Huzuru Bulmak İçin Önce Neyi Değiştirmeliyiz?
26 Şubat 2024
Bir insanın evi olabilir, arabası olabilir, işi, ailesi, kazancı olabilir. Peki bütün bunlara rağmen neden huzursuz olur? Sabah kalktığında neden içi sıkılır? Gece yatağa girdiğinde neden zihni bir türlü susmaz? Hayatta bunca şey için emek veriyoruz. Yıllarca çalışıyoruz. Bir şeyleri elde etmek için bedel ödüyoruz. Sonra dönüp bakıyoruz: İstediğimiz pek çok şey elimizde, ama huzurumuz yok. Asıl ihtiyacımızın ne olduğunu düşünmenin zamanı gelmedi mi?
Fâtiha suresini okurken Rabbimizden kendilerine nimet verdiklerinin yoluna iletmesini istiyoruz. Nimet deyince çoğu zaman para, ev, araba, eş, çocuk ve sahip olduğumuz başka imkânlar aklımıza geliyor. Bunların hepsi kıymetli olabilir. Fakat nimeti yalnız maddi şeylere indirgersek bir şeyi gözden kaçırırız. Huzursuz olduğumuzda yediğimiz yemekten, içtiğimiz sudan, en sevdiğimiz insanlarla geçirdiğimiz zamandan bile gerektiği kadar sevinç duyamıyoruz. Huzur, sahip olduklarımızı nasıl yaşadığımızla ilgili çok önemli bir nimet olarak karşımıza çıkıyor.
Enfâl suresinin 53. ayetinde, bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceği ifade edilir. Ayetin sonunda Allah’ın hakkıyla işiten ve bilen olduğu hatırlatılır. Burada yalnız bir toplumdan söz edildiğinde sorumluluğu uzaklarda aramayalım. Toplum dediğimiz şey kimlerden oluşuyor? Annelerden, babalardan, çocuklardan, kardeşlerden, akrabalardan, komşulardan. Yani bizlerden. Bireyin davranışı aileye, ailelerin davranışı da topluma yansıyor.
Değişimden söz ederken hemen ‘Herkes değişsin de ben değişeyim’ demek kolaydır. Fakat sınavda bütün sınıf çalışmıyor diye çalışkan bir öğrenci kitabını kapatır mı? Başarılı olmak isteyen öğrenci kendi sorumluluğunu üstlenir. Başkasının çalışmaması onun çalışmasına engel değildir. Biz de neden çevremizdeki herkesin bir anda değişmesini bekleyelim? Önce kendimizde neyi düzeltmemiz gerektiğini görmeliyiz. Benim sınavım benim. Başkasının sınavını bahane ederek kendi sorumluluğumdan kaçamam.
Peki insan kendisini nasıl değiştirecek? Hangi davranış doğru, hangisi yanlış? Neye dayanarak karar verecek? Kur’an’ı okuyup anlamaya çalışmak işte burada önem kazanıyor. Bilmediğimiz şeyde net davranamayız. Bir seçimin doğru olup olmadığını sürekli sorgularsak şüphe büyür. Şüphe büyüdükçe belirsizlik artar. Belirsizlik de zihnimizi yorar. İş mi değiştirseydim, bu evi mi alsaydım, başka biriyle mi evlenseydim? Sürekli ‘keşke’ diyerek yaşamak, bugünün kıymetini unutturabilir.
Elbette her kararın bütün sonuçlarını önceden bilemeyiz. Net olmak, geleceği kesinlikle bildiğimizi sanmak değildir. Sorunların hiç bitmeyeceğini de biliriz. Buradaki netlik; kendi değerimizi, sınırlarımızı ve hangi davranıştan uzak durmamız gerektiğini anlayabilmektir. Bir şeyin yanlış olduğuna kanaat getirdiysek sırf para kazanacağız diye o yanlışa yönelmemektir. Gerektiğinde hayır diyebilmektir. Vazgeçebilmek bazen sahip olmaktan daha büyük bir güçtür.
İnsan bazı nimetleri hayatının merkezine öyle yerleştirir ki onlarsız yaşayamayacağına inanır. ‘Bu iş olmazsa biterim.’ ‘O insan olmazsa mutlu olamam.’ ‘Bu para gelmezse hiçbir şeyim kalmaz.’ Böyle düşündüğümüzde bir nimet, üzerinde düşünemediğimiz ve vazgeçemediğimiz bir bağımlılığa dönüşebilir. Sahip olmak başka, sahip olduğumuz şeyin bizi yönetmesine izin vermek başkadır. Burada kendimize dürüstçe bakmalıyız: Ben malı mı kullanıyorum, yoksa mal mı beni kullanıyor?
Bir yemeğe emek veriyoruz. Malzemeleri hazırlıyoruz, pişmesini bekliyoruz. Sonra yemek tutmayınca üzülüyoruz. Bazen yalnız bir kekin kabarmaması bile moralimizi bozuyor. Peki yirmi, otuz, kırk yıllık hayatımızı düşünelim. Evler, işler, ilişkiler, birikimler için ne kadar bedel ödedik? Bütün bunlardan sonra geriye yalnız pişmanlık ve huzursuzluk kalıyorsa, üzerinde düşünmemiz gereken bir şey var demektir. Belki sahip olduklarımızı değil, onlarla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmemiz gerekiyor.
Ayetin sonunda Allah’ın her şeyi işiten ve bilen oluşunun hatırlatılması da önemlidir. İnsan başkasına değişmiş gibi görünebilir. Güzel sözler söyleyebilir. İbadet ediyormuş, doğru davranıyormuş gibi gösterebilir. Fakat iç dünyasını bütünüyle gizlediğini sanmamalıdır. Allah işitir ve bilir. Bu yüzden gösteriş için değil, gerçekten değişmek için çaba göstermeliyiz. Kendi kendimizi kandırmamız, hayatımızda gördüğümüz yanlışların sonuçlarını ortadan kaldırmaz.
Enfâl suresinin devamında Firavun ailesi ve onlardan önceki topluluklar hatırlatılır. Ayetleri yalanlayan, zulmeden insanlardan söz edilir. Güç ve makam, kimseyi hakikatin üstüne çıkarmaz. Bir toplumun ileri gelenleri çok zengin olabilir. Bir insanın sözü çevresinde büyük etki oluşturabilir. Ama bunlar onun doğru davrandığının kanıtı değildir. Firavun örneğinde gördüğümüz uyarı, güçle birlikte gelen kibri de düşünmemiz içindir.
Bir topluluğun dinî bilgiye yaklaşımını da sorgulamak gerekir. Başkasının söylediğini araştırmadan kabul edersek neyin doğru olduğunu nasıl anlayacağız? Kur’an elimizdeyken onu anlamaya çalışmadan yalnız başkalarının sözlerine dayanmak bizi savunmasız bırakabilir. İnsan bir sözün gerçekten ayete dayanıp dayanmadığını araştırabilmeli. Helal ve haram konularında da başkalarının yorumunu ilahi hükmün kendisiymiş gibi sunmamalı. Kendi aklımızı kullanmak, bilmediğimizi öğrenmek için gayret etmek zorundayız.
Bozuk bir arabayla yola çıktığımızı düşünelim. Motor arızalı, frenlerde sorun var. Hedefimiz ne kadar güzel olursa olsun o arabayla sürekli yolda kalabiliriz. Yanlış bilgi ve yanlış alışkanlıklarla kurulan bir hayat da buna benzeyebilir. Önce kullandığımız ölçüyü gözden geçirmeliyiz. Bilgiyi yanlış yerden alıyorsak seçimlerimiz de yanlış olabilir. Sonra bu seçimleri sürdürerek daha fazla huzur aramak bizi aynı sorunlara döndürebilir.
Buradan başkalarını suçlamak için değil, kendimizi düzeltmek için sonuç çıkarmalıyız. Bir ilişkide sürekli benzer sıkıntılar yaşıyorsak bütün hatayı karşı tarafta aramak kolaydır. Çalıştığımız her iş yerinde aynı çatışmalar çıkıyorsa belki kendi davranışımızda da değişmesi gereken yönler vardır. Her olayda tek sorumlu biz değiliz. Haksızlığa uğramış olabiliriz. Fakat kendi payımızı incelemeden yalnız başkasını suçlamak çözümü geciktirir.
Haksızlık yaşadığımızda ne yapıyoruz? Bir insan paramızı alıp geri vermemiş olabilir. İş yerinde emeğimizi sömürmüş olabilir. Yakınımız bizi kırmış olabilir. Yıllarca bunu düşünüp gecelerimizi uykusuz geçirebiliriz. Haksızlığı unutamamak bazen olayın kendisinden sonra da bizi yormaya devam eder. Her gün aynı insanı, aynı kaybı, aynı kırgınlığı zihnimizde yeniden yaşatırız. Bu yükü taşımaya devam etmek zorunda mıyız?
Bir hakkı aramak meşrudur. Fakat hakkımızı ararken bütün huzurumuzu kaybetmek zorunda değiliz. Bazen sınır koymak, ilişkiyi kesmek, durumu Allah’a havale etmek ve hayatımıza devam etmek gerekir. Bu, her haksızlığa sessizce razı olmak anlamına gelmez. Bizim için asıl soru şudur: Hakkımı korumaya çalışırken kendi hayatımı tamamen bu çatışmaya mı teslim ediyorum? Yoksa mümkün olanı yapıp devam edebiliyor muyum?
Hz. Yakub’un sabrı ve Hz. Yusuf’un karşılaştığı zorluklar, sabır üzerine düşünürken hatırlayabileceğimiz örneklerdir. İnsan haksızlığa uğradığında sabrın gereğini kolayca anlayamaz. İçinden karşılık vermek geçebilir. Ama bazen sürekli öfkeyle yaşamak, zarar veren kişinin hayatımızı daha uzun süre yönetmesine izin vermek anlamına gelir. Vazgeçmek, öfkeyi bırakmak ve Allah’a yönelmek de güçlü bir irade gerektirir.
İş hayatında yaşanan bir örneği düşünelim. Borçları olan bir işletme sahibi ay sonundaki maaşları ve ödemeleri karşılamak için iş almaya mecbur hissedebilir. Müşteri iki haftada teslim ister. Oysa işin sağlıklı tamamlanması için dört ya da beş hafta gereklidir. İşletme sahibi paraya ihtiyacı olduğu için ‘Yaparız’ der. Avansı alır. Sonra yetiştirmek için gece gündüz uğraşır. İş daha başlangıçta yanlış bir söz üzerine kurulmuştur.
Ardından ne olur? Boyacıya baskı yapılır. Ustadan hız istenir. Çalışanların üzerine gidilir. Kaliteden ödün verilir. Ürün yetişmeyince müşteriye başka gerekçeler anlatılmaya başlanır. Bazen bir hata başka bir hatayı doğurur. İş yetişmediği gibi maliyet artar, ürün bozulur, müşteri öfkelenir. Çalışan yorulur, tedarikçiyle ilişki gerilir. Eve dönen insan da bütün bu gerginliği ailesine taşıyabilir.
Bir tek yanlış sözün nasıl büyüdüğünü görüyor muyuz? ‘İki haftada yaparım’ demek, işin gerçeğiyle örtüşmüyorsa yalnız teslim tarihini etkilemez. Güveni, kaliteyi, maliyetleri, çalışanların huzurunu ve aile hayatını da etkileyebilir. Bazen bir sorunu çözmek için önce onun kökündeki yanlış seçimi düzeltmek gerekir. Her seferinde daha çok çalışmak, yanlış planlamanın zararını telafi etmeye yetmeyebilir.
Çözüm, işin gerçeğini söyleyebilme cesaretidir. Müşteri iki hafta istiyorsa, ‘Bu işi kaliteli biçimde dört ya da beş haftada tamamlayabilirim’ diyebilmek gerekir. Müşteri bunu kabul etmeyebilir. Başka bir yere gidebilir. İşte vazgeçebilme gücü burada sınanır. Paraya ihtiyacımız var diye yapamayacağımız bir işi yapacakmış gibi sunarsak o an kazanıyor görünürüz. Sonra daha büyük bir bedel ödeyebiliriz.
İnsan bazen korkar: ‘Gerçeği söylersem hiç iş alamam.’ Ama sürekli gerçeği gizleyerek aldığımız işlerin bizi nereye götürdüğüne de bakmalıyız. Önemli olan müşteriyle baştan konuşmak, süreci doğru anlatmak, ödeme ve teslim şartlarını açıkça belirlemektir. Yapacağımız işi ölçülebilir biçimde tarif etmek, daha sonra yaşanacak tartışmaları azaltabilir. Yazılı anlaşma ve açık şartlar, yalnız satıcıyı değil müşteriyi de korur.
