Hem Çalışmak Hem Teslim Olmak: Emek, Dua ve Mizan
26 Temmuz 2021
Bir şeyi istemekle onun için emek vermek
Hayatımızda istediğimiz bir şeyi düşünelim. Bir iş olabilir, bir evlilik, mesleğimizde ilerlemek veya ailemizle daha huzurlu bir ilişki kurmak olabilir. İçimizden bunun gerçekleşmesini istiyoruz, belki dua da ediyoruz. Fakat kendimize şu soruyu açıkça sorabiliyor muyuz: Bu isteğim için gerçekten ne yapıyorum? Sadece beklemekle, elimden geleni yaptıktan sonra beklemek aynı şey değil. Bazen “Hayırlısı olsun” derken aslında üzerimize düşen bir adımı hiç atmadığımızı fark etmiyoruz.
Bir iş arayan insanın başvuru yapması, görüşme istemesi ve kendisini geliştirmesi gerekir. Evlenmek isteyen insanın da tanışmaya, kendini tanımaya ve karşısındaki insanı anlamaya emek vermesi gerekir. Bunlar sonucu garanti etmez; ama çabanın yerini gösterir. Bir şeyi çok istememiz, onu elde etmek için gerekli çalışmayı kendiliğinden yapmış olduğumuz anlamına gelmez. Önce nerede durduğumuza, neye ihtiyaç duyduğumuza ve yapabileceğimiz hangi adımı ertelediğimize bakalım.
Öte yandan çalışmak da her şeyi kendi gücümüzle yöneteceğimiz anlamına gelmiyor. İnsan bütün hazırlığını yapar, fakat karşılaşacağı her şartı önceden bilemez. Burada dua ile emeği birbirinin karşısına koymak yerine birlikte düşünmemiz gerekiyor. Çalışırken Rabbimize yönelebilir, hazırlığımızı yaparken hayırlısını isteyebiliriz. Böylece ne sorumluluğu bırakmış oluruz ne de kendimizi bütün sonuçların tek sahibi sayarız.
Bahçe sahiplerinin bize sorduğu soru
Kalem suresindeki bahçe sahipleri kıssasında insanlar sabah yapacakları işi kendi planlarıyla kesinleştiriyorlar. Ürünleri toplayacaklarını düşünüyor, başkalarının payını gözetmeden hareket etmeye hazırlanıyorlar. Sonra bahçeyi bekledikleri gibi bulamıyorlar. Bu anlatım bize yalnızca geçmişteki bir kaybı göstermiyor. Kendi hayatımızda neyi kesin görmeye başladığımızı da düşündürüyor. Henüz gerçekleşmemiş bir sonucu, sanki elimizdeymiş gibi sahipleniyor olabilir miyiz?
“Bu işi alacağım, bu şirket büyüyecek, bu ilişki mutlaka benim istediğim gibi olacak” dediğimizde çoğu zaman niyetimizi anlatıyoruz. Fakat niyetimizle kesin hükmü birbirine karıştırmamamız gerekiyor. Hedef koyabiliriz; o hedefin gerçekleşmesini hayatın değişmez şartı yapamayız. Bahçe sahiplerinin durumunu düşünürken yalnız ne kaybettiklerine değil, kayıptan önce nasıl baktıklarına da bakalım. Elde edeceklerini sandıkları şeyin içinde başkasının hakkını ve kendi sınırlarını unutmuşlardı.
Bunun günlük karşılığı bazen bir müşterinin vereceği siparişi kesin saymak olabilir. Bazen çocuğumuzun mutlaka belirlediğimiz mesleği seçeceğini düşünürüz. Bir başka zaman, karşımızdaki insanın her durumda bizimle aynı fikirde olacağını varsayarız. Beklediğimiz olmayınca da yalnız sonucu konuşuruz. Oysa önce, bu beklentiyi neye dayanarak kesinleştirdiğimizi sormamız gerekir. Planımız vardı; fakat geleceğin tamamını bildiğimize dair bir bilgimiz yoktu.
İhtiyacımız ile isteğimiz aynı mı?
Birçok konuda zorlanmamızın sebeplerinden biri, ihtiyacımızla isteğimizi birbirine karıştırmamızdır. Su içmek ihtiyaçtır. Ama mutlaka belli bir içeceği, belli bir yerde ve belli bir şekilde içmek istememiz başka bir şeydir. Barınmaya ihtiyacımız vardır; fakat yalnızca çok büyük ve gösterişli bir evde yaşarsak iyi olacağımızı düşünmek aynı ihtiyaç değildir. Bir araç işimizi kolaylaştırabilir; ama mutlaka belirli bir markaya sahip olmayı hayatımızın ölçüsüne çevirdiğimizde başka bir yere geçmiş oluruz.
Burada amaç güzel şeyler istemeyi ayıplamak değil. Kendimize dürüstçe bakmak. “Ben bunu gerçekten ne için istiyorum?” diye sorabilmek. İhtiyacımı karşılamak için mi, başkasından geri kalmamak için mi, kendimi daha değerli hissetmek için mi? Bazen istediğimiz şeyin bedeli yalnız para olmaz. Ona ulaşmak için sağlığımızı, zamanımızı, ailemizle ilişkimizi ve iç huzurumuzu da zorlayabiliriz. Bir şeyi elde ederken neleri kaybetmeye başladığımızı görmeliyiz.
Evlilikte de benzer bir ayrım var. Hayatı paylaşabileceğimiz birini istemekle, zihnimizdeki bütün özellikleri eksiksiz taşıyan bir insan aramak aynı şey değildir. Karşımızdaki insanın kendi geçmişi, huyu, korkuları ve ihtiyaçları vardır. Onu bir beklenti listesine sıkıştırdığımızda gerçek kişiyi duymakta zorlanabiliriz. Kendimizi de yalnızca başkasına beğendireceğimiz özelliklerden ibaret görmeyelim. Birlikte nasıl bir ilişki kurabileceğimiz, birbirimize nasıl davranacağımız ve sorumluluğu nasıl paylaşacağımız üzerinde duralım.
Hayırlısını istemek neyi değiştirir?
“Hayırlısı olsun” sözünü çoğumuz kullanıyoruz. Peki bunu söylerken neyi kabul ediyoruz? Her istediğimizin mutlaka bizim için en iyi sonucu doğuracağını bilmediğimizi kabul ediyoruz. Bir başkasının mutlu olduğu işin bizi de aynı şekilde mutlu edeceğini varsayamayız. İnsanların imkânları, kişilikleri ve karşılaştıkları şartlar farklıdır. Aynı dükkânı açmak, aynı mesleğe girmek veya benzer bir evlilik yapmak herkese aynı hayatı getirmez.
Bu yüzden hayırlısını istemek, kendi isteğimizi tamamen yok saymak değildir. İsteğimizi söylerken onun bütün sonuçlarını bilmediğimizi de hatırlamaktır. “Rabbim, ben bunun için çalışıyorum. Benim için hayırlıysa kolaylaştır, değilse doğruyu görmeme yardım et” diyebilmek, zihnimizi tek bir sonuca kapatmamamızı sağlar. İstediğimiz olmadığında üzülmemiz mümkündür. Ama o sonucun dışında hiçbir iyilik ihtimali kalmadığını söylemek zorunda değiliz.
Bazen bahçemizin daha hayırlısıyla karşılaşmayı isterken yalnızca daha büyük bir bahçe hayal ederiz. Oysa hayırlı olanın biçimini de her zaman biz belirleyemeyiz. Bir fırsatın başka bir yoldan gelmesi, bazı alışkanlıklarımızın değişmesi veya beklediğimiz şeyden vazgeçebilmemiz gerekebilir. Burada aceleyle her olayı açıklamaya çalışmayalım. Bilmediğimiz yerde kesin konuşmadan, elimizden geleni yapıp Rabbimize yönelmeyi sürdürelim.
Dua, istediğimiz gelince bitmesin
İşsizken dua eder, işe girince duayı bırakabiliriz. Bir müşteri bulmak için çok uğraşır, işi alınca artık bütün meselenin çözüldüğünü düşünebiliriz. Halbuki işin alınması ilişkinin yalnızca başlangıcıdır. Sonrasında doğru üretmek, söz verdiğimiz zamanda teslim etmek, ödemeyi ve sorumluluğu dürüstçe yürütmek vardır. Başlarken yardım istediğimiz Rabbimizi devam ederken unutmamak gerekir. İşin hayırlı başlaması kadar hayırlı sürmesi ve tamamlanması için de dua edebiliriz.
Bir evlilik için de aynı şey geçerlidir. Tanışırken, karar verirken, evlenirken ve birlikte yaşarken yeni sorumluluklarla karşılaşırız. Başlangıçta iyi niyetli olmamız, sonra hiç yanılmayacağımız anlamına gelmez. Eşimize karşı kırıcı olabilir, onun ihtiyacını fark etmeyebilir veya kendi beklentimizi fazla büyütebiliriz. Bu yüzden yardım istemek yalnız ilk adımın işi değildir. İlişki devam ederken de anlayış, doğruluk, sabır ve düzeltme gücü istemeye ihtiyacımız var.
Duanın sürekliliği, her an korkuyla yaşamak anlamına gelmesin. Daha çok kendi gücümüzün sınırını unutmamak olarak düşünelim. Bir işi öğrendiğimizde bile hata yapabiliriz. Bir insanı tanıdığımızı düşündüğümüzde bile onu yanlış anlayabiliriz. Dua ederken yalnız sonucu istemek yerine kendi davranışımız için de yardım isteyelim. “Doğruyu görmeme, öfkemi yönetmeme, verdiğim sözü tutmama ve yanlış yaptığımda dönmeme yardım et” diyebilmek hayatın içine taşınan bir yöneliştir.
Çaba ile aşırılık arasındaki ince çizgi
Peki ne zaman devam edeceğiz, ne zaman durup yeniden düşüneceğiz? Bu sorunun her durumda işleyecek hazır bir cevabı yok. Fakat kendi hâlimize bakabiliriz. İsteğimiz yüzünden gece gündüz aynı şeyi düşünüyor, bütün sorumluluklarımızı bir kenara bırakıyor ve yanlış bulduğumuz yollara yöneliyorsak durmamız gerekir. Emek vermekle kendimizi tüketmek aynı şey değildir. Bir hedefin peşinde giderken ölçümüzü kaybetmemeye çalışmalıyız.
Çok heyecanlı bir iş teklifi geldiğini düşünelim. Karşımızdaki kişi büyük kazançlardan söz ediyor, hemen karar vermemizi istiyor. Biz de fırsatı kaçırma korkusuyla düşünmeden kabul etmeye yaklaşabiliriz. Böyle bir anda biraz geri çekilip şartları anlamak, sorular sormak ve sorumluluğu değerlendirmek önemlidir. Heyecan duymamız yanlış değildir; ama heyecanın bütün değerlendirmemizin yerine geçmesine izin vermemeliyiz. İstediğimiz sonuç ne kadar çekiciyse dikkatimiz de o kadar gerekli olabilir.
İlişkilerde de acele bazen aynı etkiyi yapar. Kendi isteğimizin gücü yüzünden karşımızdaki kişinin söylediğini duymayabiliriz. Bir uyuşmazlığı görmezden gelir, sonra “Ben bunu neden daha önce fark etmedim?” diye sorabiliriz. Önceden her şeyi bilmemiz mümkün değil; fakat bildiğimiz bir sorunu sırf istediğimiz olsun diye örtmemek elimizdedir. Mizan dediğimiz denge, bir tarafta hiçbir adım atmamakla diğer tarafta her şeyi zorlamak arasındaki dikkati gerektirir.
Bunu bir pilav örneğiyle de düşünebiliriz. Pirinç, su, yağ, tuz ve ateş gerekir. Yalnızca malzemelerden birinin bulunması yemeği tamamlamaz. Gerekli bir malzemeyi fazla koymak da sonucu bozabilir. Hayatımızda emek, bilgi, sabır ve duanın yerini düşünürken benzer bir dikkate ihtiyacımız var. Bir tarafı bütünüyle bırakıp diğerini tek başına yeterli sayamayız. Çok çalışırken ailemizi unutmak da yalnızca beklerken çabayı bırakmak da bizi zorlayabilir. İhtiyacımız olan, her şeyi aynı miktarda yapmak değil; her birine yerinde, gerektiği kadar ve sorumluluğuna uygun biçimde yer vermektir.
Her sorun, nasıl cevap vereceğimizi soruyor
Hayatımızın hiçbir alanı sürekli aynı çizgide gitmiyor. Bir gün rahatız, bir gün zorlanıyoruz. Evliliğimizde, işimizde veya ailemizle ilişkimizde yeni bir mesele çıkabiliyor. Bu durum yalnızca bizim yanlış bir insan olduğumuzu göstermez. Önemli olan karşılaştığımız soruna nasıl yaklaştığımızdır. Hemen kişiye saldırmakla, çözmemiz gereken meseleyi anlamaya çalışmak arasında fark var. “Bunu bana nasıl yapar?” sorusuna takılı kalınca bazen çözümü duyamıyoruz.
Bir işi ilk öğrendiğimiz günleri hatırlayalım. Küçük bir sorun bile bize çok zor gelir. Zamanla bilgimiz, deneyimimiz ve çözüm becerimiz artar. Daha önce büyüttüğümüz işi artık daha sakin yaparız. İlişkilerimizde de öğrenmeye ihtiyacımız var. Dinlemek, açıklamak, sınır koymak, özür dilemek ve verilen sözü tutmak kendiliğinden eksiksiz bildiğimiz şeyler değildir. Bunlara emek verdikçe karşılaştığımız sorulara daha dikkatli cevap verebiliriz.
Yine de öğrendikçe “Artık ben her şeyi biliyorum” demeyelim. Bilgi bize dikkat kazandırmalı, kibir değil. Yaşımızın ilerlemesi de bütün kararlarımızı doğru yapacağımızın garantisi değildir. Gençken düşünmeden atılabiliriz; yaş aldığımızda ise geçmişte incindiğimiz için hiç adım atmak istemeyebiliriz. İki durumda da geleceği bütünüyle bilmiyoruz. Tecrübemizden yararlanarak, ama onun arkasına saklanmadan, bugünün kararını değerlendirmemiz gerekiyor.
Kendimizi başkalarıyla kıyasladığımızda bu ölçüyü daha kolay kaybedebiliriz. Birinin bizden önce evlenmesi, daha çok kazanması veya daha görünür olması kendi hayatımızın eksik olduğunu kanıtlamaz. Onun yaşadığının bütün ayrıntılarını bilmiyoruz. Dışarıdan gördüğümüz sonuçla kendi iç dünyamızı yarıştırmak bize haksızlık olabilir. Bunun yerine kendi şartlarımızda neyi daha doğru yapabileceğimize bakalım. Geçmişten gelen korkumuzu fark etmek, bugünkü ihtiyacımızı ayırmak ve bir kararı hangi duyguyla verdiğimizi sormak, acelemizi azaltabilir. Bunu yaptığımızda başkasının yolunu kopyalamak yerine kendi sorumluluğumuza daha açık bakarız.
Bir başkasının kolayca yaptığını bizim zor bulmamız da mümkündür. Bu yüzden kendimizi küçümsemek yerine hangi konuda öğrenmeye ve desteğe ihtiyaç duyduğumuzu görelim. Aynı şekilde bize kolay gelen bir konuda zorlanan insanı da hemen yargılamayalım.
Korkuya teslim olmadan yeniden başlamak
Geçmişteki bir kayıp gelecekteki bütün yolları kapatmasın. İflas etmiş, bir ilişkide kırılmış veya büyük bir beklentimizde yanılmış olabiliriz. Bunlardan ders çıkarmak değerlidir. Fakat her yeni ihtimale yalnız eski acımızla bakarsak hayatımızı korumaya çalışırken onu daraltabiliriz. Tekrar aynı yanlışı yapmamak için öğrenelim; ama hiç sorun yaşamayacağımız bir hayat beklemeyelim. Her kararın içinde bilmediğimiz bir taraf olacaktır.
Bugün yapabileceğimiz şey, isteğimizi daha açık görmek ve küçük bir doğru adım seçmektir. Başvurumuzu takip etmek, eşimizi dinlemek, bir harcamayı ertelemek veya acele bir kararın önünde durup düşünmek olabilir. Sonra Rabbimize yöneliriz. Çalışırken dua etmeyi, dua ederken çalışmayı unutmayalım. Sonucu istediğimiz gibi olmadığında da doğruyu bırakmayalım. Hem emek verip hem teslim olmayı öğrenmek, hayatın içinden uzaklaşmak değil, onun içinde ölçümüzü koruyarak yürümektir.



