Hatalarımız, Niyetimiz ve Sorumluluğumuz: İman Hayata Nasıl Yansır?
8 Mart 2024
Bir insanı değerlendirirken ilk neye bakıyoruz? Yaptığı bir hataya mı, yoksa hayatının hangi yöne doğru gittiğine mi? Bir kez tökezleyen birine hemen sırtımızı mı dönüyoruz? Yoksa onun da bizim gibi ihtiyaçları, zaafları ve sınavları olduğunu hatırlıyor muyuz? İnsanları anlamaya çalışmadan hüküm vermek kolay. Zor olan, yanlışı yanlış olarak görürken insanın değişebileceğine de inanmak.
Hepimizin bir nefsi var. Hepimizin istekleri var. Kimi zaman paraya ihtiyaç duyarız. Kimi zaman ailemizin huzurunu, çocuklarımızın iyiliğini, işimizin yolunda gitmesini isteriz. Hayatın sıkıntıları karşısında ne kadar aciz olduğumuzu fark ederiz. Bu ihtiyaçlar bizi insan olmaktan çıkarmaz. Ama ihtiyaçlarımızın bizi nereye sürüklediğini düşünmemiz gerekir. Çünkü doğru bir hedefe yönelmiş olmak, yol boyunca hiç hata yapmayacağımız anlamına gelmez.
Enfâl suresinin son bölümünde insanın bu hâlini düşündüren ayetler var. Bedir sonrasında alınan esirler ve fidye meselesi üzerinden, dünyalık bir kazanca yönelmenin doğurduğu sorumluluk hatırlatılır. Altmış sekizinci ayette, Allah tarafından önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı alınan fidyeden dolayı ağır bir karşılıkla karşılaşılacağı bildirilir. Bir sonraki ayette ganimetten helal ve temiz olarak yararlanılması, bununla birlikte Allah’a karşı gelmekten sakınılması istenir.
Burada iki gerçeği birlikte düşünmeliyiz. Bir yanda insanın dünyalık isteği var. Diğer yanda Allah’ın hükmü, uyarısı ve bağışlaması var. Sadece uyarıyı görüp merhameti unutursak ümitsizliğe sürüklenebiliriz. Sadece bağışlanmayı görüp sorumluluğu unutursak bu kez yanlışımızı küçümsemeye başlayabiliriz. Kur’an bize her ikisini birlikte düşünmeyi öğretiyor: Hatanın ciddiyeti ve dönüş kapısının açık olması.
Bedir’e katılan insanların da ihtiyaçları, geçim kaygıları ve insana özgü zaafları vardı. Peygamberin yanında bulunmak, kişinin bütün arzularının bir anda yok olması demek değildi. Bunu anlamadan insanları değerlendirirsek, kendi hayatımızı da yanlış okuyabiliriz. Rahat bir koltukta otururken maddi sıkıntı yaşayan birine kesin hükümler vermek kolaydır. Ama onun yaşadığı korkuyu, açlığı, borcu, ailesine karşı sorumluluğunu gerçekten biliyor muyuz?
Bir insanın ihtiyaçlarını anlamak için bazen kendi rahatımızı ölçü almaktan vazgeçmemiz gerekir. Tokken aç olmanın ne demek olduğunu, işimiz yolundayken işsiz kalmanın ağırlığını, ailemiz sağlıklıyken hasta çocuğu için endişelenen bir anne babanın hâlini bütünüyle bilemeyebiliriz. Bu yüzden başkasının bir davranışını değerlendirirken hem gerçeğe hem merhamete ihtiyaç duyarız. Yanlışın adını doğru koyarken insanın içinde bulunduğu şartları da görmeye çalışırız.
Bir insanın hatasını mazur göstermek başka, içinde bulunduğu şartları anlamaya çalışmak başkadır. Yanlışı onaylamak zorunda değiliz. Fakat bir yanlışı gördüğümüzde insanı bütünüyle değersiz ilan etmek zorunda da değiliz. Bazen biz, kendi hayatımızda küçük bir sıkıntıyla karşılaşınca bile sabrımızı kaybediyoruz. Buna rağmen başkasının çok daha ağır bir sınavdan hiçbir yanlış yapmadan çıkmasını bekleyebiliyoruz.
Uhud’da okçuların yerlerini terk etmesiyle yaşananlar da bu konuda düşündürücüdür. Bir emre uymamanın ağır sonuçları olabilir. Fakat insanı yanlışından dolayı bütünüyle dışlamakla ona doğruyu yeniden göstermek arasında büyük fark vardır. Peygamberimizin insanlara karşı yumuşak ve merhametli yaklaşımı, hatanın üstünü örtmek değil, insanı doğruya çağırırken onu ezmemek bakımından önemlidir.
Bir yanlışın sonuçları ağır olduğunda, o yanlıştan ders çıkarmak daha da önemli olur. Ama bunun yolu kişiyi sonsuza kadar aynı yanlışla tanımlamak değildir. Hata yapan kişi sorumluluğunu kabul edebilmeli, doğruyu yeniden seçebilmeli, gerekiyorsa yaptığı zararı telafi etmeye çalışmalıdır. Çevresindeki insanlar da onu sadece aşağılamak yerine doğruya çağırabilir. Bağışlamanın değerini, yalnızca kendimiz bağışlanmak istediğimizde değil, bir başkasının dönüşüne tanıklık ettiğimizde de hatırlamalıyız.
Biz günlük hayatta ne yapıyoruz? Biri yanlış bir söz söylediğinde, verdiği sözü tutamadığında veya bir konuda tökezlediğinde hemen onun üzerine mi gidiyoruz? Devlet dairesinde, sokakta, işyerinde, evde birbirimize nasıl konuşuyoruz? Bir insanın hatasını düzeltmesine yardım etmek yerine ona bir tekme daha vurduğumuz olmuyor mu? Merhamet ihtiyacını en çok kendimiz için hissedip başkasına gelince unutabiliyoruz.
Yine de her davranışı aynı kefeye koyamayız. Bilerek ve ısrarla haksızlık yapmakla doğru bir yolda yürümeye çalışırken hata yapmak arasında fark vardır. Bu fark, yanlışın yanlışlığını değiştirmez. Ama insana nasıl yaklaşacağımızı etkiler. Birini değerlendirirken onun kalbini bildiğimizi iddia edemeyiz. Yalnızca gördüğümüz davranış üzerinden konuşabilir, iyiliği teşvik edip haksızlıktan sakınmaya çalışabiliriz.
Enfâl suresinin yetmişinci ayeti, esirlerin kalplerindeki hayır ihtimaline dikkat çeker. Allah, kalplerinde bir hayır bilirse kendilerinden alınandan daha hayırlısını vereceğini ve onları bağışlayacağını bildirir. Dikkat edin: Burada dışarıdan bakıldığında düşman olarak görülen insanlara bile dönüş ihtimali kapatılmıyor. İnsanın bugünkü konumu, yarınki bütün tercihlerini kesin biçimde bildiğimiz anlamına gelmiyor.
Peki biz bunu kendi ilişkilerimizde hatırlıyor muyuz? Daha dün bize karşı çıkan birinin bugün doğruya yönelme ihtimalini kabul ediyor muyuz? Geçmişte hata yapmış bir insanı, ne yaparsa yapsın aynı kişi olarak görmeye devam mı ediyoruz? Bir insanın değişmesi mümkünse, bizim onun hakkında verdiğimiz kesin hükmü de yeniden düşünmemiz gerekmez mi?
Öte yandan değişim ihtimalini kabul etmek, tedbiri terk etmek anlamına gelmez. Yetmiş birinci ayet, esirlerin yeniden hainlik etmek istemeleri ihtimaline de değinir. Demek ki metin yalnızca iyi niyeti değil, hıyanet ihtimalini de gündeme getiriyor. İnsanlara karşı iyi olmakla her davranışı sorgusuz kabul etmek aynı şey değil. Hem merhametli hem dikkatli olabiliriz. Güvenin korunması için doğruluk, açıklık ve sorumluluk gerekir.
Allah kalplerin içindekini bilir; biz ise bir insanın iç dünyasını bütün ayrıntılarıyla bilemeyiz. Onun söylediği söze, verdiği sözü tutup tutmadığına ve ortaya koyduğu davranışlara bakabiliriz. Bu sınırlılığı kabul etmek bizi daha adil kılabilir. Birini kendimize sonsuza kadar düşman ilan etmek de, hiçbir tedbir almadan her sözünü doğru kabul etmek de bizi yanıltabilir. Kurulan güvenin korunması için samimiyet ve ihtiyatın birlikte düşünülmesi gerekir.
Birine Allah rızası için iyilik yaptığımızı düşünelim. O insanın nasıl karşılık vereceğini her zaman bilemeyiz. Bazen teşekkür eder, bazen beklediğimiz gibi davranmaz, bazen de bizi üzer. Başkasının kalbini kontrol etmek bizim görevimiz değil. Bizim sorumluluğumuz kendi niyetimizi, kullandığımız yöntemi ve yaptığımız işin doğruluğunu gözetmektir. Karşılık görmediğimiz her iyiliği boşa gitmiş saymak zorunda değiliz.
Fakat burada da kendimize karşı dürüst olalım. Gerçekten Allah’ın rızasını mı arıyoruz? Yoksa yaptığımız iyiliğin karşılığında insanların bize borçlu hissetmesini mi istiyoruz? Yardım ettiğimiz kişiye sürekli geçmişte verdiklerimizi hatırlatıyorsak, kendi niyetimizi yeniden sorgulamamız gerekebilir. İyiliğin gösterişe, yardımın baskıya, merhametin üstünlük iddiasına dönüşmesine izin vermeyelim.
Enfâl suresinin yetmiş ikinci ayetinde iman eden, hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda çaba gösteren insanlar ile onlara kucak açıp yardım edenlerden söz edilir. Burada muhacirlerle ensarın birbirine destek olması anlatılır. İnsanların yalnızca kendi rahatını düşünmediği, başkasının yükünü paylaşmayı da sorumluluk saydığı bir dayanışma örneği karşımıza çıkar.
Hicret etmek kolay bir kelime değil. İnsan bazen alıştığı yeri, işini, çevresini, güven duygusunu geride bırakmak zorunda kalır. Onu karşılayanların görevi de yalnızca uzaktan iyi dilek söylemekle bitmez. Barınma, geçim, güven ve yeni bir hayat kurma gibi gerçek ihtiyaçlar vardır. Yardım etmek, bu ihtiyaçları görmeyi ve imkânlar ölçüsünde sorumluluk almayı gerektirir.
Aynı ayette yardım etme yükümlülüğü anılırken mevcut anlaşmalara saygı gösterilmesi gerektiği de belirtilir. Bu ayrıntı çok kıymetli. İyi bir amaca yönelirken verilen sözleri ve kurulmuş ilişkileri yok sayamayız. Merhamet, düşüncesizlik değildir. Dayanışma, başkalarının haklarını görmezden gelmek değildir. Birlikte yaşamanın kuralları, güveni ve adaleti de korunmalıdır.
Bugün başka insanların acılarına baktığımızda ne hissediyoruz? Gazze’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da ve dünyanın başka yerlerinde sıkıntı yaşayan insanlar aklımıza geldiğinde yalnızca üzülmekle mi kalıyoruz? Elbette herkesin imkânı aynı değil. Fakat bizim elimizde hangi bilgi, hangi beceri, hangi maddi veya manevi imkân var? İmkânımızın sınırını bilmekle hiçbir sorumluluğumuz yokmuş gibi davranmak birbirinden farklıdır.
Dayanışmayı yalnızca uzak ülkeler üzerinden düşünmeyelim. Kendi mahallemizde, akrabalarımız arasında, işyerimizde de yardıma ihtiyaç duyan insanlar olabilir. Bazen onların ihtiyacını fark etmediğimiz için hiçbir şey yapmıyoruz. Bazen de yardımın yalnızca büyük bir para vermek olduğunu düşünüyoruz. Oysa birinin bir işi öğrenmesine yardım etmek, sahip olduğu beceriyi geliştirmesine destek olmak veya ona faydalı bir imkânı göstermek de kalıcı bir katkı sağlayabilir.
Birinin elinde para vardır, onunla destek olur. Birinin elinde bilgi vardır, öğretir. Bir öğretmen, imkânı ölçüsünde bir çocuğun öğrenmesine yardımcı olabilir. Bir zanaatkâr kendi mesleğiyle bir ihtiyacı karşılayabilir. Bir işletme sahibi, yaptığı işte insanlara fayda sağlayacak yollar arayabilir. Yardım yalnızca tek bir biçimden ibaret değildir. İnsan sahip olduğu nimetin ne kadarını başkalarıyla paylaşabildiğine de bakmalıdır.
Fakat yardımın kalıcı fayda üretmesi için düşünmek gerekir. İhtiyaç duyan birine yardım ederken onun gerçek ihtiyacını, içinde bulunduğu şartları ve mevcut düzenin imkânlarını bilmeliyiz. Bir topluma destek olurken eğitim, çalışma, barınma, güvenlik ve hukuk gibi konuları birlikte değerlendirmeliyiz. Plansız bir iyilik girişimi istenmeyen sorunlara yol açabilir. Bu yüzden iyi niyet kadar istişare ve sağlam bir düzen de önemlidir.
Biz bazen bir konuda hemen karar vermek istiyoruz. Bir söz duyuyoruz, duygulanıyoruz ve sonuçlarını düşünmeden harekete geçiyoruz. Oysa insan aklını kullanmakla da sorumludur. Bir kararın kimi etkileyeceğini, hangi imkânların bulunduğunu, nelere dikkat edilmesi gerektiğini araştırmak; tecrübeli insanlarla konuşmak; ardından karar vermek daha sağlıklı olabilir. Düşünmek, merhameti azaltmaz. Onu daha faydalı hâle getirebilir.
Peygamberimizin ashabıyla istişare etmesi de üzerinde durulacak bir örnektir. İstişare etmek, herkesin söylediğini sorgusuz uygulamak demek değildir. Fakat farklı görüşleri dinlemeyi, sonuçlarını değerlendirmeyi ve ortak sorumluluğu ciddiye almayı gerektirir. Bir topluluğun sağlıklı karar verebilmesi için güven, bilgi ve düzen birlikte bulunmalıdır.
Yetmiş üçüncü ayette, inkâr edenlerin de birbirleriyle dayanışma içinde olabildiği ve müminlerin üzerlerine düşeni yapmaması hâlinde yeryüzünde fitne ve büyük bir bozulmanın ortaya çıkabileceği bildirilir. Bu ayet, sorumluluğun yalnızca bireysel bir duygu olmadığını düşündürür. İnsanlar kendi aralarında güveni, yardımlaşmayı ve adaleti kuramadıklarında bundan daha geniş çevreler etkilenebilir.
Yine de yaşadığımız her olay için tek bir ayeti gösterip kesin bir sebep-sonuç hükmü vermek doğru değildir. Dünya karmaşık bir yer. Sorunların tarihî, toplumsal ve ekonomik birçok yönü olabilir. Kur’an’ı okurken onun çağrısını ciddiye almalı, fakat kendi yorumumuzu Allah’ın kesin hükmüymüş gibi sunmamalıyız. Öğrenmeye açık kalmak da ilmin bir gereğidir.
Ayetleri anlamaya çalışırken öncesine ve sonrasına bakmak bu yüzden önemlidir. Bir ayette uyarı, bir sonrakinde bağışlanma; birinde dayanışma, diğerinde anlaşmaların korunması; birinde toplumsal sorumluluk, diğerinde aile hakları anlatılır. Sadece işimize gelen ifadeyi alıp diğerlerini görmezsek dengeyi kaybedebiliriz. Kur’an’ı daha iyi anlamak, daha dikkatli okumayı da gerektirir.
Yetmiş dördüncü ayet, iman edip hicret edenlerle onları barındırıp yardım edenlerden gerçek müminler olarak söz eder ve onlar için bağışlanma ile güzel bir rızık bulunduğunu bildirir. İman, burada yalnızca ağızdan çıkan söz değildir. Bir davranış, fedakârlık ve dayanışma olarak görünür. İnsanların yükünü paylaşmak, ihtiyacı olanın yanında durmak, güvenilir olmak hayatın içine taşınan bir inançtır.
Yetmiş beşinci ayette ise daha sonra iman edip hicret eden ve birlikte çaba gösterenlerin de aynı topluluğun parçası olduğuna değinilir. Bununla birlikte akrabaların miras konusunda birbirlerine önceliği hatırlatılır. Bu ayeti bütün insan ilişkilerini tek başına düzenleyen genel bir slogan gibi kullanmamalıyız. Mirasla ilgili özel bir hükmün, toplumsal dayanışmayla birlikte zikredilmesi bize hakların ve sorumlulukların farklı alanları olduğunu gösterir.
İşte denge burada karşımıza çıkar. İnsan başkasına yardım ederken ailesinin hakkını unutamaz. Ailesini gözetirken de bütün dünyaya sırt çevirmek zorunda değildir. Bir konuda merhametli olmak, başka bir konuda adaletten vazgeçmeyi gerektirmez. Hangi hak nerede başlıyor, hangi sorumluluk neyi kapsıyor, bunu öğrenmeye çalışmalıyız.
Ama ilim yalnızca dinî kavramları ezberlemek değildir. Bir meslek sahibi olmak için de bilgiye ve emeğe ihtiyaç vardır. Demirin, çeliğin, ahşabın veya bir başka malzemenin özelliklerini bilmeden ondan sağlam bir ürün çıkarmak kolay değildir. Bir insan yıllarca eğitim alır, tecrübe kazanır, deneme yapar, hata yapar ve öğrenir. Ortaya çıkan ürünün arkasında görünmeyen bir emek vardır.
Bir mesleği öğrenen insan, başta bilmediği pek çok şeyi zamanla kavrar. Sabırla tekrar eder, bazen yanlış malzeme seçer, bazen ölçüde hata yapar ve bunların sonuçlarını görür. Sonra daha iyi bir iş ortaya koyar. Kendimizi geliştirmek de böyle bir emek isteyebilir. İlim sahibi olmak, bütün sorulara hazır cevap vermek değildir; bilmediği şeyin farkında olmak ve öğrenmek için çalışmaktır. Başkasına faydalı olmak isteyen kişi, önce yaptığı işi hakkıyla öğrenmeye de önem vermelidir.
Hayatımızdaki seçimler de böyledir. Bugün vaktimizi neye ayıracağız? Bütün günü boşa mı geçireceğiz, yoksa kendimize ve başkalarına fayda sağlayacak bir iş için çaba mı göstereceğiz? Bir dil mi öğreneceğiz, mesleğimizi mi geliştireceğiz, sahip olduğumuz bilgiyi mi paylaşacağız? Seçim yapabilmek, sonuçları hiç düşünmeden yaşayabileceğimiz anlamına gelmez.
İnsanın iradesi üzerinde düşünmek, kendi sorumluluğuna dönmesine yardımcı olur. Hz. Musa ve Firavun kıssasında da hakikate verilen farklı karşılıkları görürüz. Her ayrıntının neden öyle gerçekleştiğini bütünüyle bildiğimizi iddia etmeden, insanın yaptığı tercihler üzerinde durabiliriz. Kendimizi ‘Benim elimden bir şey gelmez’ diyerek tamamen etkisiz ilan etmek de ‘Her şeyi ben kontrol ederim’ diyerek kibirlenmek de doğru bir yol değildir.
Bazen yanlış bir seçim yaparız. Öfkeleniriz, kalp kırarız, sözümüzü tutamayız. Bunun ardından kendimizi bütünüyle bitmiş bir insan gibi görmemeliyiz. Ama ‘Herkes hata yapıyor’ diyerek de yanlışı sürdürmemeliyiz. Hatanın farkına varmak, ondan dönmek, gerektiğinde özür dilemek ve imkân varsa verdiğimiz zararı gidermeye çalışmak samimi bir dönüşün parçasıdır.
Tövbe yalnızca geçmişe dönük bir pişmanlık olarak kalmamalıdır. İnsan aynı yanlışın karşısına yeniden çıktığında ne yapacağını da düşünmelidir. Öfkeli olduğu bir anda dilini tutmak, menfaat elde etmek için yalan söylememek, başkasının hakkını korumak, yaptığı haksızlığı kabul etmek… Bunlar sözle ifade ettiğimiz niyetin günlük hayattaki karşılığı olabilir. Elbette herkes yeniden zorlanabilir. Önemli olan zorluğu bahane edip doğruya yönelme çabasını bırakmamaktır.
Kur’an’da Allah’ın bağışlayıcılığı ve merhameti pek çok defa hatırlatılır. Gafûr ve Rahîm isimleri, kulun ümidini kaybetmemesi gerektiğini düşündürür. Bu ümit bizi sorumluluktan uzaklaştırmamalı. Tam tersine, yeniden iyiliğe yönelmek için cesaretlendirmeli. Bir gün yanlış davranmış olmamız, ertesi gün bir iyilik yapamayacağımız anlamına gelmez. Fakat yeni iyiliklerimizi geçmişteki haksızlıkları görmezden gelmek için de kullanamayız.
İyilik ve kötülükleri bir terazinin iki kefesi gibi düşünmek, kendi davranışlarımızı değerlendirmek için anlaşılır bir benzetmedir. Söylediğimiz sözler, yaptığımız işler, başkalarının hayatında bıraktığımız izler… Bütün bunlar önemsiz değil. Kur’an, insanın küçücük bir iyiliği de küçücük bir kötülüğü de göreceğini hatırlatır. Bu nedenle ‘Benim yaptığımın ne önemi var?’ diye düşünmeden küçük iyilikleri de ciddiye alabiliriz.
Birine güzel bir söz söylemek, sıkıntı yaşayan birini dinlemek, elimizdekini paylaşmak, bir ihtiyacı karşılamak… Bunlar her zaman büyük maddi imkânlar istemez. Bazen gösterdiğimiz özen bile karşımızdaki insan için anlamlıdır. İnsan yalnızca yaptığı yanlışların peşinde dolaşarak değil, iyilik yapma imkânlarını fark ederek de kendisini değiştirebilir.
Şimdi soruyu biraz daha derinleştirelim: Yalnızca yaptıklarımızdan mı sorumluyuz, yoksa gücümüz yettiği hâlde yapmadıklarımızı da düşünmeli miyiz? Yakınımızda yardıma ihtiyacı olan bir insan varken onu hiç görmemiş gibi davranmak bizi rahatsız ediyor mu? Sahip olduğumuz bilgi yalnızca bize mi yarıyor? Bildiğimizi başkasına öğretmek için hiç çaba gösteriyor muyuz?
Her ihtiyacı tek başımıza karşılayamayız. Her aç insanı doyuramayız. Her sıkıntıyı çözemeyiz. Fakat bu sınırlılık, elimizden gelen hiçbir şeyi yapmamak için gerekçe olmamalı. İnfak, sahip olduğumuz imkânı doğru yerde kullanmayı hatırlatır. Kimi malından verir, kimi zamanından, kimi bilgisinden. Önemli olan, nimeti yalnızca kendi rahatımızın bir aracı olarak görmemektir.
Aynı zamanda iyilik yaparken kibirlenmemeliyiz. Yardım ettiğimiz insanı küçük görmek, öğrenciye öğrettiğimiz bilgiyi ona karşı bir üstünlük aracına dönüştürmek, verdiğimiz şeyi sürekli başa kakmak iyiliğin ruhunu zedeler. Biz de başkalarının yardımına ihtiyaç duyabiliriz. Bugün el uzatan yarın el uzatılmasını bekleyebilir. İnsan olmanın gerçeği budur: Hepimiz birbirimize ve Allah’ın rahmetine muhtacız.
Sonunda kendimize hangi soruyu soracağız? Benim yönüm nereye dönük? Allah’ın rızasını aradığımı söylediğim hâlde hayatımda hangi yanlışı normal görüyorum? Hangi iyiliği sürekli erteliyorum? Öğrendiğim bir ayeti, verdiğim bir sözü, sahip olduğum bir bilgiyi bugün hangi davranışımla hayata geçirebilirim?
Daha doğru bir insan olmaya çalışmak, hiç hata yapmamış görünmek değildir. Hatasını kabul edebilmektir. Merhametli olmak, adaleti bırakmak değildir. Başkasının hakkını korurken onun değişme imkânını da unutmamaktır. İmanımızı yalnızca sözlerimizde değil, kararlarımızda, işimizde, ailemizde ve insanlarla ilişkilerimizde taşımaktır.
Rabbimiz, bize hatalarımızı görebilecek bir basiret ver. Bizi kibirden, haksızlıktan ve merhametsizlikten koru. Yanlışımızı fark ettiğimizde dönmeyi, hakkını çiğnediğimiz insanlarla helalleşmeyi, sahip olduğumuz nimetleri faydalı işlerde kullanmayı kolaylaştır. Bize bilgiyle birlikte güzel amel, imkânla birlikte sorumluluk, güçle birlikte adalet nasip et. Kalbimizi iyiliğe yönelt; bizi doğru yolda sebat eden kullarından eyle. Âmin.