Bir ürünün kalitesi için gereken süreyi kısaltmaya çalışırsak görünüşte zaman kazanabiliriz. Örneğin boyanın kuruması ya da fırınlanması için belirli işlemler gerekiyorsa bunları aceleye getirmek sonradan kalite sorunlarına yol açabilir. İlk bakışta ürün tamamlanmış görünür. Fakat zamanla boya kabarabilir, yüzey bozulabilir. İşte hız ile doğru iş yapmanın her zaman aynı şey olmadığını burada anlarız. ‘Geç olsun, güç olmasın’ sözü bazen bu gerçeği hatırlatır.
İç dekorasyon yapan bir işletme de benzer sıkıntılar yaşayabilir. Kapısından parkesine, aydınlatmasından mobilyasına kadar pek çok işin bir araya gelmesi gerekir. Hepsi acilse, her müşteriye gerçekçi olmayan teslim tarihleri veriliyorsa sonunda işletme sahipleri geceleri uykusuz kalabilir. Tedarikçilerle tartışmalar yaşanır. Ürünler gecikir. Müşteri ödemeyi durdurabilir. Bir süre sonra insanlar sorunu yalnız dışarıdaki ustalarda aramaya başlar. Oysa başlangıçtaki planlamayı da gözden geçirmek gerekir.
Burada mizanı, ölçüyü ve dengeyi hatırlamalıyız. Ölçülerin belirsiz olduğu yerde huzursuzluk artabilir. Süre belli değilse, ödeme belli değilse, neyin teslim edileceği belli değilse insanlar farklı şeyler bekler. Belirsizlik zayıflığı besler. Bu yüzden verdiğimiz söz net olmalı. Yapabileceklerimiz ve yapamayacaklarımız açık olmalı. Biz kendi sınırımızı bilmezsek başkalarının beklentileri hayatımızı yönetmeye başlayabilir.
Netlik yalnız iş hayatına özgü değildir. Bir arkadaşımız bizi yanlış bir işe yönlendiriyorsa bunu reddedebilmeliyiz. Bir ilişkide sürekli bize zarar veren davranış varsa sınırımızı söyleyebilmeliyiz. Parayı çok istiyor olabiliriz; yine de her para kazanma yolunu kabul etmemeliyiz. Bir kişiyi çok seviyor olabiliriz; yine de ona karşı dürüst olmaktan vazgeçmemeliyiz. Netliğin özü, nefsimizin korktuğu kaybı göze alarak doğru bildiğimiz ölçüden kopmamaktır.
Bazen insana gücü veren şey sahip olduğu servet değil, ihtiyacı olmadığını söyleyebilmesidir. Çok zengin bir insan da kendi arzularına bağımlı olabilir. Az malı olan biri ise bir teklifi reddedecek kadar bağımsız davranabilir. Servet ile irade gücü aynı şey değildir. Bir insanın kolay kolay satın alınamayacak bir tavrı varsa bu onun kişiliğinin önemli bir parçasıdır. Burada zenginliği küçümsemiyoruz. Sadece paranın ölçüsünü insanın bütün değeriyle karıştırmıyoruz.
Kendi hayatımızda hangi şeye hayır diyemiyoruz? Çok ihtiyaç duyduğumuz bir işe mi? Bir ilişkiye mi? Başkalarının onayına mı? ‘Bu olmazsa ben mahvolurum’ dediğimiz hangi şey var? Bir süre sonra her yeni kararımızı bu korkuya göre veriyorsak kendi irademizi zayıflatabiliriz. Bazen Allah’a sığınıp içimizde büyüyen isteğe sınır koymak gerekir. Ne istediğimizi bilmek kadar, neyi reddedebileceğimizi bilmek de önemlidir.
Rabbimizden yardım istemek, bütün yükü tek başımıza taşıyamadığımızı kabul etmektir. İçimizdeki istek çok güçlüyse, bir insana veya paraya aşırı bağlanmışsak bunun farkına varmamız gerekir. Dua ederken yalnız ‘Bana istediğimi ver’ demek yerine ‘Beni bu bağımlılıktan, bu yanlıştan, bu düşünceden koru’ diyebiliriz. Çünkü bazen istediğimizi elde etmek değil, ona gereğinden fazla bağlanmamak bize huzur verebilir.
Hayatta bütün sonuçları önceden bilemeyiz. Yarın bir müşteri gelip gelmeyeceğini, ekonominin nasıl değişeceğini, planladığımız kazancın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini kesin olarak bilmiyoruz. O yüzden yalnız gelecek tahminine dayanarak taşımayacağımız yüklerin altına girmemeliyiz. ‘Nasıl olsa sonra para gelir’ diyerek borç büyütmek, belirsizliği daha da artırabilir. Elimizdeki imkâna bakıp ölçülü davranmak, gerektiğinde küçülmek ve yükümüzü hafifletmek daha sağlıklı olabilir.
Tevekkül burada anlam kazanıyor. Elimizden geleni yapıyoruz. Doğru sözü söylemeye çalışıyoruz. Ölçümüzü belirliyoruz. Sonra karşımıza çıkan sonucu Allah’a bırakıyoruz. Her şeyi kendi isteğimize göre zorlamak zorunda değiliz. İstediğimiz iş gerçekleşmeyebilir. Bir müşteri başka yere gidebilir. Bir ilişki sona erebilir. Biz yine de dürüst ve güvenilir kalma sorumluluğumuzu sürdürebiliriz. Tevekkül, tedbirsizlik değil; sebeplere sarıldıktan sonra sonucu zorla ele geçirmeye çalışmamaktır.
Çalıştığımız insanlarla karşılıklı hakkı gözetmek de bu netliğin parçasıdır. Bir müşteri baştan belirlenen şartları yerine getiriyorsa bizim de üzerimize düşeni yapmamız gerekir. Hata olduysa gizlemek yerine düzeltmeye çalışmalıyız. Net olmak kaba davranmak ya da insanları aşağılamak anlamına gelmez. Gerçek güven, sınırlarla birlikte sorumluluk da taşımaktır. Kendi hakkını savunan insan, başkasının hakkını da korumalıdır.
Şimdi yeniden başlangıçtaki soruya dönelim. Biz neden huzursuzuz? Her şeyimiz eksik olduğu için mi? Yoksa sahip olduklarımızı yanlış yere koyduğumuz, dürüst olmadığımız, gerçekçi sınırlar belirlemediğimiz ve nefsimizin isteklerini yönetemediğimiz için mi? Her sorunun tek nedeni bunlar olmayabilir. Ama kendi tercihlerimizin hayatımız üzerindeki etkisini görmezden gelmeyelim. Değişim bekliyorsak kendi davranışlarımızın da değişmesi gerekir.
Allah’ın işiten ve bilen olduğunu unutmayalım. Başkasına söylediğimiz söz kadar kendimize söylediğimiz söz de önemlidir. Görünüşte dürüst davranıp içimizden farklı bir hesap yapıyorsak önce bunu fark etmeliyiz. Ne kadar büyük işler yaptığımız değil, hangi ölçüyle yaptığımız da önemlidir. Para kazanırken yalan söylemeyelim. Güven kazanırken emanetleri çiğnemeyelim. Hakkımızı savunurken bütün hayatımızı öfkeye teslim etmeyelim.
Rabbimiz, bize hakkı hak olarak görmeyi ve ona yönelmeyi nasip et. Yanlışı yanlış olarak fark etmeyi, nefsimizin isteklerine teslim olmamayı öğret. Bizi belirsizliğe sürükleyen yanlış tercihlerden koru. Bize netlik, hikmet, ölçü ve sabır ver. Sahip olduğumuz nimetleri hayatımızın tek amacı hâline getirmekten bizi muhafaza et. Huzuru yalnız dünyalık şeylerde aramaktan bizi uzaklaştır.
Allah’ım, işimizde dürüst, sözümüzde güvenilir, ilişkilerimizde adil olmayı nasip et. Yapamayacağımız şeylere söz verip insanları mağdur etmekten koru. Bize sorumluluğumuzu bilmeyi, sınırlarımızı tanımayı ve gerektiğinde vazgeçebilmeyi öğret. Bize yapılan haksızlıkların öfkesinde kaybolmamıza izin verme. Kalplerimize ferahlık, ailelerimize huzur ver.
Rabbimiz, Kur’an’ı anlamayı, ayetlerin üzerinde düşünmeyi ve bildiklerimizi hayatımıza taşımayı nasip et. Yanlış bilgiyi doğru diye savunmaktan, kibir ve gösterişten, haksız kazançtan ve başkalarını kırmaktan sana sığınıyoruz. Bize faydalı ilim ver. Başkasının derdini görebilen, kendi yanlışını düzeltebilen ve nefsine hâkim olmaya çalışan kullarından eyle. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır. Âmin.
