Asıl Derdimiz Ne? Hayırda Sorumluluk, Kur’an’a Sadakat ve Helal Yaşam

15 Mart 2024

İnsan neden her şeyin hemen olmasını ister? İstediği şeyin kendisi için gerçekten hayırlı olup olmadığını bilmeden neden acele eder? Bir kapının hemen açılmasını, bir sıkıntının hemen bitmesini, bir arzusunun hemen gerçekleşmesini isteriz. Fakat hiç düşünür müyüz: Bugün gerçekleşmesini istediğimiz şey, yarın bizim için nasıl bir sonuca dönüşecek?

Yûnus suresinde insanın bu aceleciliğine dikkat çekilir. İnsan hayra kavuşmak için nasıl acele ediyorsa, kötülüğün sonucunu da aynı hızla görseydi ne olurdu? Rabbimiz insanlara zaman tanıyor. Hata yaptığımızda, yanlışta ısrar ettiğimizde, hemen bütün hesaplar kapatılmıyor. Bu zaman, başıboş bırakıldığımız anlamına gelmez. İnsan için düşünmeye, dönmeye ve yaptığını değiştirmeye imkân vardır.

Ne var ki insan çoğu zaman kendisine verilen süreyi başka bir şeye çeviriyor. Daha çok kazanmak, ev almak, evlenmek, işini büyütmek, rahat yaşamak… Bunların hepsi hayatın içinde yer alabilir. Fakat bütün gayemiz bunlarla sınırlı kalırsa ne olur? Ahiret nerede durur? Allah’ın rızasını aramak, bir mazlumun elinden tutmak, hakkı anlatmak, bir ihtiyacı gidermek hayatımızın neresinde kalır?

İsteklerimizin çok olması, hedeflerimizin doğru olduğu anlamına gelmez. İnsan bir hedefe ulaşırken hangi yolu seçtiğini de düşünmek zorunda. Arzuladığı şey hayır mı? Ona ulaşmak için ödediği bedel helal mi? O hedef kendisini yalnızca dünyada mı büyütüyor, yoksa Allah’a karşı sorumluluğunu da hatırlatıyor mu?

İnsana bir sıkıntı dokununca duruşu değişir. Yatarken, otururken, ayaktayken yardım ister. Sıkıntı kalkınca bazen sanki hiç dua etmemiş gibi yoluna devam eder. Yûnus suresinin uyardığı bu hâl bize ne kadar tanıdık! Daraldığımızda Rabbimize yönelmek kolaydır. Peki rahatladığımızda da aynı bağlılığı sürdürüyor muyuz?

İnsanın kendisiyle fazla meşgul olması, bazı sorunları gözünde büyütebilir. Bir aile içindeki anlaşmazlık, küçük bir kırgınlık, mal paylaşımı yüzünden çıkan tartışma bütün gününü kaplayabilir. Elbette ailedeki gerçek sorunlar küçümsenemez. Fakat dünyanın başka yerinde açlıkla, yoksullukla, zulümle mücadele eden insanları hatırladığımızda kendi önceliklerimizi yeniden değerlendirebiliriz.

Gazze’de aç kalan bir çocuğu düşünün. Onun karnını doyurmak için çaresizlik içinde bekleyen ailesini düşünün. Yemen’de, Sudan’da, Doğu Türkistan’da sıkıntı yaşayan insanları düşünün. Onların acısını yalnızca uzaktan izlemekle yetinmek bizi nasıl bir insan yapar? O acıyla aramızda bir sorumluluk bağı kurabilir miyiz?

Başkasının derdini dert edinmek, sadece üzülmek değildir. Bir ihtiyaç sahibini bulmak, derdini anlamak, elinden geldiği kadar çözüm aramak demektir. Maddi imkânımız az olabilir. Fakat yardım etme irademiz yalnızca sahip olduğumuz parayla ölçülmez. Zaman ayırabiliriz. Bir kapıyı çalabiliriz. Bir insanın iş bulmasına vesile olabiliriz. Bir borcun çözümüne katkı sunabiliriz.

Burada önemli olan niyet ve istikamettir. Yardım ederken gösteriş aramamak. Birinin ihtiyacını kendi itibarımızı yükseltmek için kullanmamak. Allah rızasını gözetmek. Hayırlı ve helal bir işte sorumluluk almak. Çünkü bir insanın sıkıntısıyla ilgilenmek bizi kendi dar dünyamızdan çıkarır.

Şöyle bir olay düşünün: Kendi borçlarıyla mücadele eden bir aile, kendilerinden daha ağır şartlarda yaşayan başka bir aileyi öğreniyor. Bu ailede geçim sıkıntısı var. Maaş üzerindeki haciz, zaten güç olan hayatı daha da ağırlaştırıyor. Yardım etmek isteyen kişi, kendi imkânlarının sınırlı olduğunu biliyor. Yine de o sıkıntıyı gidermek için gayret ediyor. Bir insanın yükü hafifliyor.

Bu tür bir yardım yalnızca para vermekten ibaret değildir. İki insanın birbirinin varlığını fark etmesidir. Sıkıntıyı duymak ve ona kayıtsız kalmamaktır. Yardım eden kişi de bir şeyi öğrenir: Kendi borcu ve kendi hayatı bütün dünyanın merkezi değildir. Başka hayatlar, başka yükler, başka ihtiyaçlar da vardır.

Böyle bir iyiliğin ardından insan kendi işlerinde de bir kolaylık görebilir. Fakat iyiliği, mutlaka karşılığında para veya rahatlık getiren bir alışverişe çevirmeyelim. Önemli olan şu sorudur: Allah rızası için bir başkasının yükünü hafifletmeye hazır mıyım? Benim sıkıntım devam ederken de bunu yapabilir miyim?

Bir zamanlar komşuların, akrabaların, köy halkının birlikte yaptığı işleri hatırlayın. Evlenecek bir genç olduğunda insanlar elbirliğiyle destek olurdu. Bir tarla işlenecekse yardımlaşılırdı. Düğün yemeği hazırlanacaksa birileri emek verir, birileri malzeme taşır, birileri sofrayı kurardı. Herkes aynı ölçüde varlıklı değildi; fakat herkesin verebileceği bir emek vardı.

Bugün birçok işi para karşılığında başkasına yaptırabiliyoruz. İş kolaylaşıyor; ama bazen birbirimize ihtiyaç duyma ve birbirimizin yükünü paylaşma alışkanlığımız zayıflıyor. Oysa bir araya gelmek yalnızca işi bitirmek için değildi. İnsanlar birbirinin hâlini öğrenir, birbirine destek olur, aralarındaki bağı güçlendirirdi.

Bu bağı kaybettiğimizde ne oluyor? Birbirimizi tanımıyoruz. Birbirimize bedel ödemiyoruz. Bir ihtiyacı birlikte karşılamıyoruz. Sonra küçücük anlaşmazlıklar büyüyor, kırgınlıklar derinleşiyor, dedikodu ve gıybet ilişkileri tüketiyor. Hayırlı bir uğraşın olmadığı yerde insanın enerjisi bazen yıkıcı tartışmalara yöneliyor.

Öyleyse kendi hayatımıza bakalım. Bugün kimin ihtiyacını gerçekten biliyoruz? Apartmanımızda, sokağımızda, akrabalarımız arasında hangi insanın derdiyle ilgileniyoruz? Yalnızca kendi evimizin düzenini mi düşünüyoruz? Yoksa başka bir evde eksik olanı da görebiliyor muyuz?

Fakat mesele sadece iyilik yapmak değil. Hangi yolu doğru kabul ettiğimiz de belirleyici. Yûnus suresinde önceki nesillerden söz edilir. Elçiler açık deliller getirdiği hâlde zulümde ve suçta ısrar eden toplulukların akıbetine dikkat çekilir. İnsanın önüne delil gelmesi, onu mutlaka kabul edeceği anlamına gelmez. Delili görmek başka, onun gereğini yapmak başkadır.

Kur’an’ı okurken kendimize şu soruyu sormalıyız: Bu söz bana ne söylüyor? Hayatımda hangi davranışı gözden geçirmem gerekiyor? Kur’an’ı yalnızca geçmiş toplumlarla ilgili bir anlatı olarak görürsem bugünümü nasıl değerlendireceğim? Elbette ayetin bağlamını ve anlamını dikkatle öğrenmek gerekir. Ama öğrendiklerimizi hayatımızdan uzak bir yere koyamayız.

Geçmiş nesillerin yanlışlarını okumak kolaydır. Asıl zor olan, aynı yanlışların bugünkü karşılıklarını sorgulamaktır. Hak ile batıl arasında tercih yapmak gerektiğinde nerede duruyoruz? Bir haksızlık bize kazanç sağlayacaksa tavrımız değişiyor mu? Çevremizde herkes bir şeyi yapıyor diye onu doğru kabul ediyor muyuz?

İnsan özgür iradesiyle tercihler yapar. Bu büyük bir imkândır, aynı zamanda ağır bir sorumluluktur. Bir ağaç seçimini bizim gibi yapmaz. İnsan ise hangi yola gideceğine, hangi sözün peşinden yürüyeceğine, kazancını nasıl elde edeceğine karar verir. İşte tam bu noktada hesap verme bilinci devreye girer.

Rabbimizin bizden ne istediğini bilmeye çalışırken başka seslerle de karşılaşırız. Biri sabrı öğütler, diğeri hemen elde etmeyi. Biri helal kazancı hatırlatır, diğeri ‘Herkes böyle yapıyor’ der. Biri emeği ve beklemeyi anlatır, diğeri borçlanarak hemen sahip olmayı cazip gösterir. İnsanın önünde farklı çağrılar vardır. Hangisine kulak vereceğiz?

Ev sahibi olmak isteyebiliriz. Araba almak isteyebiliriz. Bir iş kurmak, işimizi büyütmek isteyebiliriz. Fakat isteğin meşru olması, ona ulaşmak için başvurulan her yöntemin de doğru olduğu anlamına gelmez. Faizli bir borçlanma önümüze kolay yol gibi konulduğunda yalnızca aylık taksidi düşünmek yeterli midir? Manevi sorumluluğumuzu da hesaba katmak gerekmez mi?

İnsanın hemen elde etme arzusu tam da burada sınanır. Yıllarca çalışmak, biriktirmek, beklemek zor gelebilir. Kredi kullanıp bugün sahip olmak ise daha yakın görünür. Fakat bir şeyin kolaylaşması, onu ahlaki bakımdan kendiliğinden doğru yapmaz. Seçimimizi yalnızca hız ve rahatlık belirlememeli.

Helal kazanç meselesi yalnızca ‘Ne kadar kazandım?’ sorusuyla bitmez. ‘Nasıl kazandım?’, ‘Neye ortak oldum?’, ‘Kazancımın içinde hangi ilişkiler var?’ sorularını da düşünmek gerekir. Çünkü para kazanma yolları toplumun başka alanlarına dokunur. Kendi çıkarımıza odaklandığımızda, başkalarına ve gelecekteki nesillere etkisini görmezden gelme tehlikesi vardır.

Borsa, hisse ortaklığı, altın ticareti, sigorta ve benzeri konularda pek çok farklı değerlendirme duyuyoruz. Bir şirketin üretiminin helal olması, ortaklık yapısının ve finansman ilişkilerinin hiç incelenmeyeceği anlamına gelmez. Öte yandan karmaşık ticari işlemler hakkında tek cümleyle herkesi bağlayan sonuçlara varmak da dikkat ister. Temel hassasiyet şudur: Kazancın kaynağını, yapılan işlemi ve doğurduğu sorumluluğu araştırmadan yalnızca kârına bakmamalıyız.

Bir şirketin ortağı olmakla yalnızca fiyat hareketinden kazanç elde etmeye çalışmak aynı amaç değildir. Bir malı korumak için almakla sürekli alıp satarak kazanç peşinde koşmak da aynı niyet değildir. Niyet tek başına bütün hükmü belirlemese de insanın neyin peşinde olduğunu açığa çıkarır. ‘Ben bunu neden yapıyorum?’ sorusu bu yüzden önemlidir.

Burada bir başka tehlike var: Bir konuda bize uyarı yapıldığında, uyarıyı düşünmek yerine söyleyen kişiyi sorgulayıp geçmek. ‘Sen hangi okuldan mezunsun?’, ‘Sen kim oluyorsun?’, ‘Bu zamanda bunlar olur mu?’ gibi cevaplarla meselenin özünü kaçırabiliriz. Elbette bilgiyi, delili ve ehliyeti araştırmak gerekir. Fakat bir düşüncenin doğruluğu yalnızca onu söyleyen kişinin unvanıyla değerlendirilmez.

Kur’an’ın mesajını kendi çıkarlarımıza uydurmak istemek de büyük bir sınavdır. Yûnus suresinde, ayetler okunduğunda başka bir Kur’an getirilmesini ya da onun değiştirilmesini isteyenlerin tavrına değinilir. Verilen cevap açıktır: Vahyi kişinin arzusuna göre değiştirmesi söz konusu değildir. Bu uyarı bize de seslenir. Biz mi hayatımızı Allah’ın bildirdiğine göre düzenleyeceğiz, yoksa Allah’ın bildirdiğini hayatımıza uygun hâle getirmeye mi çalışacağız?

İnsanın menfaatiyle inancı karşı karşıya geldiğinde gerçek tercihi ortaya çıkar. Herkesin yaptığı bir işlem yanlış da olabilir. Kalabalıkların onayı hakikatin ölçüsü değildir. Bir söz, bizi maddi bakımdan zorlayabilir. Bir tercih, beklemeyi ve fedakârlığı gerektirebilir. Fakat yalnızca zahmetli olduğu için doğru bildiğimiz şeyden vazgeçersek neye bağlanmış oluruz?

Şimdi ahireti düşünelim. İnsan yalnızca kendi evinin, arabasının, biriktirdiği paranın hesabını mı verecek? Bunları elde ederken yaptığı tercihlerin de hesabı olmayacak mı? Bir işin sonraki insanlara zarar verebileceğini bile bile o işe katkıda bulunmak üzerinde durulması gereken ağır bir sorumluluktur. Küçük gördüğümüz tercihler bile karakterimizi ve toplumdaki gidişatı etkiler.

Bir insan yanlış bir yolda ilerlediğini fark ettiğinde ne yapmalı? Önce onu yanlış olarak kabul etmeli. Bahane üretmeden Rabbine dönmeli. Tövbe etmeli. Sonra da mümkün olduğu ölçüde davranışını değiştirmeli. Sadece ‘Keşke yapmasaydım’ demekle yetinmeyip kendisine yeni bir yön seçmeli.

Bazen bu dönüş kolay olmaz. İnsan geçmişteki işini, gelir düzenini, alışkanlıklarını sorgulamak zorunda kalır. Yıllarca çalıştığı bir alandan uzaklaşmayı düşünmek ağır gelebilir. Geçim korkusu, aile sorumlulukları, çevrenin sözleri onun kararını zorlaştırır. Yine de doğru bildiğini yaşayabilmek için sabır ve emek gerekir.

Faizli finans düzeni içinde çalıştıktan sonra bu konuda vicdani bir dönüş yaşayan, işini bırakarak farklı ve faizsiz çalışma yolları arayan insanlar vardır. Böyle bir kararın ardından maddi sıkıntılar yaşanabilir. Ama asıl mesele, hayatın her anında hemen rahatlamak değil; insanın yönünü doğru gördüğü tarafa çevirmesidir. Bir zorluk yaşamamız, yanlış yaptığımızı; bir kolaylık görmemiz de her tercihin mutlaka doğru olduğunu tek başına kanıtlamaz.

Başlangıçtaki soruya yeniden dönelim. Biz neden acele ediyoruz? Neyi elde etmeye çalışıyoruz? Rahatlığı, parayı, eşyayı ve itibarı mı? Yoksa Rabbimize karşı sorumluluğumuzu yerine getirebilmeyi mi? Bir başkasının derdini dert edinmekle kendi arzularımızın peşinde koşmak arasında hangi tercihi yapıyoruz?

Hayatımızda bizi meşgul eden bir şey mutlaka olacak. Ama neyle meşgul olduğumuz önemlidir. Kırgınlıkları büyütmekle mi? Dedikoduyla mı? Yalnızca daha fazla biriktirmekle mi? Yoksa muhtaç birinin ihtiyacını karşılamakla, helal bir iş kurmakla, hakkı anlamak ve anlatmakla mı?

Bugün küçük ama gerçek bir başlangıç yapılabilir. Yakınımızdaki bir ihtiyacı fark edebiliriz. Haramdan sakınmak için bir işlemimizi yeniden inceleyebiliriz. Bir ayetin anlamını daha dikkatle öğrenebiliriz. Kendimize uzun zamandır sormadığımız bir soruyu sorabiliriz: Benim hayatımın yönünü kim belirliyor?

Unutmayalım: İnsana tanınan zaman sınırsız değil. Şimdi sahip olduğumuz imkânlar, şimdi yaptığımız tercihler ve şimdi karşımıza çıkan ihtiyaçlar birer sorumluluk. Sıkıntı anında Rabbimize yöneldiğimiz gibi ferahlık anında da O’nu hatırlayabilir miyiz? Kendi derdimizden çıkıp bir başkasının derdine ortak olabilir miyiz? Menfaatimizle hakikat karşılaştığında hakkın yanında durabilir miyiz?

Sonunda geriye şu kalır: Neyi istedik, neyin peşinden gittik ve hangi yolu seçtik? Hayrı yalnızca kendimiz için istemekle yetinmeyelim. Başkasına fayda olmanın, helal olanı aramanın, Kur’an’ın uyarılarını ciddiye almanın sorumluluğunu taşıyalım. Çünkü önemli olan yalnızca bir şeye kavuşmak değil; ona hangi yoldan kavuştuğumuz ve hayatımızı ne uğruna yaşadığımızdır.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir