Allah Zalimlerden Habersiz Değil: Hesap, Uyarı ve Samimi Dönüş

17 Eylül 2024

Hiç içinizden şu soru geçti mi? “Bu kadar haksızlık yaşanıyor. İnsanlar zulmediyor. Başkalarının hakkını yiyor. Peki neden hemen karşılık görmüyorlar?” Bazen yaşadıklarımızı görünce adaletin geciktiğini düşünüyoruz. Fakat İbrahim suresindeki çok güçlü bir uyarı, bu düşüncemizi sarsıyor: Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanmayalım.

Bu, bir teselli cümlesinden fazlası. Aynı zamanda hepimize yöneltilmiş bir uyarı. Çünkü insan zulmü yalnızca başkalarında görmeye çok yatkın. Başkasının haksızlığına hemen öfkeleniyoruz. Ama kendi yanlışımızı fark etmekte aynı hızda değiliz. O hâlde bu ayetleri okurken yalnızca dünyadaki zalimleri düşünmeyelim. Kendimize de bakalım.

Ertelenen hesap, unutulmuş hesap değildir

İbrahim suresinin 42. ayetinde Allah’ın zalimlerin yaptıklarından habersiz olmadığı bildiriliyor. Onlara gözlerin dehşetle bakakalacağı güne kadar süre veriliyor. Bir sonraki ayette başları yukarı kalkmış, bakışları sabitlenmiş, kalpleri bomboş bir hâlde koşan insanlar anlatılıyor. Dünyada kendisini çok güçlü gören birinin o günkü çaresizliğini düşünün.

İnsan bazen sahip olduklarına öyle güveniyor ki onları hiç kaybetmeyecekmiş gibi yaşıyor. Evim hep kalacak diyor. Arabam, param, kariyerim, gücüm hep benimle olacak sanıyor. Sonra bunun üzerine kararlar veriyor. Ama hangimizin elinde yarına dair kesin bir güvence var? Bugün sahip olduğumuz şeyi yarın da koruyacağımızı kim garanti edebilir?

Surenin devamında insanların o gün yeniden süre isteyecekleri anlatılıyor. “Bize biraz daha zaman ver, çağrına uyalım, elçilerin yolundan gidelim” diyecekler. Ama dünyadayken önlerinde bulunan fırsatları değerlendirmemişlerdi. Daha önce yaşayan toplulukların başına gelenleri görmüş, kendilerine örnekler verilmişti. Yine de kendilerinin hiç sona ermeyeceğini düşünmüşlerdi.

Bu noktada önemli bir soru var: Biz bugün hangi fırsatı erteliyoruz? Yanlış olduğunu bildiğimiz bir davranışı bırakmak için neden hep yarını bekliyoruz? Kırdığımız bir insanın gönlünü almak, haksız yere elde ettiğimiz bir şeyi geri vermek, samimi biçimde tövbe etmek için daha neyin gerçekleşmesini istiyoruz?

Süre verilmesi, yaptığımız şeyin doğru olduğu anlamına gelmez. Bir yanlışın hemen karşılığını görmemek, onun karşılıksız kalacağı anlamına da gelmez. Bu zaman bize kendimizi düzeltmek için verilmiş bir fırsat olabilir. İnsan bunu fark ederse zamanı yalnızca harcamaz. Kıymetini de bilir.

Güçlü planların karşısında Allah’ın bilgisi

İbrahim suresinin 46. ayetinde insanın kurduğu planlar ve tuzaklar hatırlatılıyor. İnsan büyük bir güç elde ettiğinde her şeyi yönetebileceğini sanabiliyor. Öyle planlar kuruyor ki artık karşısında hiçbir engel kalmadığını düşünüyor. Fakat Allah onların bütün yaptıklarını biliyor.

Bugün de dünya üzerinde büyük güç mücadeleleri yaşanıyor. Ekonomik kararlar, teknolojik sistemler, savaşlar ve toplumları etkileyen pek çok gelişme var. İnsan bunlardan ürkebilir. Geleceği düşünürken kendini çaresiz hissedebilir. Ancak duygularımızla hareket ederken bilmediğimiz şeyleri kesin gerçek gibi kabul etmemeliyiz. Bir iddiayı duyduğumuzda araştırmak, doğruyla yanlışı ayırmak gerekir.

Asıl ölçü şu: Dünyadaki güç ve planlar ne kadar büyük görünürse görünsün, onları Allah’ın bilgisi ve hükmü dışında düşünemeyiz. Yine de bu inanç bizi tembelliğe götürmemeli. Yanlış gördüğümüz şeylere karşı elimizden gelen doğru davranışı göstermekten vazgeçmemeliyiz.

Bazen insan başkasının planlarını konuşmaktan kendi hayatındaki yanlışları unutuyor. Dünyanın nereye gittiğine dair saatlerce konuşuyoruz. Ama sabah kime haksızlık yaptığımızı, verdiğimiz sözü tutup tutmadığımızı, kimin hakkını geciktirdiğimizi düşünmüyoruz. Oysa hesap yalnızca büyük güçlerin değil, hepimizin önünde.

Dünyalık kaygısı bizi nereye sürüklüyor?

Bir dönemde ev ve araba fiyatları hızla artıyor. Başka bir dönemde kira ödemek insanı zorluyor. İşini kaybetme korkusu, para yetiştirememe telaşı, birikimini koruma düşüncesi insanın bütün zihnini kaplayabiliyor. Böyle zamanlarda neyi daha fazla düşündüğümüze dikkat edelim. Bütün gün yalnızca kaybedeceğimiz parayı mı düşünüyoruz, yoksa doğru ve yanlış kararlarımızı da hesaba katıyor muyuz?

İnsan geçimini elbette düşünmeli. Ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmalı. Ama dünyalık bir kaybın korkusu, bizi her türlü davranışı yapmaya hazır hâle getiriyorsa orada bir sorun var. Para kazanmak için neyi göze alıyoruz? Daha çok kazanmak uğruna dürüstlüğümüzden, adaletimizden ve kulluk sorumluluğumuzdan vazgeçiyor muyuz?

Bir insanın elindekini kaybetmekten korkması anlaşılır bir şeydir. Fakat kaygı bütün hayatın yönünü belirlediğinde insan asıl hesabı gözden kaçırabilir. İbrahim suresindeki uyarı bu yüzden çarpıcı. Biz hiç bitmeyecek sandığımız şeylere bağlanırken, bize bu hayatın bir sonu olduğunu hatırlatıyor.

Sahip olduğumuz ev, araba ve para sonsuza kadar bizimle kalmayacak. Ama bunları elde ederken yaptığımız tercihler sorumluluğumuzun bir parçası olarak kalacak. Öyleyse kazancımıza bakarken onu nasıl kazandığımıza da bakalım. Kaybetmekten korkarken yanlış yapmaktan da korkalım.

İbrahim suresinin sonu nereye götürüyor?

İbrahim suresinin 47. ayeti Allah’ın elçilerine verdiği sözden dönmeyeceğini hatırlatıyor. Sonraki ayetlerde yerin ve göklerin başka bir hâle dönüştüğü gün, insanların Allah’ın huzuruna çıkarılması ve suçluların karşılaşacakları hesap anlatılıyor. Bunlar sıradan görüntüler değil. İnsanı yaşadığı günün ötesine bakmaya çağıran ağır uyarılar.

Surenin 51. ayetinde herkese kazandığının karşılığının verilmesi üzerinde duruluyor. Buradaki “kazandığımız” sözüne dikkat edelim. İnsanın yaptığı işlerden, seçtiği yoldan, ortaya koyduğu davranıştan söz ediyoruz. Bugün yaptığımız seçimler önemsiz değil. Küçük gördüğümüz bir haksızlığı, söylediğimiz bir yalanı, ihmal ettiğimiz bir sorumluluğu sırf kimse görmedi diye yok sayamayız.

Son ayette ise Kur’an’ın insanlara bir bildiri olduğu, insanların onunla uyarılması, Allah’ın tek ilah olduğunu bilmesi ve akıl sahiplerinin düşünüp öğüt alması gerektiği bildiriliyor. Çok önemli bir kapanış bu. Bir tarafta hesap günü var. Diğer tarafta bugün elimizde olan uyarı var. Henüz düşünebilecek, okuyabilecek, anlayabilecek durumdayız.

Şimdi şu soruyu soralım: Bu uyarıyla karşılaştıktan sonra ne yapıyoruz? Yalnızca “Ne kadar etkileyici ayetler” deyip devam mı ediyoruz? Yoksa hayatımızda bir şeyi değiştirmeye niyet ediyor muyuz?

Karanlıktan aydınlığa çıkan yol

İbrahim suresinin ilk ayetinde de Kur’an’ın insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için indirildiği anlatılıyor. Başlangıçta yol gösteren kitap var. Sonda da insanlara bildirilen uyarı var. Bu iki uç birlikte düşünülünce Kur’an’la kurduğumuz ilişkinin önemi daha da belirginleşiyor.

Kur’an yalnızca okunup bir kenara bırakılacak sözlerden oluşmuyor. Bizi düşünmeye çağırıyor. Kendi davranışlarımıza bakmaya çağırıyor. Bir insan okuduğu hâlde yaptığı yanlışı hiç görmüyorsa, okumanın onun hayatına nasıl yansıdığını yeniden düşünmesi gerekir.

Her gün işlerimiz var. Çocukların sorumlulukları, işimizin telaşı, evin ihtiyaçları ve çözülmesi gereken sorunlar var. Zamanımız bunlarla doluyor. Sonra Kur’an’a sıra gelmediğini söylüyoruz. Peki, günün tamamını meşgul eden şeyler arasında kendimizi sorgulayacak bir vakit ayırmak gerçekten mümkün değil mi?

Bazen telefon başında geçirdiğimiz süreyi fark etmiyoruz. Bazen haberleri, yorumları, tartışmaları tekrar tekrar dinliyoruz. Fakat bizi kendi yanlışlarımızla yüzleştiren bir ayet üzerinde düşünmek için aynı vakti ayıramıyoruz. Burada önce kendimize karşı dürüst olalım. Vaktimizi neye veriyorsak ona öncelik tanıyoruz.

Kur’an’daki öğüdü hatırlamak da önemli. İnsan sabah bir doğruyu okuyabilir, gün içinde onu unutabilir. Öfkelenebilir. Kibirlenebilir. Birine söylememesi gereken sözü söyleyebilir. Önemli olan bu yanlışı fark ettiğinde ne yaptığıdır. Kendini savunup duruyor mu? Yoksa “Ben hata yaptım” diyebiliyor mu?

Tövbe, samimi bir yüzleşme ister

Birine karşı haksız davrandığımızı düşünelim. Çok sert konuştuk. İçimizdeki öfkeyi kontrol edemedik. Sonra biraz zaman geçti. İçimiz rahat değil. İşte o anda ne yapıyoruz? “Ama o da beni kızdırdı” diyerek yalnızca kendimizi mi savunuyoruz? Yoksa kendi payımızı kabul edebiliyor muyuz?

Tövbe ederken yapay bir dil kullanmak zorunda değiliz. İnsan Allah’a samimi biçimde yönelebilir. “Allah’ım, bugün yanlış yaptım. Dilimi tutamadım. Yine kibirlendim. Beni bağışla. Aynı yanlışı tekrarlamamak için bana yardım et” diyebilir. Bu sözler gösterişli olmayabilir. Ama insanın kendi kusurunu görmesi önemlidir.

Bazen başka bir yanlışımızı fark ediyoruz. Yardım edebilecekken cimrilik etmişiz. Birinin ihtiyacını görmüş ama yalnızca kendi rahatımızı düşünmüşüz. Bazen söylememiz gereken doğru sözü söyleyememişiz. Sonra bunu içimize atıp kendimizi yıpratmışız. Bunların her biri kendimizi sorgulamak için birer vesile olabilir.

Dua ederken ezberlenmiş, uzak ve soğuk bir dilin arkasına saklanmamıza gerek yok. Allah’tan bağışlanma istemek, yardım istemek, yanlışımızı açıkça kabul etmek için içten olmak gerekir. İnsanın kendi kusurunu görmeden yalnızca başkalarının günahlarını konuşması onu değiştirmez.

Bir de şu noktaya bakalım. Yardım ve koruma beklerken kime yöneliyoruz? İnsanın Allah’tan istemesiyle başka varlıklara bağımsız bir güç atfetmesi aynı şey değil. Meleklerden ve gayb âleminden söz ederken de bildiğimizle bilmediğimizi ayırmalıyız. Kur’an’da bildirilenlerin ötesine geçerek kesin iddialarda bulunmamak gerekir. Dua ve kulluk yönelişimizin merkezinde Allah bulunmalı.

İnsan görünmeyen âlem hakkında çok şey merak edebilir. İnternette farklı anlatılar, iddialar ve olağanüstü deneyim hikâyeleriyle karşılaşabilir. Ancak duyduğumuz her anlatıyı gerçek kabul edemeyiz. Bizi sağlam bir yola götürecek olan, korku ve merakımızı büyütmek değil, Allah’ın bildirdiği ölçüyü ciddiye almaktır.

Bize düşen nedir?

Şimdi başa dönelim. Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanmayın. Bu uyarı yalnızca çok güçlü insanlara mı yönelik? Hayır. Her insan kendi yaptığını düşünmeli. Gücü elinde tutan da, küçük bir alışveriş yapan da, ailesiyle yaşayan da, çalışan da kendi davranışından sorumlu.

Başkalarının tuzakları ve haksızlıkları bizi korkutabilir. Geçim sıkıntısı zihnimizi meşgul edebilir. Geleceği bilememek bizi yorabilir. Ama korkunun içinde kaybetmememiz gereken bir yön var: İmanımız, adalet anlayışımız ve samimiyetimiz.

Bugün ne kadar para kazanacağımızı tam bilemeyebiliriz. Yarın hangi sıkıntıyla karşılaşacağımızı da bilemeyiz. Fakat şu an nasıl davranacağımızı düşünme fırsatımız var. Bir hatadan dönebiliriz. Kur’an’daki bir uyarıyı yeniden okuyabiliriz. Allah’a içtenlikle dua edebiliriz. Başkasının hakkına daha dikkatli davranabiliriz.

Son kez kendimize soralım: Allah’ın hesabından korktuğumuzu söylüyoruz. Peki, bu korku bugün hangi davranışımızı değiştirdi? İbrahim suresinin sonunda düşünmeye çağrılan akıl sahiplerinden biri olmak istiyorsak, uyarıyı yalnızca duymakla yetinmeyelim. Kendi hayatımızda karşılığını arayalım.

Çünkü bir gün daha süre istemek zorunda kalmadan önce, bugün bize verilmiş süreyi değerlendirme imkânımız var.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir