Her Şey Allah’ınsa, Hayatımızda Neden Başka Şeyler Hükmediyor?

16 Eylül 2025

Yeryüzündeki her şeyin sahibi kim? Bu soruya çoğumuz hiç düşünmeden cevap veririz: Allah.

Peki aynı soruyu sözlerimize değil, hayatımıza sorsak nasıl bir cevap alırız?

Soru: Her şeyin Allah’a ait olduğunu söyleyen insan, neden bazen para için doğruluktan vazgeçer?

İşte üzerinde durmamız gereken asıl mesele budur. Bildiğimizi sandığımız bir gerçeğin davranışlarımıza ne kadar yansıdığına bakmamız gerekiyor.

Bilmek Başka, Öğüt Almak Başka

Mü’minûn Suresi’nde yeryüzünün ve içindekilerin kime ait olduğu sorulur. Ardından göklerin ve büyük arşın Rabbi hatırlatılır.

Cevap Allah’tır. Fakat sorular orada bitmez: Öyleyse neden düşünüp öğüt almıyoruz? Neden sakınmıyoruz?

Bir gerçeği dilimizle kabul etmek, o gerçeğin hayatımıza yön verdiğini tek başına göstermez.

Allah’ın her şeyin sahibi olduğunu söylüyoruz. Sonra bir alışverişte karşı tarafı aldatabiliyoruz.

Hesap gününe inandığımızı söylüyoruz. Buna rağmen bazen yalanı, iftirayı ya da hasedi seçebiliyoruz.

Soru: İnandığımızı söylediğimiz şey, karar verirken aklımıza geliyor mu?

Bir kazanç fırsatı çıktığında yalnız ne kadar kazanacağımıza mı bakıyoruz? Yoksa bu kazancı nasıl elde ettiğimizi de düşünüyor muyuz?

Bir insanın başarısını gördüğümüzde onun adına sevinmek yerine neden kıskançlığa kapılabiliyoruz?

Öğüt almak, duyduğumuz sözün bir an için bizi etkilemesi değildir. O sözün seçimlerimizi değiştirmesidir.

Takvayı da yalnız korkuya indirgemeyelim. Allah’a karşı sorumluluğumuzu hatırlayıp yanlış olandan uzak durmaya çalışmak, davranışlarımızı yeniden tartmaktır.

İman, yalnız cevabını bildiğimiz sorularda değil; zorlandığımız tercihlerde görünür.

Malın Sahibi Değil, Emanetçisi Olmak

Bir ev yaptığımızı düşünelim. Ustalar çalışmış, emek verilmiş, para harcanmış ve sonunda ortaya güzel bir yapı çıkmış.

İnsan böyle bir şeyle gurur duyabilir. Ancak bu evin, bu malın, bu imkânın kalıcı olmadığını da unutmamalı.

Bir yangın, bir deprem ya da beklenmedik bir olay bütün hesabımızı değiştirebilir. Ömrümüzün ne kadar süreceğini de bilmiyoruz.

O hâlde elimizdeki imkânlar bizim için ne ifade ediyor?

Soru: Sahip olduklarımızı sadece saklamak için mi, yoksa hayra vesile olmak için mi kullanıyoruz?

Bir insan parasını yalnız biriktirmeyi seçebilir. Başka biri aynı imkânla bir iş kurar; usta, boyacı, çalışan ve üretici de o işten kazanç sağlar.

Burada önemli olan, tek bir yatırım biçimini herkese zorunlu kılmak değildir. Paranın ve imkânın hangi niyetle, hangi sorumlulukla kullanıldığını düşünmektir.

Çünkü çalışmak ve üretmek, yalnız kişinin kendi kazancıyla sınırlı kalmayabilir. Başka insanların emeğine ve geçimine de kapı açabilir.

İnşirah Suresi’nde bir işi bitirdiğinde yeniden gayret etmeye yönelten hatırlatma vardır. Bu söz, boş durmamayı ve verilen imkânları değerlendirmeyi düşündürür.

Elbette yarının ne getireceğini bilemeyiz. Savaş, kıtlık, ekonomik sıkıntı veya hastalık ihtimaliyle karşılaşabiliriz.

Fakat gelecek korkusu bütün hayatımızı yönetmeye başladığında bugün yapabileceğimiz doğru işleri de terk edebiliriz.

Mal geçicidir. Emek de zaman da birer imkândır. Mesele, bunları nasıl değerlendirdiğimizdir.

Emanet bilinci, sahip olduğumuz şeyin bizi sahiplenmesine izin vermemektir.

Sevgide de Yardımda da Ölçü

İnsan bazen malına fazla bağlanır. Bazen de çok sevdiği bir insana karşı sınırlarını kaybeder.

Bir babanın kızını çok sevdiğini düşünelim. Kızının hayatındaki sıkıntılar arttıkça yardım etmek ister.

Önce bir iş kurmasına destek olur. Sonra yeni borçlar çıkar. Ardından evini ipotek ettirmesi istenir.

Sonunda yıllarca biriktirdiği her şeyi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

Bu örneğin düşündürdüğü şey, yardım etmenin yanlış olduğu değildir. Sevgiyle yapılan bir yardımın da akla, dürüstlüğe ve ölçüye ihtiyacı vardır.

Soru: Birini sevdiğimiz için doğru bildiğimiz sınırları terk ediyor muyuz?

Bir eşin, çocuğun, kardeşin veya arkadaşın beklentisi bizi zorlayabilir. O anda yalnız onları kaybetmekten korkarak karar verirsek sonradan daha büyük sıkıntılar yaşayabiliriz.

Bu yüzden her ilişkide kendimize sormalıyız: Rabbimizin razı olacağı doğru davranış nedir?

Yanlış yaptığımızı fark ettiğimizde bunu kabul edebilmeliyiz. Kararsız kaldığımızda Allah’tan doğruyu bulmak için yardım istemeliyiz.

Dua, düşünmenin ve sorumluluk almanın yerine geçmez. Tam tersine seçimlerimizde Rabbimizi hatırlamamıza vesile olur.

Ailede, ticarette, arkadaşlıkta, iş ortaklığında sürekli karar veriyoruz. Amel dediğimiz şey, hayatın içindeki bu davranışlardan ayrı değil.

Dürüst olmak, hakkı gözetmek, gerektiğinde sınır koymak ve gerektiğinde yardım etmek aynı sorumluluk bilincinin parçalarıdır.

Güç Her Zaman Çokluk Değildir

Bazen küçük imkânları küçümsüyoruz. Büyük bir kazanç, güçlü bir makam veya çok sayıda insan olmadan hiçbir şey yapamayacağımızı sanıyoruz.

Oysa az olanı nasıl kullandığımız da önemlidir. Bir işe küçük başlayabilir, öğrendiklerimizi uygulayabilir ve gücümüz yettiği kadar gayret edebiliriz.

Dünyadaki büyük acılar karşısında da sorumluluk sorusunu kaybetmemek gerekir. Gazze’de yaşananlar, güç, korku, cesaret ve adalet üzerine düşünmemize sebep oluyor.

Siyasi güce, teknolojiye ve imkânlara sahip olmak tek başına doğru bir tutumun garantisi değildir. Güç kullanımı da ahlaki sorumluluktan bağımsız değildir.

Her şeyi kontrol edemeyiz. Ama kendi tercihimize, niyetimize ve elimizden gelen gayrete bakabiliriz.

Bir konuda kararlı olmakla sonuç üzerinde sınırsız hâkimiyet sahibi olmak aynı şey değildir.

Bu yüzden geleceğe ilişkin sözlerimizde de ölçü gerekir. Yapacağımız iş için gayret ederken “Allah dilerse” demenin anlamını unutmamalıyız.

Soru: İmkânımız az diye doğru gördüğümüz adımı atmayı erteliyor muyuz?

Bazen elimizdeki küçük fırsatı değerlendirmek, hiç bitmeyen büyük bir fırsat beklentisinden daha anlamlı olabilir.

Ama ne başarımızı yalnız kendi gücümüze bağlayalım ne de başarısızlıkta bütün sorumluluğu dışarıya yükleyelim.

Nimet Geldiğinde İmtihan Bitmez

Hz. Süleyman’a, Sebe melikesinin tahtı göz açıp kapayıncaya kadar getirildiğinde verdiği cevap üzerinde düşünelim.

Neml Suresi 40. ayette bu nimetin, şükredip etmeyeceğini denemek için Rabbinden bir lütuf olduğunu söyler.

İşte burada çok önemli bir fark var. Bir nimet geldiğinde sadece seviniyor muyuz, yoksa o nimetin gerektirdiği sorumluluğu da düşünüyor muyuz?

Yeni bir iş, bir müşteri, bir ev, bir kazanç, bir bilgi veya bir imkân elde edebiliriz.

Soru: Bu bana verildi; peki ben bununla ne yapacağım?

Şükür yalnız dilimizle “Elhamdülillah” demekle sınırlı kalmamalı. Nimetin bizi nasıl değiştirdiğini de görmeliyiz.

Para arttıkça paylaşmak zorlaşabiliyor. Az kazandığımız günlerde verebildiğimiz yardımı, birikimimiz büyüdüğünde vermekte tereddüt edebiliyoruz.

Önce belirlediğimiz bir miktara ulaşmayı bekliyoruz. Sonra o miktarı bozmamak için vermeyi erteliyoruz. Ardından yeni bir hedef koyuyoruz.

Böylece para, kullanacağımız bir imkân olmaktan çıkıp bırakmaya korktuğumuz bir şeye dönüşebiliyor.

Hz. Süleyman’ın sözünü yeniden hatırlayalım: Nimet bazen bir imtihandır. Bilgi de servet de fırsat da sorumluluk getirir.

Bugün kendimize tek bir soru soralım: Sahip olduğumuz hangi nimeti daha doğru, daha adil ve daha faydalı kullanabiliriz?

Her şey Allah’ınsa, bize düşen sahiplenerek büyüklük taslamak değil; emanetin hakkını vermeye çalışmaktır.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir