daha yanılmayacağımızı garanti eder mi?
Büyük bir sıkıntıyı geride bırakabiliriz.
Bize açılan yolu sevinçle karşılayabiliriz.
Fakat sonra yönümüzü yeniden kaybedebiliriz.
Tâhâ suresinde Musa’nın kavminin yaşadıkları, bu ihtimali düşünmemizi sağlar.
Kurtuluşu görmüş insanlar vardır.
Önlerinde yaşanmış tecrübeler vardır.
Yine de Samirî’nin ortaya çıkardığı buzağıya yönelirler.
Burada yalnızca geçmişteki bir topluluğun şaşırtıcı davranışıyla karşılaşmayız.
İnsanın ne kadar çabuk unutabildiğini de görürüz.
Dün kendisine yol gösteren hakikati, bugün elinin altındaki bir görüntüyle değiştirebilir.
Geçirdiği büyük tecrübe, kendiliğinden kalıcı bir sadakate dönüşmeyebilir.
Bu yüzden geçmişte doğru bir seçim yapmış olmak, bugünkü seçimin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
İnsanın yönünü koruması gerekir.
Tâhâ suresinin 82. ayetindeki tövbe, iman, iyi amel ve doğru yolda devam etme vurgusu da bu sürekliliği düşündürür.
Bir defalık heyecan önemlidir.
Fakat hayat, yalnızca o heyecandan oluşmaz.
Sonra nasıl yürüdüğümüz de önemlidir.
Zorluk geçtikten sonra hangi ölçüyü benimsediğimiz önemlidir.
Elimizde imkân oluştuğunda neye bağlandığımız önemlidir.
Bir kez doğruyu görmek, her gün doğruyu seçme sorumluluğunu bitirmez.
Kendimizi geçmişteki bir iyilikle bütünüyle güvenceye almış sayamayız.
Bugünkü davranışımızı da düşünmeliyiz.
Bize cevap veremeyen şeye neden bağlanıyoruz?
Tâhâ suresinin 88 ve 89. ayetlerinde buzağı ve ona yönelen insanların tutumu anlatılır.
Onlara sözle karşılık veremeyen, zarar ya da yarar sağlayamayan bir şeye bağlanmaları sorgulanır.
Bu soru, bağlandığımız şeyin gerçek gücünü düşünmemize yardım eder.
İnsan bazen bir nesneye sahip olduğunda bütün kaygılarının biteceğini düşünür.
Bir konuma ulaşınca eksiklerinin tamamlanacağını sanır.
Bir işin büyümesine, bir mülkün alınmasına, bir başarının gelmesine olağanüstü anlamlar yükler.
Bunları istemekle, bütün hayatını onların çevresinde kurmak aynı değildir.
Çalışabiliriz.
Ev sahibi olmak isteyebiliriz.
İşimizi büyütmeyi hedefleyebiliriz.
Fakat bütün değerimizi tek bir sonuca bağladığımızda, kendimize başka bir yük oluştururuz.
O sonuç gelmezse hayatımızı bütünüyle başarısız sayabiliriz.
Geldiğinde ise bu kez onu kaybetme korkusuyla yaşayabiliriz.
Soru: Elimizdeki şeyleri biz mi kullanıyoruz, yoksa bütün kararlarımızı onlar mı yönetiyor?
Bu soruyu sormak, her isteği putlaştırma diye damgalamak değildir.
Kalbimizde verdiğimiz yeri dürüstçe düşünmektir.
Bir hedef uğruna hangi ölçülerimizi geriye ittiğimize bakmaktır.
Neyi kaybetmemek için neyi feda ettiğimizi fark etmektir.
Altın buzağı anlatısının önümüze koyduğu çelişki açıktır.
İnsan, kendisine gerçek bir cevap veremeyen şeyi hayatının merkezine yerleştirebilir.
Parlak görünen şeyin karşısında kendi sorusunu unutabilir.
Kendisine yöneltilen uyarıyı da duymak istemeyebilir.
Harun’un uyarısı vardır.
Fakat uyarının bulunması, herkesin ona kulak vermesini sağlamaz.
Demek ki mesele yalnızca doğru sözün duyulması değildir.
O sözü kabul etmeye açık olup olmadığımız da önemlidir.
Yanlışımızı kimin üzerine bırakıyoruz?
Musa kavmine döndüğünde açıklamalar yapılır.
Yaşananların sorumluluğu farklı gerekçelerle anlatılır.
Samirî’nin sözü içinde de nefsin bir işi güzel göstermesi dikkat çeker.
İnsan, yaptığı yanlışın içine çoğu zaman bir gerekçe yerleştirir.
Böylece davranışını kendi gözünde daha kabul edilebilir hâle getirir.
Şartları anlatır.
Başkalarının etkisini anlatır.
O anda neden başka türlü davranamadığını anlatır.
Bunların bir kısmı yaşananları anlamaya yardımcı olabilir.
Fakat açıklama ile sorumluluktan kaçmak birbirine karışabilir.
Bir yanlışın nasıl oluştuğunu bilmek başka şeydir.
O yanlışta hiç payımız olmadığını ileri sürmek başka şeydir.
Soru: Kendi hatamızı anlamaya mı çalışıyoruz, kendimizi bütünüyle haklı çıkarmaya mı?
Bu soruya hemen cevap vermek zorunda değiliz.
Biraz durup kendi savunmamızı dinleyebiliriz.
Söylediğimiz her cümlede yalnızca başkasının adı geçiyorsa, kendi payımızı kaçırıyor olabiliriz.
Bir başkasının kötü davranması, bizim için her davranışı doğru yapmaz.
Bir insanın din adına yanlış yapması da bizim doğruluğa karşı sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.
İnsan bunu başka alanlarda daha kolay görebilir.
Bir işte başarısız olanları görünce, herkes o işi bırakmak zorunda değildir.
Daha doğru yapabileceğini düşünür, hataları anlamaya çalışır.
Aynı dikkat, ahlaki sorumluluklarımız için de gereklidir.
Başkası sözünü tutmadı diye sözünde durmanın değeri kaybolmaz.
Başkası yanlış yaptı diye bizim yanlışımız doğruya dönüşmez.
Kendi yönümüzü bütünüyle başkalarının kusurlarına bağlarsak, hayatımızın sorumluluğunu da onlara bırakırız.
Oysa bize ait bir seçim alanı vardır.
Dar olabilir.
Zor olabilir.
Yine de kendi tutumumuzu düşünmemiz gerekir.
Özür, karşılık beklediğimiz bir hesaplaşma mı?
Bir anlaşmazlık yaşadığımızı düşünelim.
Kendi yanlışımızı fark ediyoruz.
Karşımızdaki kişiye gidip bunu kabul ediyoruz.
İçimizde bir beklenti de olabilir.
O da kendi yanlışını söyleyecektir.
O da özür dileyecektir.
Böylece konuşma düşündüğümüz gibi tamamlanacaktır.
Fakat bazen karşımızdaki yalnızca bizim hatamızı kabul eder.
Kendi payından hiç söz etmez.
Bu durumda bizim kabul ettiğimiz yanlış ortadan kalkmış olur mu?
Hayır.
Özür dilememizin doğruluğu, karşı tarafın aynı cümleyi kurmasına bağlı değildir.
Kendi hatamızı kabul etmek, onun bütün davranışlarını onaylamak anlamına da gelmez.
İkisini birbirine karıştırmamalıyız.
Bizim sorumluluğumuz bize aittir.
Onun sorumluluğu ona aittir.
Kendi yanlışını kabul etmek, başkasının yanlışını üstlenmek değildir.
Bu ayrım, ilişkilerde önemlidir.
Özür bazen gizli bir pazarlığa dönüşebilir.
“Ben söyledim, şimdi sıra sende” beklentisi bütün konuşmayı yönetebilir.
Oysa kendi doğruluğumuzu karşılıklı itiraf şartına bağlamadan da koruyabiliriz.
Elbette yaşananları anlamak ve sınırları konuşmak gerekebilir.
Güvenin yeniden kurulması zaman isteyebilir.
Fakat ilk adımımızın samimiyeti, istediğimiz cevabı alıp almadığımızla ölçülmemelidir.
İnsan hatasını kabul ettiğinde küçüldüğünü düşünebilir.
Gerçekte ise kendisine daha dürüst bakmış olur.
Bu dürüstlük, devam edeceği yolu daha açık görmesine yardım edebilir.
Sürekli aynı savunmanın içinde kalmak yerine yeni bir davranışa yönelme imkânı doğar.
Geçici olan için kalıcı sorumluluğu unutuyor muyuz?
Tâhâ suresinin ilerleyen ayetlerinde hesap günü ve dünyanın geride kalışı hatırlatılır.
İnsanların geçmiş hayatı çok kısa bir süre gibi değerlendirmesi anlatılır.
Bugün çok uzun gördüğümüz zaman, başka bir bakışla çok kısa görünebilir.
Gündemimizi tamamen dolduran meseleler, o gün başka bir ölçüyle karşılaşabilir.
Dağlara ilişkin anlatım da kalıcı sandığımız görüntüleri düşündürür.
İnsanın gözünde sarsılmaz görünen şeyler bile aynı şekilde devam etmez.
Bu hatırlatma, bugün hiçbir şey yapmamamızı istemez.
Bugün yaptığımızın ne için olduğunu sormamızı ister.
Çalışmamızın içinde bir yön vardır.
Kazancımızın kullanımında bir niyet vardır.
İlişkilerimizde bir sorumluluk vardır.
Bütün bunları yalnızca geçici kazanımlarla ölçersek, hayatın hesabını eksik kurabiliriz.
Öte yandan yanlışlarımızı fark etmek, kendimizi umutsuzluğa hapsetmenin gerekçesi değildir.
Tövbe kapısını düşünmek gerekir.
İyi bir davranışa yönelme imkânını düşünmek gerekir.
Hata yaptığımız için hiç ilerleyemeyeceğimizi sanmak da bizi durdurabilir.
Bir yanlıştan dönmek mümkündür.
Öğrendiğimiz doğruya yeniden yönelmek mümkündür.
Önemli olan, yanlışı güzel gösteren gerekçelerimizi bırakabilmektir.
Samirî’nin tutumunu yalnızca uzaktan izlemeyelim.
Kendi içimizde bir isteği nasıl süslediğimize de bakalım.
Musa’nın kavmine yönelttiği soruları yalnızca başkalarına ait saymayalım.
Kendi bağlılıklarımızı da düşünelim.
Kalbimizi neye bağladığımız, kararlarımızda görünür olur.
Sözlerimizden çok, vazgeçemediğimiz şeyler bunu açığa çıkarabilir.
Bir yanlışı güzel gösteren gerekçe, bazen çok tanıdık bir cümleyle başlar.
Herkesin aynı şeyi yaptığını söyleriz.
Başka türlü davranmanın zor olduğunu söyleriz.
Kendi isteğimizi korurken, ölçümüzü yavaşça geriye çekebiliriz.
Bu değişim her zaman bir anda olmaz.
Küçük kabullerle ilerleyebilir.
Sonra başta istemediğimiz bir yerde durduğumuzu fark edebiliriz.
Bu yüzden yalnızca büyük kırılmaları beklememeliyiz.
Gündelik tercihlerimizin yönünü de düşünmeliyiz.
Tâhâ suresindeki anlatıda, uyarının bulunduğunu görüyoruz.
Fakat insanların bağlandıkları şeyden ayrılmak istemediğini de görüyoruz.
Bir şeye bağlanmak, onu doğru değerlendirmeyi zorlaştırabilir.
Ondan vazgeçmenin bedeli gözümüzde büyür.
Onu korumak için daha fazla açıklama üretiriz.
Kendimize şu ayrımı sorabiliriz.
Gerçeği anlamaya mı çalışıyoruz?
Yoksa bırakmak istemediğimiz şeyi savunacak bir cümle mi arıyoruz?
Bu ayrımı fark etmek, samimi bir başlangıç olabilir.
Hemen bütün alışkanlıklarımızın çözüldüğünü düşünmeyelim.
Fakat yanlışımızı süslemeyi bıraktığımızda, onu değiştirmek için daha açık bir yerde dururuz.
Tövbe ve iyi davranış arasındaki bağ burada önem kazanır.
Yalnızca içimizde üzülmekle kalmayız.
Yönümüzü davranışımızla da gösteririz.
İnsanlarla ilişkilerimizde bunu yaşayabiliriz.
Kendi payımızı kabul ederek başlayabiliriz.
Başkasından beklediğimiz doğruluğu kendi sözümüzde de koruyabiliriz.
Böylece geçmişte yapılan bir yanlışı konuşmak, bugünkü hayatımızı düşünmemize yardım eder.
Soru: Bugün bizi yöneten, doğru olduğunu bildiğimiz ölçü mü; kaybetmekten korktuğumuz şey mi?
