Hatanı Kabul Edebilir misin? Âdem’in Tevbesi ve İblis’in Kibri
15 Haziran 2024
Bir insanın hayatını değiştiren şey her zaman başına gelen olay değildir. Bazen o olay karşısında verdiği cevaptır. Aynı yanlışı yapan iki insandan biri hatasını kabul eder, diğeri bütün suçu başkasına yükler. Biri tövbe eder, öğrenir, yoluna devam eder. Öteki öfkelenir, şikâyet eder, bildiğinden vazgeçmez. Peki biz hangisine benziyoruz?
Allah’tan faydalı ilim istemek, yalnızca yeni şeyler öğrenmek değildir. Öğrendiğimiz doğru bilginin hayatımızda bir karşılığı olmasını istemektir. Dilimizde söylediğimiz sözle davranışımız birbirine yaklaşmalı. İman, şükür, sabır ve sorumluluk yalnızca konuştuğumuz kavramlar olarak kalmamalı. İnsanların bize baktığında dürüstlük ve güven görmesi de öğrendiğimizin bir sonucudur.
Hayatımızda bir sorun ortaya çıktığında ilk tepkimiz çoğu zaman şikâyet oluyor. Birisi bizi üzdü. Beklediğimiz para gelmedi. Bir ilişki bozuldu. İşimiz ters gitti. Hemen neden böyle olduğunu soruyoruz. Fakat sorunun hangi sebeplerden doğduğunu ve hangi sebebi değiştirebileceğimizi düşünmeyebiliyoruz.
Pilavın lapa olduğunu düşünelim. Suyunu fazla koyduysak bir dahaki sefer suyu azaltabiliriz. Aynı sonucu istemiyorsak aynı işlemi tekrar tekrar yapmayız. Hamur beklediğimiz gibi olmadığında kullanılan malzemeyi, ölçüyü, yoğurmayı inceleriz. İnsan ilişkilerinde ise benzer bir incelemeyi yapmaktan kaçabiliyoruz. Yıllarca aynı davranışı gösterip bambaşka bir sonuç bekleyebiliyoruz.
Elbette her olay tamamen bizim kontrolümüzde değildir. Başkasının tercihine, doğduğumuz yere, geçmişte olup bitenlere hükmedemeyiz. Fakat kendi tutumumuz üzerinde düşünme imkânımız vardır. Sorumluluğumuzun başladığı yer de burasıdır. Bir olayın bütün sebebi biz olmayabiliriz; yine de bizim değiştirebileceğimiz bir şey bulunabilir.
Kur’an’da Âdem’in yaratılması ve meleklerin ona secde etmekle emrolunması anlatılır. İblis ise bu emre karşı gelir. A’râf suresindeki anlatımda Allah ona neden secde etmediğini sorar. İblis kendisini Âdem’den üstün görür; ateşten yaratıldığını, Âdem’in ise topraktan yaratıldığını söyler. Böylece kendi ölçüsünü Allah’ın emrinin önüne koyar.
Burada üzerinde durulacak şey yalnızca iki farklı yaratılış maddesi değildir. İblis, kendisine verilen emri kendi üstünlük düşüncesiyle değerlendiriyor. Kendini daha değerli gördüğü için boyun eğmiyor. İnsanın kibri de çoğu zaman böyle başlar: ‘Ben daha iyiyim. Ben daha iyi bilirim. Bana bunu kimse söyleyemez.’
Bir yöneticiye, eşe, dosta veya bir topluluğun üyesine bakarken kendimizi üstün görmeye başlayabiliriz. Her şeyi bildiğimizi, kimsenin bize bir şey öğretemeyeceğini düşünebiliriz. Yanlışımız söylendiğinde duymak istemeyiz. Çünkü mesele artık bilginin doğru olup olmaması değildir. Kendi üstünlüğümüzü kaybetmekten korkarız.
İblis’in tutumunda başka bir nokta daha var. Kendisine süre istiyor, insanları saptırma niyetini ortaya koyuyor. Hatasını düzeltmek ve bağışlanma istemek yerine yanlışında ısrar ediyor. Bu, insanın kendi yanlışına bağlanmasının ne kadar tehlikeli olabileceğini düşündürüyor.
Âdem’in tutumu ise farklıdır. Âdem ve eşi kendilerine yasaklanan ağaca yaklaşırlar. Şeytanın aldatmasına kapılırlar. Fakat hataları ortaya çıktığında ‘Rabbimiz, biz kendimize zulmettik’ diyerek bağışlanma isterler. Yanlışı bütünüyle dışarıya yüklemek yerine kendi sorumluluklarını kabul ederler.
İşte iki farklı cevap. Birinde büyüklük taslamak, ötekinde hatayı kabul etmek var. Birinde suçlamaya devam etmek, ötekinde bağışlanma istemek var. İnsanın hatasız olması beklenmiyor; hatası karşısında hangi yolu seçeceği önem kazanıyor. Bir yanlış yaptığımızda bu iki tutumdan hangisine yöneliyoruz?
Bir tartışmada eşimizi suçlayabiliriz. ‘Bütün sorun ondan kaynaklandı’ diyebiliriz. Ailemizle yaşadığımız sıkıntıda kardeşimizi, anne babamızı, kuzenimizi suçlayabiliriz. İş yerinde patronu, müşteriyi veya çalışma arkadaşımızı suçlayabiliriz. Gerçekten onların yanlışları bulunabilir. Ama yalnızca suçlu aradığımızda kendi davranışımıza bakma fırsatını kaybedebiliriz.
Birinin arkamızdan konuştuğunu düşünelim. Bizi üzdü, çevremizi etkiledi. Sadece onun yaptıklarını düşünerek günler geçirebiliriz. Öfkemizi büyütebiliriz. Fakat bu süreçte kendimize ait hangi kararı yeniden değerlendirebiliriz? Sınır koymamız mı gerekiyordu? Daha açık konuşmamız mı gerekiyordu? Aynı davranışa tekrar maruz kalmamak için neyi değiştirebiliriz?
Özür dilemek her zaman kolay değildir. Çünkü özür dilediğimizde kendi kusurumuzu görünür kıldığımızı düşünürüz. Oysa ‘Ben yanlış yaptım’ diyebilmek, gerçeği kabul etmenin başlangıcıdır. Yanlışımızı kabul etmek bizi değersiz yapmaz. Bize değişme imkânı verir.
Yunus peygamberin duasında da kendi yanlışını kabul eden bir kulluk dili vardır: ‘Senden başka ilah yoktur; seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.’ Bu yaklaşım, sıkıntı içinde bile Allah’ın eksikliklerden uzak olduğunu ve insanın kendi sorumluluğunu görebileceğini hatırlatır.
Bir insan kendi yanlışını kabul edemediğinde sürekli aynı olayları yaşamaya devam edebilir. Her defasında kendisini haklı görür. Her defasında çevresindekilerin değişmesini bekler. Bütün sorumluluğu başkasına yüklediği için kendi davranışında değiştireceği bir şey bulamaz. Oysa değişimin başlayabilmesi için bazen sadece ‘Ben burada ne yaptım?’ demek gerekir.
Bu sorunun cevabı her zaman ağır bir suç kabulü değildir. Bazen yanlış bir beklenti kurmuşuzdur. Bazen yeterince düşünmemişizdir. Bazen bilmediğimiz bir konuda kesin konuşmuşuzdur. Bazen de başkalarının bizim yerimize karar vermesine izin vermişizdir. Bunların her biri yeniden ele alınabilir.
Şimdi yaratılışımıza bakalım. Hangi anne babadan doğacağımızı biz seçmedik. Hangi şehirde, hangi ailede, hangi bedende dünyaya geleceğimizi de seçmedik. Sahip olduğumuz pek çok imkân bize verilmiş durumda. İnsan kendisini bütün bu şartların sahibi ve belirleyicisi saydığında kendi acizliğini unutuyor.
Allah’ın verdiği canı, bedeni ve imkânları düşünmek şükrün kapısını açar. Görmek, duymak, yürümek, öğrenmek, konuşmak… Bunların değeri yalnızca kaybedildiğinde anlaşılmamalı. Bütün bu nimetleri kendimiz meydana getirmedik. Bize verilmiş olanı fark etmek, sürekli eksiklerimizi saymaktan farklı bir bakış kazandırabilir.
Birine hediye edilen hırkayı düşünelim. Hediye veren kişiden para ödeyerek satın aldığımız bir ürünün hesabını sorar gibi hesap sormayız. Hediye olduğunu biliriz. Bu benzetme, bize verilmiş nimetler karşısındaki tutumumuzu düşünmek için kullanılabilir. Şükür, her şeye sahip olduğumuzu iddia etmek değil; sahip olduklarımızın da bir lütuf olduğunu bilmektir.
Hayatta niçin böyle bir yerde bulunduğumuzu, niçin bu ailede doğduğumuzu, neden bazı insanlarla karşılaştığımızı sorabiliriz. Fakat elimizde bulunmayan tercihleri yalnızca şikâyet konusu yaptığımızda bugünkü sorumluluğumuzu kaçırabiliriz. Elimizde olan ne? Hangi seçimi bugün yapacağız? Hangi bilgiyi öğrenip uygulayacağız?
İnsan bazen rızkı yalnızca patronuna, annesine, babasına veya kendisine yardım eden birine bağlar. Onu besleyen, çalıştıran, destekleyen kişiyi tek dayanağı sayar. O insanla arası bozulduğunda bütün hayatının yıkıldığını düşünür. Oysa insanlar vesile olabilir; bütün nimetin asıl sahibini unutmak bizi yanlış bir bağlılığa sürükleyebilir.
Bu bağlılık, insan ilişkilerinde de sorun doğurur. Bir yakınımıza bütün geleceğimizi bağlayabiliriz. Onun her talebini yerine getirerek sevgisini koruyacağımızı sanabiliriz. Sonra beklentimiz karşılanmayınca büyük bir kırgınlık yaşarız. Bu durumda yalnızca karşımızdakinin vefasızlığını değil, kendi aşırı beklentimizi de değerlendirmeliyiz.
Kur’an’daki kıssaları yalnızca geçmişte olup bitmiş hikâyeler gibi görmek yeterli değildir. Âdem’in ve İblis’in tutumları bugün kendimize bakmamız içindir. Kimin haklı olduğunu ezberlemekten daha önemli bir soru var: Kendi hayatımızda hatamıza nasıl karşılık veriyoruz?
Âdem’in hatasını kabul etmesi üzerinde düşünürken kendimize şunu da soralım: Ben hangi konuda hâlâ yanlış yaptığımı kabul edemiyorum? Hangi sözümün arkasına sığınıyorum? Hangi davranışımı her defasında haklı göstermeye çalışıyorum? İblis’in kibrini yalnızca bir başkasında aramak kolaydır. Zor olan, kendi üstünlük duygumuzu fark etmektir.
Yusuf kıssasını da hatırlayalım. Yusuf kardeşleri tarafından kuyuya bırakıldı, köle olarak satıldı, iftiraya uğradı, zindana girdi. Başına gelenleri düşündüğümüzde bunların hiçbiri hafif olaylar değildir. Fakat onun hikâyesi kuyuda ya da zindanda bitmez. Sonraki süreçte Mısır’da önemli bir görev üstlenir.
Bu kıssadan çıkarabileceğimiz düşüncelerden biri şudur: İnsan uğradığı haksızlıkları hayatının tek konusu yaparsa önündeki imkânları göremeyebilir. Haksızlık karşısında susmak zorunda değiliz. Fakat yalnızca geçmişe takılıp kalmak, bugünkü adımlarımızı da engelleyebilir.
Yusuf’un yaşadıkları, başımıza gelen her olayın bizim hatamızdan kaynaklandığını söylemez. Kardeşlerinin yaptıkları kardeşlerinin sorumluluğudur; iftira edenin sorumluluğu iftira edene aittir. Önemli olan, başkalarının kötülüğü karşısında kendi doğru davranışımızı kaybetmemektir.
Şikâyet ile çözüm aramak arasında fark vardır. Bir haksızlığı dile getirmek, sorunu anlatmak veya yardım istemek gerekli olabilir. Fakat yalnızca aynı yakınmayı tekrar etmek ve hiçbir yeni adım atmamak bizi aynı noktada tutabilir. Sorunun kaynağını görebildiğimiz yerde sebebi değiştirmeye çalışmalıyız.
Bir insan her gün aynı hatalı alışkanlığı tekrar ediyorsa sonuçların da birbirine benzemesi şaşırtıcı değildir. Bir işi yanlış planlıyorsa planını gözden geçirebilir. İnsanlarla ilişkisinde hep aynı tartışmayı çıkarıyorsa konuşma biçimine bakabilir. Bir şeyi yapmaya gücü yetmiyorsa yardım isteyebilir. Bazen değişiklik küçük bir adımla başlar.
Hata yapmak ile hatada ısrar etmek arasında önemli fark vardır. İnsan unutur, yanılır, yanlış karar verir. Fakat yanlış olduğunu gördüğü şeyi sürdürmek başka bir tercihtir. Hatanın ortaya çıkması, onu düzeltmek için fırsattır. Bu fırsatı reddedip aynı yolu savunmak ise insanı giderek katılaştırabilir.
Değişmek de birdenbire gerçekleşmeyebilir. Bozulan bir ilişki bir günde düzelmeyebilir. Yıllardır süren bir alışkanlık bir gecede ortadan kalkmayabilir. İnsan bazen tekrar düşebilir. Böyle zamanlarda ‘Zaten başaramıyorum’ demek yerine hangi şartlarda yanıldığını görüp yeniden denemesi gerekir.
Allah’ın merhametini düşünmek burada önemlidir. Tövbe kapısının bulunması, insanın yanlışını küçümsemesi için değil, yanlışından dönebilmesi içindir. Hatasını kabul eden kişi için yeniden yönelme imkânı vardır. İnsan Allah’ın bağışlamasını umarken kendi sorumluluğundan kaçmamalıdır.
Bir bilgiyi öğrenirken de benzer bir sınav yaşarız. Doğru bir şey duyduğumuzda onu yalnızca biriktiriyor muyuz, yoksa hayatımızda uyguluyor muyuz? Çok şey bildiğimizi söyleyip insanlara kaba davranıyorsak bilgimizin davranışımıza ne kadar geçtiğini düşünmeliyiz. İlim, insanın kendisini başkalarından üstün görmesine yol açıyorsa burada ciddi bir sorun var demektir.
Bilgiyi yalnızca kendi adına sahiplenmek de bu üstünlük duygusunun bir başka biçimi olabilir. Bir insan başkalarına faydalı bir düşünceyi ulaştırdıktan sonra herkesin yalnızca kendisini anmasını bekleyebilir. Öğrenenlerin öğrendiklerini paylaşmasından rahatsız olabilir. Oysa faydalı bilginin başkalarına ulaşmasına vesile olmakla onu kendi egomuzun konusu yapmak aynı şey değildir.
Bir kişiden bir doğru öğrendiğimizde ona teşekkür edebiliriz. Ama hakikati o kişinin özel mülkü hâline getiremeyiz. Bildiklerimizin başkalarına fayda vermesini istemek gerekir. İnsanların kendi başlarına düşünmesini, araştırmasını, anlamasını engellememeliyiz. Öğreten insanın başarısı, öğrenenin yalnızca kendisine bağlı kalmasında değil; öğrendiği iyiliği hayata geçirebilmesinde de görülür.
İnsanın nefsi çoğu zaman takdir görmek ister. ‘Ben anlattım, ben yaptım, ben başardım’ der. Bazen bu sözler haklı bir emeği ifade eder. Ama bütün güzelliğin tek kaynağını kendimizde görmeye başladığımızda şükür zayıflar. Emeğimizi inkâr etmeden Allah’ın verdiği imkânı da unutmamalıyız.
Burada yine Âdem ile İblis’in ayrıldığı yere geliyoruz. İblis kendi değerini öne çıkararak itiraz ediyor. Âdem ise hatasını kabul ederek Allah’a yöneliyor. Biri kendini üstün gösterme derdinde, öteki bağışlanma isteğinde. Kendi hayatımızda hangisinin dilini daha çok kullanıyoruz?
Bir yakınımız bize yanlışımızı söylediğinde hemen savunmaya mı geçiyoruz? Bir işimiz başarısız olduğunda suçu tümüyle çalışanlara mı yüklüyoruz? Öğrendiğimiz bir konu düzeltilince utanıp öfkeleniyor muyuz? Yoksa önce dinleyip, ardından doğru olanı anlamaya mı çalışıyoruz? Bu küçük anlar karakterimizi gösterir.
Allah’a secde etmek, insanın büyüklük taslamaktan uzaklaşmasını da hatırlatır. Secde ederken Rabbimizin yüceliğini kabul ediyoruz. Peki secdeden kalkınca başkalarına tepeden bakıyor muyuz? Dilimizle Allah’ın mükemmelliğini anarken kendimizi hatasız mı sayıyoruz? İbadetimizin bizi tevazuya yaklaştırması gerektiğini düşünmeliyiz.
Allah’ın sıfatlarını insanlara ve eşyalara yakıştırırken de dilimizi bilinçli kullanmak önemlidir. Allah’ın yaratması, ilmi, kudreti ve kusursuzluğu üzerinde düşünmek insanın sınırını fark etmesini sağlar. İnsan bir işte ustalaşabilir, çok iyi ürün üretebilir; yine de bilgi ve gücünün sınırlı olduğunu unutmamalıdır.
Önümüzde çözülmesi zor sorunlar olabilir. Dünyada acı çeken insanlar var. Haksızlıklar, yoksulluk, kayıplar yaşanıyor. Hepsinin sebeplerini ve sonuçlarını bütünüyle bilemeyiz. Bildiğimiz her şeyin son söz olduğunu sanmak yerine öğrenmeye açık kalmalıyız. Bilmediğimiz konularda kesin hüküm vermekten kaçınmalıyız.
Kendimizin veya başkalarının başına gelen zorlukları tek bir açıklamaya indirgemek de doğru değildir. Birinin sıkıntı yaşaması onun mutlaka yanlış yaptığını göstermez. Yusuf’un yaşadıkları bunu hatırlatır. Haksızlığa uğrayan insana daha fazla yük bindirmek yerine onun durumunu anlamak gerekir. Kendi kararlarımızı sorgularken başkalarının sorumluluğunu da doğru yerde tutmalıyız.
Şimdi bir günümüzü düşünelim. Sabah kalktığımızda bize verilmiş bir hayat var. Konuşabileceğimiz insanlar, yapabileceğimiz işler, öğrenebileceğimiz bilgiler var. Günün sonunda neyi fark etmiş olacağız? Yalnızca kimin bize ne yaptığını mı anlatacağız, yoksa kendi davranışımızda değiştirebileceğimiz bir noktayı da görecek miyiz?
Belki birinden özür dilememiz gerekiyor. Belki bir işte yanlış ölçü kullandık. Belki birine karşı fazla beklenti kurduk. Belki bildiğimizi sandığımız konuda yeniden okumamız gerekiyor. Bunları görmek zayıflık değildir. Gerçeği kabul etmek, doğru yolu bulmanın başlangıcıdır.
Şükür ile tövbe birbirinden uzak değildir. Şükür, elimizdeki nimeti fark etmektir. Tövbe, yanlışımızı fark edip Allah’a yönelmektir. İkisi de insanın kendisini her şeyin sahibi ve hâkimi saymamasıyla ilgilidir. Hem bize verileni bileceğiz hem de kendi yaptığımızın sorumluluğunu üstleneceğiz.
Allah’tan güç ve anlayış isteyelim. Faydalı ilim isteyelim. Öğrendiğimizi yaşayabilmek için yardım isteyelim. Hatalarımızı bize gösterecek tevazu, onlardan dönmemizi sağlayacak irade isteyelim. Başkalarının yanlışlarını saymak kadar kendi tutumumuzu da düşünelim.
Son soru şu olsun: Bugün başımıza gelenleri değiştiremiyorsak, onlara verdiğimiz cevabı değiştirebilir miyiz? Bizi aşağı çeken kibri bırakabilir miyiz? ‘Ben kendime zulmettim’ diyebilecek kadar dürüst olabilir miyiz? Gerçek değişim bazen tam da bu cümleyle başlar.
Allah’ım, göğsümüzü genişlet, işimizi kolaylaştır, dilimizin bağını çöz. İlmimizi artır, nurumuzu tamamla. Bize faydalı ilim ve sağlam iman ver. Yanlışlarımızı görebilmeyi, tövbe edebilmeyi, nimetlerine şükretmeyi nasip et. Kibre, boş yakınmaya ve hatada ısrara düşmekten bizi koru. Bilgiyi hayatımızda uygulamayı ve başkalarına hayırda vesile olmayı nasip et. Canımızı Müslüman olarak al.
