Hakikati Duymak Yetmez: Uyarıya Kulak Vermek ve Hayatımızı Değiştirmek

9 Ocak 2024

İnsan bazen hakikati duymadığı için değil, duyduğu hakikatin hayatını değiştirmesinden korktuğu için uzaklaşır. Çünkü gerçeği kabul etmek yalnızca bir sözü onaylamak değildir; alışkanlıkları, öncelikleri ve yanlışları yeniden değerlendirmeyi gerektirir.

Yâsîn suresinde bir şehir halkına gönderilen elçilerin kıssası bize bu önemli gerçeği hatırlatır. Önce iki elçi gönderilir; onlar yalanlanınca üçüncü bir elçiyle desteklenirler. Elçiler, Allah tarafından gönderildiklerini bildirir. Fakat halkın cevabı, mesajın içeriğini düşünmek yerine elçilerin insan oluşunu öne çıkarmaktır: “Siz de ancak bizim gibi insansınız.” (Yâsîn, 36:13-15)

Burada düşünmemiz gereken şey şudur: Bir sözün doğruluğunu anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa o sözü söyleyen kişide reddetmek için bir gerekçe mi arıyoruz? İnsan, alıştığı düzeni sorgulayan bir uyarıyla karşılaşınca bazen gerçeği araştırmak yerine savunmaya geçer.

Bu kıssadaki şehrin neresi olduğu ve elçilerin kimlikleri konusunda çeşitli yorumlar vardır. Fakat Kur’an’ın verdiği anlatımdan hareketle bunları kesin bir tarihî bilgi gibi söyleyemeyiz. Asıl önemli olan, isimlerden ve yerlerden önce kıssanın önümüze koyduğu sorumluluktur.

Elçilerin cevabı son derece açıktır: “Bize düşen ancak apaçık tebliğdir.” (Yâsîn, 36:17) Bu sözde hem büyük bir kararlılık hem de önemli bir sınır vardır. Hakikat açıkça anlatılır; fakat bir insanın yerine başka biri inanamaz, karar veremez, hayatını değiştiremez. Herkes duyduğu söz karşısında kendi tercihinden sorumludur.

Bu ilke günlük ilişkilerimizde de önemlidir. Birine doğru bildiğimizi anlatırken onu baskıyla değiştirmeye çalışmak başka, açık ve samimi biçimde uyarmak başkadır. Tebliğin açıklığı, insanın iradesini yok saymak anlamına gelmez.

Şehir halkı bu defa elçilere uğursuzluk isnat eder. Başlarına gelen sıkıntıların sorumluluğunu, kendilerini uyaranların üzerine yüklemeye çalışır. Elçilerin cevabı ise dikkat çekicidir: “Uğursuzluğunuz sizinle beraberdir.” Ardından onların haddi aşan bir topluluk olduğuna işaret edilir. (Yâsîn, 36:18-19)

İnsanın kendi yanlışlarıyla yüzleşmesi kolay değildir. Bazen yaptığımız tercihlerle karşılaştığımız sonuçlar arasındaki bağı görmek istemeyiz. Bizi uyaran kişiyi suçlamak, davranışlarımızı değiştirmekten daha kolay gelir. Oysa bir uyarı, sorunlarımızın sebebi olmak zorunda değildir; belki de görmezden geldiğimiz sorunu fark etmemize vesiledir.

Burada geçen aşırılık uyarısını yalnızca sofradaki israfla sınırlı düşünmemeliyiz. Vaktimizi, imkânlarımızı, dikkatimizi ve hayatımızı nasıl kullandığımız da önemlidir. Bir şeyi hayatımızın merkezine yerleştirip diğer bütün değerleri onun gerisine ittiğimizde dengemizi kaybedebiliriz.

Özellikle mal ve makam konusunda kendimize dürüst sorular sormalıyız. Daha iyi bir ev, daha güzel bir araba, daha yüksek bir gelir istemek tek başına yanlış değildir. Fakat bunları huzurun tek kaynağı olarak görmeye başladığımızda sahip olduklarımız da bizi tatmin etmeyebilir. Çünkü isteklerimiz çoğaldıkça neyin gerçekten kıymetli olduğunu unutabiliriz.

Bir insan geçimi için saatlerce çalışabilir, hedeflerine ulaşmak için uykusundan ve rahatından fedakârlık edebilir. Peki aynı insan, Kur’an’ı anlamaya, üzerinde düşünmeye ve öğrendiğini hayatına taşımaya ne kadar vakit ayırıyor? Buradaki mesele çalışmayı veya dünya nimetlerini küçümsemek değildir. Mesele, kalbimizin ve zihnimizin önceliklerini fark etmektir.

Kur’an’ı anlamak her zaman hoşumuza giden sözleri duymak değildir. Bazen yanlışlarımızı görmemizi, bir alışkanlığımızdan vazgeçmemizi, başkasına haksızlık ettiğimizi kabul etmemizi gerektirir. İnsan hazza yönelip zor olan yüzleşmelerden kaçmak isteyebilir. Fakat ertelenen bir muhasebe, çözülmesi gereken meseleyi ortadan kaldırmaz.

Yâsîn suresindeki kıssa burada yeni bir insanı karşımıza çıkarır: Şehrin uzak tarafından koşarak gelen bir adam, halkına elçilere uymalarını söyler. Onların herhangi bir karşılık istemediğini ve doğru yolda olduklarını hatırlatır. (Yâsîn, 36:20-21)

Bu sözler, samimiyetin ve çıkar gözetmemenin önemini düşünmemizi sağlar. Din adına konuşan bir insanın niyetini, sözünü ve davranışını sorgulamak; maddi menfaatin hakikati gölgeleme ihtimaline karşı dikkatli olmak gerekir. Ancak bir kişinin ücret alıyor olması tek başına bütün söylediklerinin yanlış olduğunun kanıtı değildir. Ölçümüz, söylenenin doğruluğu, dürüstlük ve güvenilirlik olmalıdır.

Ezberlenmiş sözleri tekrar etmekle bir hakikati gerçekten anlamak aynı şey değildir. Bilgi, yalnızca dilimizde dolaştığında değil; düşüncelerimizi, kararlarımızı ve davranışlarımızı etkilediğinde hayatımızda karşılık bulur. Kur’an’ı okumak kadar onu anlamaya gayret etmek ve anladıklarımızı kendi hayatımızda sınamak da bu yüzden önemlidir.

Bir gün geriye dönüp baktığımızda yalnızca ne kadar kazandığımızı, hangi eşyaları aldığımızı veya kaç kişiden takdir gördüğümüzü hatırlamak istemeyiz. Ardımızda bıraktığımız izler de önemlidir. Yâsîn suresi, insanların yaptıklarının ve geride bıraktıkları izlerin kaydedildiğini hatırlatır. (Yâsîn, 36:12)

Öyleyse kendimize soralım: Hakikat bize ulaştığında onu dinliyor muyuz? Bizi uyaranı suçlamak yerine kendi payımızı görebiliyor muyuz? Dünyalık hedeflerimiz için gösterdiğimiz gayretin bir bölümünü Allah’ın kelamını anlamaya ayırıyor muyuz?

Unutmayalım: Uyarının değeri, kulağımıza hoş gelmesinde değil, bizi doğruya yaklaştırmasındadır. İnsan, hakikati yalnızca duymakla değil, ona karşı dürüst bir tavır almakla değişir. Bugün atacağımız küçük ama samimi bir adım, yarın geride bırakacağımız en kıymetli izlerden biri olabilir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir