Hayata Hâkim Olmak: Hikmet, Hakikat ve Salih Amel
11 Mart 2024
Hayatımızda verdiğimiz kararların ne kadarı gerçekten doğru? Bir seçim yaparken neye dayanıyoruz? Bildiğimiz için mi karar veriyoruz, yoksa çoğu zaman tahmin ederek mi yaşıyoruz?
Hepimiz her gün hüküm veriyoruz. Evimizde, işimizde, ailemizde, ilişkilerimizde. Bir söz söylüyoruz. Bir adım atıyoruz. Birine güveniyoruz. Birinden uzaklaşıyoruz. Bir işe başlıyoruz. Bir işi bitiriyoruz. Ama karar verebiliyor olmak, doğru karar verdiğimiz anlamına gelmiyor. Asıl mesele burada başlıyor: Doğruyu yanlıştan nasıl ayıracağız?
Yunus suresinin başlangıcında dikkat çekici bir ifade var: “Bunlar hikmet dolu kitabın ayetleridir.” Sure, “Elif Lâm Râ” harfleriyle açılıyor. Bu harflerin kesin anlamı konusunda bildiğimizin sınırını kabul etmek gerekiyor. Bilmediğimiz bir şeyi kesin biliyormuş gibi anlatmak doğru olmaz. Fakat ardından gelen mesaj çok açık: Önümüzde hikmetle ve hükümle ilgili bir kitap var. Ve bizim bu kitaba ihtiyacımız var.
Hikmet, yalnızca bilgi toplamak değildir. Bir şeyin nedenini, sonucunu, yerini ve ölçüsünü anlamaya çalışmaktır. Hüküm ise bir tercihte bulunmak, bir karara varmaktır. İnsan hikmeti kavramadığında yine hüküm verir. Fakat verdiği kararın nereye götüreceğini bilemeyebilir. Kur’an’ı anlamaya çalışmanın hayatımızla ilgisi tam da budur. Yalnızca okumak değil. Okuduğumuzun bizi nasıl bir insan yaptığına bakmak.
Bir düşünelim. Eşimizle konuşurken, çocuğumuza yaklaşırken, kardeşimizle bir meseleyi çözerken hangi ölçüyü kullanıyoruz? Bir müşterinin hakkını gözetirken neye göre karar veriyoruz? Bir işin kazançlı olması onun doğru olduğunu göstermeye yeter mi? Bazen hemen sonuç almak istiyoruz. Bazen kendi çıkarımızı öne alıyoruz. Bazen de haklı olduğumuzu varsayıp karşı tarafı dinlemiyoruz. Oysa doğru hüküm vermek için önce neyin doğru olduğunu öğrenmek zorundayız.
Hayat deneme yanılmayla geçecek kadar uzun değil. Elbette insan hata yapar, öğrenir. Ama bazı hataların bedeli çok ağır olur. Bir bina yıllarca emek verilerek yapılabilir; yıkılması çok kısa sürebilir. Güven de böyledir. Bir insanın güvenini kazanmak yıllar alır. Yanlış bir davranışla o güveni kaybetmek ise bir anlık iştir. Sonra dönüp “Nasıl toparlarım?” diye düşünürüz. Keşke o kararı vermeden önce biraz daha doğruyu arasaydık.
Bu yüzden Kur’an’la ilişkimizi sadece sayfaları okumakla sınırlı tutamayız. Anlamak gerekiyor. Üzerinde düşünmek gerekiyor. Hayata taşımak gerekiyor. Çünkü mesele bilgi sahibi görünmek değil; hakla batılı, doğruyla yanlışı ayırt edebilmektir. Bazen ne yapacağımızı biliyor gibi davranıyoruz. Ama gerçekten hikmeti öğrenmiş miyiz? Kararlarımız buna şahitlik ediyor mu?
Yunus suresinin devamında, insanlardan birine vahyedilmesinin niçin şaşırtıcı bulunduğu soruluyor. İnsanları uyarması ve iman edenlere müjde vermesi isteniyor. Buna karşılık gerçeği inkâr edenler, uyarıyı getiren kişiye “sihirbaz” diyor. Burada üzerinde durulması gereken bir durum var. Hakikati söylemek her zaman kolay değil. İnsan bazen doğruyu duymak istemiyor. Özellikle de duyduğu söz, alıştığı düzeni ve çıkarını sorgulatıyorsa.
Bir insanın doğru bir şey söylemesine neden kızarız? Söylediği yanlışsa delilimizle karşılık verebiliriz. Peki doğru olduğunu sezdiğimiz hâlde neden rahatsız oluruz? Çünkü bazı gerçekler bizi değişmeye çağırır. Değişmekse kolay değildir. Alışkanlıklarımız vardır. Rahatımız vardır. Vazgeçmek istemediğimiz menfaatler vardır. Kimi zaman mesele sözün kimden geldiği değildir. Sözün hayatımıza dokunmasıdır.
Peygamberimizin davetinin karşılaştığı tepkileri düşünelim. İnsanlara yalnızca bazı sözleri tekrarlamaları söylenmiyordu. Yanlıştan vazgeçmeleri, zulme karşı durmaları, ticarette ve ilişkilerde dürüst olmaları isteniyordu. Böyle bir çağrı, haksızlık üzerinden kurulu bir düzeni rahatsız eder. İnsanın vicdanını da rahatsız edebilir. Çünkü hakikatin önünde sadece cehalet yoktur. Kibir, çıkar ve inat da vardır.
Bir ağacın meyve vermeye başladığında taşlanması benzetmesi burada anlam kazanıyor. Dışarıdan baktığımızda insanın doğru bir yola yönelmesini herkesin alkışlayacağını düşünebiliriz. Fakat bazen tam tersi olur. İnsan yalandan uzak durduğunda, haksız kazancı reddettiğinde, yanlış bir davranışa katılmadığında çevresinden tepki görebilir. Herkesin benimsediği bir alışkanlığa “Bu doğru değil” demek zor gelebilir. Doğruyu bilmek başka, o doğru üzerinde durabilmek başkadır.
Müslüman olmak bir başlangıçtır. Her gün Müslüman kalmaya çalışmak ise devam eden bir sorumluluktur. İnsanın karşısına her zaman aynı sınav çıkmaz. Kimi zaman açık baskı vardır. Kimi zaman yakın çevrenin beklentisi. Kimi zaman kazanç kaygısı. Kimi zaman da yalnızca insanın kendi nefsinin sesi. “Bir kereden ne olur?” deriz. “Herkes böyle yapıyor” deriz. “Bu kadar hassas olmaya gerek var mı?” deriz. İşte tam o noktada bildiğimiz doğruyla yaşayışımız karşı karşıya gelir.
Ancak doğruda durmak, insanlara öfkeyle yaklaşmak demek değildir. Uyarının amacı kavga çıkarmak değil, hayra vesile olmaktır. İnsanları küçük görmek değil, anlayabilecekleri şekilde doğruyu ulaştırmaya çalışmaktır. Önce kendi nefsimizi hesaba katmak gerekir. Başkalarına söylediğimiz sözün bizim hayatımızda karşılığı yoksa, sözümüzün etkisini de sorgulamak zorunda kalırız.
Tek başımıza doğruyu bilmemizin neden yetmediğini günlük ilişkilerimizde görüyoruz. Biz dürüst olmak isteriz; fakat yaptığımız işte bir başkasının da dürüst davranmasına ihtiyaç duyarız. Hakkımızı gözetmek isteriz; fakat o hakkı teslim edecek kişinin de adaleti anlaması gerekir. Evde, işte ve toplumda birbirimize bağlıyız. Bu nedenle hakikati paylaşmak önemlidir. Ama paylaşırken kullandığımız yol da önemlidir. Bir insana anlatabilmek için önce onun neyi bildiğini, neyi bilmediğini anlamalıyız.
Çarpım tablosunu bilmeyen birinden karmaşık bir matematik problemini çözmesini bekleyebilir miyiz? Önce temeli kurmamız gerekir. İnançla ilgili sorularda da benzer bir durum var. Allah’ı, yaratmayı, insanın sorumluluğunu düşünmeden bazı sonuçları anlamak zor olabilir. Bu nedenle Yunus suresindeki ayetlerin sırası üzerinde düşünmek gerekiyor. Önce kitabın hikmeti, sonra uyarının gelişi, ardından yaratıcıya dair hatırlatma geliyor.
Üçüncü ayette gökleri ve yeri yaratan, işleri düzenleyen Allah’a dikkat çekiliyor. Ardından şu soru geliyor: Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mıyız? Bu soru yalnızca çok uzak bir meseleyi anlatmıyor. Bizim bugün nasıl yaşadığımıza yöneliyor. Gözümüzün önünde bir düzen var. Yaşıyoruz, nefes alıyoruz, çalışıyoruz, yaşlanıyoruz. Bütün bunlar üzerinde gerçekten düşünüyor muyuz? Yoksa günün telaşı içinde sadece önümüze çıkan işleri bitirmeye mi çalışıyoruz?
Bir bardak suyu düşünelim. Bardağın sınırı var. İçindeki suyun kapladığı bir alan var. Ölçüsü var. Biz de ölçülüyüz. Gücümüzün, bilgimizin, ömrümüzün sınırları var. Bazen bu sınırları unutuyoruz. Her şeyi kontrol edebileceğimizi düşünüyoruz. Oysa yaratıcıyı düşünmek, kendi sınırlılığımızı da fark etmeyi gerektirir. Allah’ı kendimiz gibi ölçülü ve muhtaç bir varlık olarak tasavvur edemeyiz. Bu benzetmeler her şeyi açıklamaz; fakat insanı kendi sınırını düşünmeye çağırır.
Arşla ilgili ifadeler üzerinde de insanlar farklı yorumlar yapabilir. Burada önemli olan, anlamadığımız bir ayrıntıyı kesin hükme dönüştürmemek ve ayetin asıl çağrısını gözden kaçırmamaktır. Gökleri ve yeri yaratanın, işleri düzene koyanın Allah olduğu belirtiliyor. Onun izni olmaksızın kimsenin şefaatçi olamayacağı bildiriliyor. Sonra kulluğa ve düşünmeye çağrılıyoruz. Dikkatimiz yalnızca kelimeler arasındaki tartışmada kalırsa, kendi hayatımıza yönelen soruyu kaçırabiliriz: Gerçekten kime dayanıyoruz?
Şimdi kendimize soralım: Biz Allah’ı ne kadar tanımaya çalışıyoruz? Dünyaya ayırdığımız zamanın ne kadarını Kur’an’ı anlamaya ayırıyoruz? Gün boyu kazancı, işi, alışverişi, insanların hakkımızda ne düşündüğünü konuşabiliyoruz. Peki varlığımızın sahibini, yaşayışımızın amacını, bir gün vereceğimiz hesabı ne kadar düşünüyoruz? Hayatımızın ağırlık merkezi nereye kaymış?
Bazen insanların din adına birbirine zıt, hatta aşırı tutumlar sergilediğini görüyoruz. Herkes kendi yaklaşımını doğru sanabiliyor. Bu da bize yeniden ölçünün önemini hatırlatıyor. Bir davranışın din adına savunulması tek başına onun adil olduğunu göstermez. İnsanlara yapılan haksızlıklar karşısında da Kur’an’ın hikmet ve adalet çağrısını düşünmek gerekir. Esas soru şu olmalı: Bu hükmün dayanağını gerçekten anlıyor muyuz, yoksa alışkanlıklarımızı ve kendi görüşümüzü mü kesin doğru ilan ediyoruz?
Dördüncü ayette herkesin Allah’a döneceği, bunun hak bir vaat olduğu bildiriliyor. İlk yaratılıştan ve yeniden yaratılıştan söz ediliyor. İman edip salih ameller işleyenlerin adaletle karşılık göreceği hatırlatılıyor. Buradaki vurgu çok önemli. Yalnızca “İnanıyorum” demekle yetinmek değil; imanın davranışa dönüşmesi. Çünkü insanın neye inandığı, nasıl yaşadığıyla da görünür hâle gelir.
Salih amel denildiğinde ne anlıyoruz? İyiliği yalnızca sözle savunmak mı? Yoksa hayatın içinde dürüst, adil, güvenilir bir insan olmak mı? Namazdan, oruçtan, zekâttan söz ederken bunları insanın ahlakından koparmak doğru olur mu? İbadetle davranış arasına duvar örersek ciddi bir çelişkiyle karşılaşırız. Bir yandan kulluktan söz edip öte yandan insanların hakkını çiğneyemeyiz. İman ve salih amelin birlikte anılması bize bu bütünlüğü hatırlatıyor.
Bir insan düşünelim. Allah’a inandığını söylüyor. Fakat bir başkasının malına göz dikiyor, verdiği sözü tutmuyor, ticaretinde aldatıyor, iftira atıyor. Böyle bir durumda söz ile davranış birbirini destekliyor mu? Bir başka insan ise doğruyu söylemeye çalışıyor, başkasının hakkından sakınıyor, kendi yanlışını kabul edebiliyor. İyiliğin yalnızca dilde kalmaması ne demek, burada daha açık görünüyor. Mesele kendimizi iyi olarak ilan etmek değil; iyiliğin yaptığımız işte görünmesidir.
Bu yüzden hesap günü düşüncesini yalnızca uzak bir haber olarak görmemeliyiz. Dönüşümüzün Allah’a olacağı hatırlatılıyorsa, bugün verdiğimiz kararlar da önem kazanır. Kimse görmüyorken ne yapıyoruz? Elimizde güç varken nasıl davranıyoruz? Birinin hakkını kolayca alabileceğimiz bir durumda hangi tercihi yapıyoruz? Haksızlık bize kazanç sağlayacaksa yine de uzak durabiliyor muyuz? İşte seçme imkânımızın anlamı burada ortaya çıkıyor.
Allah’ın bilgisi, yaratması, insanın iradesi ve ahiretteki adalet üzerine düşünürken zor sorularla karşılaşıyoruz. Allah geleceği biliyorsa insan neden seçim yapıyor? İnsan niçin sorumlu tutuluyor? Yunus suresindeki yaratılış ve yeniden diriliş vurgusu, bu soruları düşünmeye kapı açıyor. Fakat her ayrıntıyı kesinlikle çözdüğümüzü söylemek kolay değil. Ayetin açıkça bildirdiği şeyi, bizim ondan çıkardığımız yorumdan ayırmak gerekiyor.
A’râf suresinde insanların Rablerine ilişkin şahitliklerinden söz edilmesi de bu konuyla birlikte düşünülen ayetlerden biri. Bu ayetlerin nasıl anlaşılacağına dair farklı açıklamalar var. Burada önemli olan, bir yorum üzerinde ısrar ederek asıl sorumluluğu unutmamak. Biz dünyada seçimler yapıyoruz. Verdiğimiz sözlerle davranışlarımız bazen uyuşuyor, bazen uyuşmuyor. Bir insanın sözüne sadık kalabilmesi de, sözünden dönebilmesi de seçimlerinin ciddiyetini gösteriyor.
Özgürlüğümüz var; fakat sınırsız değiliz. Dilediğimiz her şeyi yapabilecek güçte değiliz. Bir şeyler inşa edebilir, üretebilir, değiştirebiliriz. Ama bedenimizin, bilgimizin, zamanımızın ve imkânlarımızın sınırı var. Buna rağmen insan öyle tercihler yapabilir ki Yaratanını bile inkâr etmeyi seçebilir. İşte insanın iradesi üzerine düşünürken bu gerilimle karşılaşıyoruz: Seçme imkânı büyük bir nimet; aynı zamanda ağır bir sorumluluk.
Bazen bize söz veren biri sözünü tutmaz. Bazen güvendiğimiz biri bizi aldatır. Bazen biz de başkasını incitiriz. Sonra neden böyle olduğunu sorarız. İnsan kendi tercihini yapabilen bir varlıktır. Bu, yanlışın doğru olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, yaptığımızı neden yaptığımızı sorgulamayı gerektirir. Kendimizi sorumluluktan uzak tutmak için bütün suçu başkasına yüklemek kolaydır. Fakat o kolaylık bizi değiştirmez.
Burada nefsimizin ve kibrimizin payını görmemiz gerekiyor. İnsana “Yanılmış olabilirsin” denildiğinde neden bu kadar zorlanıyor? Çünkü kendini hep doğru görmek istiyor. “Ben hata yaptım” demek ağır geliyor. Hatasını kabul etmek yerine gerekçe buluyor. Başkasını suçluyor. Şartları suçluyor. Hatta iyi niyetli olduğunu söyleyerek sonucu görmezden geliyor. Oysa kendini kusursuz sayan insan, neyi düzelteceğini nasıl fark edecek?
Kibrin günlük hayattaki görünümü bazen çok sıradan. Başkasından daha üstün görünme arzusu. Daha büyük bir ev, daha gösterişli bir araba, daha pahalı bir eşya üzerinden değer kazanacağını sanmak. İnsan bazen olduğundan büyük görünmek için borçlanıyor. Kazandığından fazlasını harcıyor. İşini olduğundan büyük göstermeye çalışıyor. Sonra da bu görüntünün yükünü taşımakta zorlanıyor. Sorun eşyanın kendisinden önce, insanın kendini neyle değerli gördüğünde düğümleniyor.
Oysa insan aciz olduğunu kabul etmekle küçülmez. Kendini doğru yerde görmeye başlar. Bir şeyi bilmediğini söylemek utanç değildir. Yanlışını fark etmek yenilgi değildir. Allah’a muhtaç olduğunu bilmek, insanın kendi gücünü putlaştırmamasıdır. Secde de bu yüzden yalnızca bedenin yaptığı bir hareket olarak kalmamalı. İnsanın kalbinde şu idrak olmalı: Kusursuz ve hiçbir şeye muhtaç olmayan sensin. Muhtaç olan benim. Yanılabilen benim. Hesaba çekilecek olan benim.
Peki bu idrak hayatımıza geçiyor mu? Secdeden kalktığımızda aynı kibirle konuşuyorsak, aynı haksızlığı sürdürüyorsak, insanlara tepeden bakıyorsak neyi değiştirmiş olduk? Kulluğu sadece belli zamanlara sıkıştırmak yerine, kararlarımızda ve davranışlarımızda da taşımalıyız. Evimizdeki tutumumuz, işimizdeki dürüstlüğümüz, insanlara verdiğimiz sözler, hepsi bu meselenin içinde.
Yunus suresinin ilk ayetleri bizi birbirine bağlı sorularla karşı karşıya bırakıyor. Hikmeti nereden öğreniyoruz? Öğrendiğimiz hakikati nasıl karşılıyoruz? Onu başkalarına hangi niyetle ulaştırıyoruz? Yaratanımızı düşünüyor muyuz? Dönüşümüzün Allah’a olduğunu hatırlıyor muyuz? İmanımız salih amele dönüşüyor mu? Bu soruların her biri ayrı bir yerde durmuyor. Hepsi aynı hayatın içinde birleşiyor.
Kur’an’ı bilmek istiyorsak anlamaya yönelmeliyiz. Doğru hüküm vermek istiyorsak hikmeti aramalıyız. İnsanları uyarmak istiyorsak önce kendi niyetimize bakmalıyız. Yaratıcıyı düşünüyorsak kendi sınırımızı kabul etmeliyiz. Ahireti hatırlıyorsak bugünkü davranışımızı sorgulamalıyız. İman ettiğimizi söylüyorsak bunun iyilik olarak hayata yansımasını istemeliyiz. Sözle yaşantı arasındaki mesafeyi kapatmak, işte asıl emek burada.
Son bir kez düşünelim. Bugün verdiğimiz bir kararın hesabını yarın kendi vicdanımıza verecek olsak ne derdik? Bir insan bize güvenini emanet ettiğinde o güveni koruyor muyuz? Doğruyu duyunca kabul edebiliyor muyuz, yoksa nefsimizi mi savunuyoruz? İnsanlara iyilikten söz ederken gerçekten iyiliğe vesile oluyor muyuz?
Bizim ihtiyacımız olan yalnızca daha çok konuşmak değil. Daha iyi anlamak. Daha doğru hüküm vermek. Daha dürüst yaşamak. Bildiğimiz hakikatten uzaklaşmamak. Ve Rabbimizin huzuruna döneceğimizi unutmamak.
Allah bize doğruyu anlayabilmeyi, yanlıştan sakınabilmeyi, nefsimizin ve kibrimizin önüne geçebilmeyi nasip etsin. Bildiğimiz hakikati yaşayabilmeyi, sözümüzü salih amelle destekleyebilmeyi ve başkalarının da hayra yönelmesine vesile olabilmeyi nasip etsin. Âmin.
