Önce Hidayet, Sonra Denge: Hayatımızın Ölçüsü Ne?

13 Eylül 2024

Hz. İbrahim’in duası bize neyi öğretiyor?

Soru: Allah’tan tek bir şey isteyebilseydik, ne isterdik?

Sağlık mı?

Para mı?

Çocuğumuzun başarılı olmasını mı?

Bunlar elbette önemli.

Ama bir şey var ki hepsinin önüne geçiyor: Hidayet.

İbrahim suresinde Hz. İbrahim’in duasını hatırlayalım.

Rabbinden beldeyi güvenli kılmasını istiyor.

Kendisini ve çocuklarını putlara tapmaktan uzak tutmasını diliyor.

Bir baba, ailesi için dua ediyor.

Ama sadece yiyecek istemiyor.

Sadece barınak istemiyor.

Çocuklarının yalnızca dünya hayatında rahat etmesini istemiyor.

Onların inancını da düşünüyor.

İşte üzerinde durmamız gereken yer burası.

Biz çocuklarımız için neler istiyoruz?

İyi okul kazansın.

Güzel mesleği olsun.

Kimseye muhtaç olmasın.

Sağlıklı yaşasın.

Peki hidayeti, bütün bunlardan önce istiyor muyuz?

İnsanın sağlığı da değerlidir.

Eğitimi de önemlidir.

Ama sağlığı, bilgiyi ve imkânları hangi amaçla kullandığı daha temel bir sorudur.

İman ve doğru yol, diğer isteklerimizi nasıl değerlendireceğimize de yön verir.

Soru: Çocuğumuza başarıyı mı öğretiyoruz, yoksa başarının yanında doğru yaşamayı da mı?

Bir sınava hazırlanırken ona çalışmasını söylüyoruz.

Elbette çalışacak.

Ama Allah’a yönelmeyi, hayırlısını istemeyi, dürüst kalmayı da hatırlatalım.

Biri diğerinin yerine geçmez.

Dua da olacak.

Emek de olacak.

Dua ettikten sonra ne yapacağız?

Hz. İbrahim’in duasında yalnızca söz yok.

Bir de gayret var.

Mekke’yi ve Kâbe’yi düşünürken bu gayreti unutmamalıyız.

İnsan bir şey ister.

Sonra o isteği için elinden geleni yapar.

Soru: Biz dua ediyoruz, peki duadan sonra ayağa kalkıyor muyuz?

Bir iş kurmak istiyoruz.

Sadece dua edip bütün işlerin kendiliğinden yürümesini bekleyebilir miyiz?

Bir mesleği öğrenmek istiyoruz.

Çalışmadan ustalaşabilir miyiz?

Bir telefon üretmek için bilgi gerekir.

Malzeme gerekir.

Yazılım gerekir.

Deneme gerekir.

Hata olur.

Düzeltme yapılır.

Bir ürünün ortaya çıkmasında emek vardır.

İnsan bazen bu emeği görür ve Allah’ın yardımını unutur.

Bazen de yardımı beklerken kendi emeğini ihmal eder.

Oysa bunları birbirinin karşısına koymamız gerekmiyor.

Çalışırken de Allah’a yöneliriz.

Başardığımızda da şükrederiz.

Başaramadığımızda da gayretimizin eksik yanlarını görürüz.

İnsanın kendi emeğini yok sayması da doğru değil.

Her şeyi yalnızca kendisinden bilmesi de doğru değil.

Dua, mücadeleden kaçmanın bahanesi olmamalı.

Bir zorluğu aşınca başka bir iş bizi bekler.

Hayat hep aynı kolaylıkta geçmez.

Zorlukla birlikte kolaylığı hatırlatan ayetleri düşünelim.

Sıkıntı karşısında umutsuzluğa kapanmadan çalışmaya devam edelim.

Allah’ı anarken ne söylediğimizi biliyor muyuz?

Bazen dilimiz çok alışkın olduğu için sözler ağzımızdan hızla çıkar.

“Sübhanallah” deriz.

“Elhamdülillah” deriz.

Peki anlamını düşünür müyüz?

Sübhanallah derken Allah’ın eksikliklerden uzak olduğunu hatırlarız.

Kendi kusurumuzu da fark ederiz.

“Rabbim, hata yapan benim. Sen kusurlardan uzaksın. Beni bana bırakma.”

Böyle düşündüğümüzde o söz kalbimize daha çok dokunabilir.

Elhamdülillah dediğimizde de yalnızca alışkanlıkla konuşmayalım.

Sahip olduğumuz nimetleri düşünelim.

Konuşabilmemizi.

Çalışabilmemizi.

Bir insanı sevebilmemizi.

Yeni bir gün yaşayabilmemizi.

Hamdın ve şükrün anlamını hatırlayalım.

Soru: Allah’ı anıyoruz ama ne söylediğimizin farkında mıyız?

Kelimeleri ezberlemek kıymetlidir.

Anlamak ise o kelimelere hayatımızda yer açar.

Hz. İbrahim’in duası da bize yalnızca tekrarlanacak bir cümle olarak kalmamalı.

Ailemize, çocuklarımıza, kendi kararlarımıza yön veren bir hatırlatma olmalı.

Put dediğimiz şey yalnızca bir heykel midir?

Hz. İbrahim’in putlardan uzak tutulma duası üzerinde duralım.

Put kavramının dinî anlamını değiştirmeden kendi hayatımıza da bakalım.

Bir şeyi aşırı büyütmek, bütün ilgimizi ona vermek, başka sorumlulukları unutmak bizi tehlikeli bir bağlılığa götürebilir.

Çocuğumuzu severiz.

Eşimizi severiz.

Anne babamıza değer veririz.

Mesleğimizi önemseriz.

Bunların hiçbiri kendi başına kötü değil.

Sorun, ölçüyü kaybettiğimizde başlar.

Hayatımızın bütün zamanını yalnızca işimize ayırırsak ne olur?

Çocuğumuzun her isteğini karşılamayı sevgi sanarsak ne olur?

Eşimizden başka hiçbir insanı görmez hâle gelirsek ne olur?

Sevgi, ölçüyle birlikte düşünülmelidir.

Sorumluluk da öyle.

Birini sevmek, bütün hayatımızı o kişinin çevresine hapsetmek değildir.

Bir işe değer vermek, başka bütün görevlerimizi ihmal etmek değildir.

Ahtapotun kolları gibi düşünün

Bir insanın hayatında birçok alan var.

Eşi var.

Çocukları var.

Anne babası var.

Akrabaları var.

İşi var.

Komşuları var.

Kendi sağlığı ve dinlenmesi var.

Allah’a karşı sorumlulukları var.

Kendimizi çok kollu bir ahtapot gibi düşünelim.

Kollarımızın her biri hayatımızdaki bir sorumluluğa uzansın.

Bütün kollarımızı tek bir yere yöneltirsek diğer alanlarda ne olur?

Bir eş bütün ilgisini yalnızca çocuğuna verdiğinde evlilikteki diğer sorumluluklar geride kalabilir.

Bir insan yalnızca para kazanmayı düşündüğünde ailesine ayırdığı zaman azalabilir.

Bir kişi arkadaşına aşırı bağlandığında başka ilişkilerini ihmal edebilir.

Soru: Hayatımızdaki hangi alan bütün diğer alanları gölgede bırakıyor?

Bu soruya dürüst cevap vermek önemli.

Çünkü her aşırılık, ilk başta sevgi veya gayret gibi görünebilir.

Oysa sevgi ile ölçüsüz bağlılık aynı değildir.

Gayret ile kendini tüketmek de aynı değildir.

Mizan: Ölçüyü korumak

Kur’an’da ölçü ve denge üzerinde durulur.

Hayatımızda da mizana ihtiyacımız var.

Az yemekle aşırı yemek arasında fark var.

Çalışmakla bütün hayatı işe vermek arasında fark var.

Çocuğa yardım etmekle onun her işini üstlenmek arasında fark var.

Birini sevmekle onun kişisel alanını yok etmek arasında fark var.

Mizan dediğimizde sadece sofradaki miktarı düşünmeyelim.

Zamanımızın da ölçüsü var.

İlişkilerimizin de.

Harcamalarımızın da.

Duygularımızın da.

Bir insana sürekli hediye alıyor, sürekli biz arıyor, sürekli biz gidiyorsak bir noktada durup düşünmeliyiz.

Karşı tarafın ne istediğini de anlamalıyız.

Sevgi göstermek kıymetli.

Ama karşılıklı alanı korumak da önemli.

Bir ilişkiyi yalnızca daha çok vererek düzeltmeye çalışmak, her zaman iyi sonuç vermez.

Ölçü bazen geri durmayı gerektirir.

Bazen de sorumluluk alıp adım atmayı.

İsraf sadece çöpe atılan yemek değildir

Bir sofrayı düşünelim.

Tabağımıza ihtiyacımızdan fazla yemek aldık.

Doyduk.

Yemek hâlâ tabakta.

“Ziyan olmasın” diyerek kendimizi zorlayıp yemeye devam etmek çözüm müdür?

İsrafı önlemek için baştan ne kadar alacağımızı düşünmek gerekir.

Bir sonraki öğünde daha az koyabiliriz.

Paylaşma imkânımız varsa paylaşabiliriz.

Önemli olan tüketimi bilinçli yapmaktır.

Ama yalnızca yemeği düşünmeyelim.

Vaktimizi de boşa harcayabiliriz.

Enerjimizi de.

Bir ilişkiye ayırdığımız ilgide de ölçüsüz davranabiliriz.

Bilgimizi kullanırken bile neyin faydalı, neyin gereksiz olduğunu düşünmemiz gerekebilir.

Soru: Sadece tabağımızdaki artığı mı görüyoruz, yoksa boşa harcadığımız saatleri de görüyor muyuz?

Bir insan her gün aynı alışkanlığı sürdürüp sonra zamanının yetmediğini söylüyorsa önce gününü nasıl kullandığına bakmalıdır.

Bazen eksik olan daha fazla zaman değil, zamanı daha iyi değerlendirmektir.

Çocuklarımızı seviyoruz; peki onlara alan bırakıyor muyuz?

Bir çocuk için sürekli her şeyi hazırladığımızı düşünelim.

İstediği her şey hemen önüne geliyor.

Bir zorluk yaşamasına hiç izin vermiyoruz.

Hata yapacağı bütün yolları biz kapatıyoruz.

Böylece onu koruduğumuzu sanabiliriz.

Ama çocuk sorumluluk almayı nasıl öğrenecek?

Elbette onu ihmal etmeyeceğiz.

Güvenliğini gözeteceğiz.

İhtiyaçlarını karşılayacağız.

Fakat yaşına ve durumuna uygun küçük sorumluluklar almasına da fırsat vereceğiz.

Kendi işini yapmayı öğrensin.

Beklemeyi öğrensin.

Bir şeyi hemen alamamanın ne demek olduğunu bilsin.

Çocuklarımız için yalnızca rahat bir hayat istemek yeterli değil.

Güçlüklerle karşılaştıklarında doğru karar verebilmelerini de isteriz.

İşte burada yeniden Hz. İbrahim’in duasına dönüyoruz.

Önce hidayet.

Ardından hayatın diğer ihtiyaçları.

Bir çocuğa verilecek en büyük iyiliklerden biri, neyi neden seçmesi gerektiğini düşünmesine yardım etmektir.

Bir yanlışı tekrar tekrar düşünmek bizi değiştirebilir

İnsan bazı davranışlarını ilk başta hiç fark etmez.

Çok konuşur ama ne kadar konuştuğunu düşünmez.

Öfkelenir ve kendisini haklı görür.

Kibirli davranır fakat buna başka bir ad verir.

İsraf eder ama normal sayar.

Sonra bir gün kendine sorar:

“Acaba ben bugün aşırıya kaçtım mı?”

Bir gün daha sorar.

Bir hafta sonra yeniden düşünür.

Hatalarını fark etmeyi alışkanlık hâline getirir.

Tıpkı araba kullanmayı öğrenen birinin zamanla ustalaşması gibi.

İlk gün zorlandığı hareketleri tekrar ederek daha iyi yapar.

Ahlaki alışkanlıklarımız üzerinde de emek verebiliriz.

Kibirden sakınmak istiyorsak kendi sözlerimizi dinlemeliyiz.

Gıybetten uzaklaşmak istiyorsak ne zaman başkalarının arkasından konuştuğumuzu fark etmeliyiz.

İsrafı azaltmak istiyorsak harcamalarımıza bakmalıyız.

Bilmek tek başına yeterli değil.

Tekrar tekrar uygulamamız gerekiyor.

Hata yaptığımızda hangi kapıya yöneliyoruz?

Hz. İbrahim’in duasında kendisine uyanlardan söz edildikten sonra karşı gelenlerin Allah’ın bağışlamasına ve merhametine bırakıldığını görürüz.

Bu ifade bize merhameti hatırlatır.

İnsan hata yapar.

Pişman olur.

Tövbe eder.

Bazen aynı yanlışa yeniden düşer.

O zaman yanlışını normalleştirmek yerine yeniden Allah’a yönelmelidir.

“Rabbim, kendimi kusursuz görmüyorum.”

“Yanlışımı biliyorum.”

“Beni bana bırakma.”

İçten bir dua böyle bir yüzleşmeyi de taşıyabilir.

Ama tövbe, davranışımızı düzeltme gayretinden ayrı düşünülmemelidir.

Yalanı bırakmak için çaba göstermek gerekir.

Kibri fark etmek gerekir.

İsraf ettiğimiz yerde ölçü koymak gerekir.

Haksızlık yaptıysak bunun sorumluluğunu almak gerekir.

Bazen aynı konuyu defalarca hatırlamamızın nedeni de budur.

Çünkü bir gerçeği bir kez duymak, ona hemen uygun yaşayacağımız anlamına gelmez.

Son soru: Kendi hayatımızda mizanı koruyabiliyor muyuz?

Şimdi başa dönelim.

Allah’tan tek bir şey isteyebilseydik ne isterdik?

Hz. İbrahim’in duası bize hidayeti hatırlatıyor.

Bu hidayet arayışı, gündelik hayatımızdan ayrı değil.

Çocuğumuzla ilişkimizde var.

Eşimize ayırdığımız zamanda var.

Kazandığımız ve harcadığımız parada var.

Sofrada var.

İş yerinde var.

Dilimizden çıkan sözde var.

Bir yanlışı fark edip düzeltme gayretimizde var.

Soru: Bugün hayatımın hangi alanında ölçüyü kaybettim?

Kendimize bunu soralım.

Sonra tek bir alandan başlayalım.

Aşırı harcadığımız yerde duralım.

İhmal ettiğimiz sorumluluğa dönelim.

Çocuğumuza alan bırakalım.

Kırdığımız insan karşısında davranışımızı düşünelim.

Dua edelim.

Ardından emek verelim.

Rabbimiz bizi ve ailelerimizi doğru yoldan ayırmasın.

Bizi aşırılıktan, kibirden, israftan ve haksızlıktan korusun.

Şükrü dilimizde bırakmayıp hayatımızda göstermeyi nasip etsin.

Çünkü doğru yolu istemek, o yolda yürümek için de gayret etmeyi gerektirir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir