Gözümüzü Kamaştıran Süsün Ardında Ne Var?

20 Şubat 2024

Bir şeyi çok istediğimizde kendimize ne kadar dürüst davranıyoruz? Gözümüze güzel görünen her şey gerçekten bizim için hayırlı mı? Bir eve, arabaya, işe ya da ilişkiye bakarken yalnız bugün vereceği mutluluğu mu düşünüyoruz, yoksa yarın getireceği sorumluluğu da hesaba katıyor muyuz? Enfâl suresindeki bir uyarı tam burada karşımıza çıkıyor: Şeytan, insanlara yaptıklarını süslü gösterir.

Enfâl suresinin kırk sekizinci ayetinde şeytanın bir topluluğa yaptıklarını güzel gösterdiği, onlara galip gelecek kimse bulunmadığını söyleyip yardım vaat ettiği anlatılır. Fakat iki taraf karşı karşıya geldiğinde geri çekilir. Önce güven verir, sonra uzaklaşır. Bu anlatımın savaş bağlamını unutmadan kendi kararlarımızı da sorgulayabiliriz. Cazip görünen bir teklifin ardında ne var? Büyük vaatlerde bulunan biri, işin zor tarafı ortaya çıktığında yanımızda kalacak mı?

Süs bazen gözümüzü asıl gerçekten uzaklaştırır. İlk bakışta bir şey çok çekici olabilir. Fakat ilk andaki hazla uzun vadeli sonuç aynı değildir. Spor yapmaya başlayan insan ilk günlerde zorlanabilir. Kasları ağrır. Buna rağmen düzenli çalışırsa zaman içinde güçlenir. Bir mesleği öğrenmek de böyledir. İlk aylar, bazen ilk yıllar çok emek ister. Başlangıçtaki zahmet, ileride bir beceriye dönüşebilir. Bunun karşısında, hemen tatlı görünen bir tercih zamanla ağır bir yük getirebilir.

Bir ev ya da araba satın alırken duyduğumuz sevinci düşünelim. İlk gün her şey güzeldir. Fakat bütçemizi aşan bir borca girdiysek daha sonra taksitler bizi zorlayabilir. Alışveriş anının mutluluğuyla yıllar boyunca taşıyacağımız yükü birbirine karıştırmamalıyız. Buradaki mesele, hiçbir şey satın almamak değil. Bir kararın süslü yüzünün ardındaki maliyeti, sorumluluğu ve sonucu görmeye çalışmaktır.

Nefsimiz çoğu zaman hemen olsun ister. Hem rahat bir işimiz olsun, hem büyük kazanç elde edelim, hem de çok emek vermeyelim isteriz. İlişkilerimizde de her şeyin kusursuz olmasını bekleyebiliriz. Karşımızdaki insanın hiç eksiği bulunmasın, bütün ihtiyaçlarımızı hemen karşılasın isteriz. Oysa hayatın içinde emek, öğrenme, sabır ve fedakârlık vardır. Bunları yok saydığımızda bir süre sonra beklentilerimizle gerçeklerimiz çarpışır.

Öyleyse bir şey gözümüze çok güzel göründüğünde yalnızca hayran kalmayalım. Biraz daha yakından bakalım. Bu tercihin gerektirdiği emek nedir? Ben bunun sorumluluğunu taşıyabilir miyim? Bu bana yalnız bugün mü iyi gelecek, yoksa uzun vadede de hayatımı iyileştirecek mi? Bu sorular, aklımızı kullanmanın ve niyetimizi gözden geçirmenin bir yoludur.

Ayetin diğer tarafında şeytanın geri çekilmesi var. İnsanları cesaretlendiren, büyük vaatlerde bulunan bir ses, sonuç ağırlaştığında ortadan kaybolabilir. Hayatta da bazen böyle yönlendirmelerle karşılaşırız. Bir kişi bizi bir işe, bir borca, bir tercihe heveslendirebilir. Fakat sorun çıktığında bedeli bizim ödememiz gerekir. Bu yüzden başkasının verdiği güveni kendi araştırmamızın yerine koymamalıyız.

Kur’an, insanı düşünmeye çağırıyor. Aklımızı kullanmak ve imanımızı canlı tutmak birbirinden kopuk şeyler olmamalı. Bir şeye inanmak, her söylenene düşünmeden uymak anlamına gelmez. Dünya malına sahip olabiliriz; fakat malın bize hükmetmesine izin veriyor muyuz? Sahip olduklarımızın üzerine aşırı titreyip asıl sorumluluklarımızı unutuyor muyuz? Namazımızın, orucumuzun, secdemizin arkasındaki niyet nedir? Bunları kendi içimizde açıkça sormalıyız.

Bazen gözümüzün önünde bir perde varmış gibi davranıyoruz. Bir olayın sadece bugününü görüyoruz. On yıl sonrasını hesaba katmıyoruz. Hatta ölüm gerçeğini bütünüyle aklımızdan uzaklaştırıyoruz. Oysa ne kadar eşya biriktirirsek biriktirelim, sonunda hepsini geride bırakacağız. Çok uzun yaşayan bir insanın geride bıraktıklarını düşünelim. Evi, telefonu, arabası ve başka eşyaları dünyada kalır. Bu gerçeği hatırlamak, sahip olduğumuz şeyleri gözümüzde doğru yere koymamıza yardımcı olur.

Burada dünya hayatını bütünüyle değersiz saymıyoruz. Çalışmak, aile kurmak, geçinmek ve insanlara faydalı olmak önemlidir. Fakat geçici olanı kalıcıymış gibi görmeye başladığımızda önceliklerimiz bozulur. Ölümü hatırlamak, bugün yaptığımız iyilik ve kötülüklerin sorumluluğunu da hatırlamaktır. Öyleyse eşyayı mı çoğaltıyoruz, yoksa iyiliğimizi mi? Bugün kazandığımız şey yarın bizi nasıl bir insan yapacak?

Enfâl suresinin kırk dokuzuncu ayetinde münafıkların ve kalplerinde hastalık bulunanların müminler hakkında, “Bunları dinleri aldatmış” dedikleri aktarılır. Ardından Allah’a tevekkül eden için Allah’ın mutlak güç ve hikmet sahibi olduğu hatırlatılır. Bu ifadelerde güven ile şüphe, teslimiyet ile küçümseme arasındaki gerilim görülür. Karşımızdaki bir insanın kalbi hakkında kesin hüküm vermeden önce kendi şüphelerimize ve kendi ikiyüzlülük ihtimalimize bakmalıyız.

Münafıklık, görünüşle içteki durum arasındaki kopukluğu hatırlatır. Bir insan dışarıdan dindar görünebilir; ancak niyetinin ve davranışının iç yüzünü biz kesin olarak bilemeyiz. Bu nedenle başkalarına kolayca etiket yapıştırmak yerine kendi hayatımızdaki çelişkileri araştırmalıyız. Dilimizle Allah’a güvendiğimizi söylüyoruz. Peki işimiz bozulduğunda, kazancımız azaldığında veya ummadığımız bir zorlukla karşılaştığımızda ne yapıyoruz?

Tevekkül, hiçbir şey yapmadan sonucu beklemek değildir. Elimizden geleni yapıp Allah’ın gücünün ve hikmetinin bizim hesabımızla sınırlı olmadığını bilmektir. Hz. Yakup’un çocuklarıyla yaşadığı ağır imtihanı hatırlayalım. Kaybın ve ayrılığın içinde sabır ve Allah’a yöneliş vardır. Bu kıssa, zorluk karşısında insanın bütün duygularını yok etmesini değil, acısının içinde de Rabbini unutmamasını düşündürür.

Gazze’de yaşanan büyük acıları gördüğümüzde de Allah’a güveni, mazlumların dayanma gücünü ve insanın sınanmasını konuşuyoruz. Fakat bir insanın ne zaman ve nasıl öldüğünden hareketle onun ahiretteki durumunu tek tek kesin olarak bildiğimizi söyleyemeyiz. Allah herkesi bilir. Bizim gördüğümüz, masumların çektiği acı ve bunlara karşı taşıdığımız insani sorumluluktur. Acıları izlemek yetmez; elimizden gelen yardımın ne olduğunu da düşünmeliyiz.

Bugünün dünyasında başka bir dikkat çekici gerçek var: Uzakta yaşananları çok hızlı öğrenebiliyoruz. İnternet ve telefonlar sayesinde başka coğrafyalardaki insanların yaşadıkları kısa sürede görünür hâle geliyor. Geçmişte erişilmesi zor olan görüntüler bugün pek çok kişinin önüne düşüyor. Bunun bize yönelttiği soru açık: Gördüğümüz ve öğrendiğimiz bir haksızlık karşısında nasıl davranacağız? Bilgiyi doğrulamaya, vicdanımızı korumaya ve gücümüzün yettiği ölçüde sorumluluk almaya çalışacak mıyız?

Fakat gördüğümüz her görüntüyü de sorgusuz doğru kabul edemeyiz. Bir video, bir yorum ya da korkutucu bir iddia, onu söyleyen ne kadar emin konuşursa konuşsun araştırılmaya muhtaç olabilir. Nitekim geleceğe ilişkin büyük felaketler, bütün dünyanın bir arınma sürecine girdiği veya ileride belirli teknolojilerle bir elçinin insanlığa sesleneceği yönündeki düşünceler de kesin bilgi değil, yorum ve tahmin niteliğindedir. Bize düşen, bilmediğimizi biliyormuş gibi konuşmamaktır.

Teknoloji insanları birbirinden haberdar ediyor. Yapay zekâ gibi araçlar farklı diller arasında iletişimi kolaylaştırabiliyor. Ancak teknolojinin gelecekte hangi biçimi alacağını ya da belirli bir dinî olayın ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini kesinlikle bilemeyiz. İşaretleri okuduğumuzu düşünsek bile tahminlerimizi ilahi hüküm gibi sunmamalıyız. Allah el-Alîm’dir; biz ise öğrenmeye muhtaç insanlarız.

Bir insan kendisini geleceğe ilişkin büyük iddialarla korkuya sürükleyebilir. Her gün yeni bir yorum, yeni bir tehdit, yeni bir kesin tarih duyabilir. Oysa kaygıya kapılmakla sorumluluğumuzu yerine getirmek aynı şey değildir. Gelecek hakkında bilmediklerimiz çoktur. Bugün için yapabileceğimiz ise bellidir: Hakkı gözetmek, yanlış kazançtan uzak durmak, doğru bilgiyi araştırmak, namazımızı ve duamızı samimiyetle sürdürmek, insanların hakkına girmemek.

Şimdi kendimize dönelim. Benim hayatımda süslü gösterilen şey ne? Bir insanın övgüsü mü? Daha büyük bir ev mi? Yeni bir araba mı? Çevrenin gözünde güçlü görünmek mi? Bir tartışmada haklı çıkmak mı? Bunlardan hangisi bana bugün mutluluk veriyor ama yarın gereksiz bir yük hâline gelebilir? Bu soruları cevaplamak için başkasının hayatına değil, kendi niyetimize bakmalıyız.

Bir konuda doğruyu öğrenmek bazen başlangıçta zahmetli olur. Araştırmak zaman alır. Bir alışkanlığı bırakmak zordur. Haksız yere aldığımız bir şeyi geri vermek nefsimize ağır gelebilir. Fakat geçici rahatlık uğruna yanlışta ısrar etmek daha büyük bir sıkıntının kapısını açabilir. Bu yüzden ilk andaki acı ve haz, tek karar ölçümüz olmamalı. Bir davranışın bizi uzun vadede nereye taşıdığına da bakmalıyız.

Kur’an’ın hatırlattığı hak ile batıl ayrımı, yalnız başka insanların yanlışlarını göstermek için değildir. Kendi içimizdeki süsleri kaldırmak içindir. Niyetimizi yeniden düşünmek içindir. Allah’a güvenmekten söz ederken haksızlığa ortak olmamak, aklımızdan söz ederken bilgiyi araştırmak, iyilikten söz ederken iyilik yapmak içindir. Gösterişle samimiyeti ayırmak da bu mücadelenin parçasıdır.

Bir gün bütün eşyalar geride kalacak. Bu yüzden bugün birbirimize nasıl davrandığımızı düşünelim. Kimin hakkını çiğnedik? Kimin gönlünü kırdık? Hangi güzel sözü sadece söyleyip uygulamadık? Dünya malını elde etmek için çok çalışırken nefsimizi düzeltmek için ne kadar gayret gösterdik? Gerçek yüzleşme, bu soruları başkalarına yöneltmeden önce kendimize sorabildiğimizde başlar.

Rabbimiz, gözümüze süslü gösterilen yanlışları fark edebilmeyi nasip et. Nefsimizin aceleciliğine yenilmekten, gösterişe kapılmaktan, hakkı ve adaleti unutmaktan bizi koru. Faydalı ilim ver. Bildiğimiz doğruları yaşayabilmek için güç ver. Mazlumlara yardım et; bizi de haksızlığı çoğaltanlardan değil, iyiliğe vesile olanlardan eyle. Bize sabır, şükür ve samimi bir tevekkül nasip et. Bağışlamanla bizi kuşat. Âmin.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir