İman Sözde mi, Davranışta mı? Cesaret, Samimiyet ve Güven

28 Kasım 2023

Soru: Doğru bildiğimiz bir şeyin arkasında durmak gerektiğinde neden bazen geri çekiliyoruz?

Hepimiz dürüstlükten, adaletten, iyilikten söz ediyoruz. Fakat iş kendi çıkarımıza dokunduğunda aynı kararlılığı göstermek zorlaşabiliyor.

Bir insanın neye inandığını yalnızca söylediği sözlerden değil, karşılaştığı güçlüklerde nasıl davrandığından da anlıyoruz.

Tevbe suresindeki uyarılar bizi bu açıdan düşündürüyor. Özellikle verilen sözler, bozulan anlaşmalar, korku ve samimiyet üzerinde duruluyor.

Korku karşısında ölçümüz ne olacak?

Tevbe suresinin 13. ayetinde anlaşmalarını bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya çalışan ve saldırıyı başlatan bir topluluk anlatılıyor.

Bu ayet belirli bir tarihî çatışmanın şartlarını hatırlatıyor. Buradaki soruları o bağlamı yok sayarak herkese karşı bir düşmanlık çağrısına dönüştüremeyiz.

Ancak kendimize yöneltebileceğimiz önemli bir soru var: Bir haksızlığı gördüğümüzde yalnızca kendi rahatımızı mı düşünüyoruz?

Bazen bir insanın hakkının yenildiğini görüyoruz. Söz konusu kişi bize yakın değilse ilgilenmek istemiyoruz.

Bir yerde baskı yaşandığını duyuyoruz. Ama bu sorunun bizi etkilemeyeceğini düşünürsek sessiz kalmayı kolay buluyoruz.

Soru: Korkumuz, doğru ile yanlış arasındaki ölçümüzü değiştiriyor mu?

Korkunun varlığını inkâr etmeyelim. İnsan canından, ailesinden, işinden ve geleceğinden endişe duyabilir.

Önemli olan korktuğumuz için her şeyi haklı görmememizdir. Korku bizim yerimize karar vermesin.

Savaşın, zulmün ve baskının yaşandığı yerlerde insanların sıradan hayatlarının nasıl sarsıldığını düşünelim.

Eğitim, meslek, biriktirilen para ve günlük planlar bir anda ikinci plana düşebiliyor. İnsanlar önce hayatta kalmaya ve yakınlarını korumaya çalışıyor.

Böyle bir baskı ortamını uzaktan konuşmak kolaydır. O şartların içindeki insanın yaşadığını küçümsemek doğru olmaz.

Bu hatırlatma bize sahip olduklarımızın ne kadar değişken olduğunu da gösteriyor.

Dün çok önemli gördüğümüz bir eşya, bugün bir insanın canı karşısında hiçbir anlam taşımayabiliyor.

Malın ve makamın büyüklüğü, davranışın doğruluğunu tek başına belirlemez.

Bir toplumun sorunlarını düşünürken sadece öfkeye kapılmak da çözüm getirmez. Öfkemizi hangi davranışın izleyeceği önemlidir.

Bazen bir haksızlığa karşı çıkarız ama bunu yaparken başka bir insanın hakkını ihlal edebiliriz. O zaman kendi ölçümüzü yeniden gözden geçirmeliyiz.

Tevbe suresindeki anlatımda bozulan sözler, başlatılan saldırılar ve yaşanan baskılar birlikte anılıyor. Bu ayrıntıları atlayıp yalnızca tek bir ifadeyi büyütmek doğru bir anlayış oluşturmaz.

Tarihi olayları anlamaya çalışırken kimlerin ne yaşadığını, hangi sözlerin bozulduğunu ve hangi şartların oluştuğunu düşünmek gerekir.

Bugün kendi ilişkimizde de aynı dikkat gerekir. Bir insanın davranışını değerlendirirken olayın bütününü görmeye çalışalım.

Baskı ve çatışma karşısında vicdanımızı kaybetmemek, haksızlığa uğrayanın hakkını gözetmek de önemlidir.

İbadetimizin insanlara yansıması var mı?

Tevbe suresinin 17 ve 18. ayetlerinde mescitlerin imarı ve bunu yapan kişilerin taşıması gereken özellikler üzerinde duruluyor.

Bir bina yapılabilir. Çok büyük, çok gösterişli ve çok pahalı olabilir.

Fakat o binayı yapan kişinin niyeti, dürüstlüğü ve insanlarla ilişkisi de sorgulanmalıdır.

Soru: İyi görünmekle iyi olmak aynı şey mi?

Birinin hayır yaptığını duyduğumuzda hemen onu kusursuz kabul edebiliyoruz. Oysa yapılan işin büyüklüğü, kişinin bütün davranışlarını otomatik olarak doğru yapmaz.

Bir insan namaz kılabilir, Kur’an okuyabilir, bir ibadet yerine emek verebilir. Bunların yanında insanlara karşı da güvenilir olması gerekir.

Verdiği sözü tutuyor mu? Ticaretinde doğru konuşuyor mu? Başkasının emeğini gözetiyor mu?

Ailesine, komşusuna ve çalışanına nasıl davranıyor? Güçsüz bir insan karşısında da adil kalabiliyor mu?

Yalnızca büyük bağışlara bakarsak günlük hayattaki küçük haksızlıkları gözden kaçırabiliriz.

Bir caminin kapısından içeri girmekle orada öğrendiğimiz ahlakı dışarıda yaşamak birbirinden kopuk olmamalı.

Namaz insanın Rabbini hatırlamasına vesiledir. Zekât ise elindeki nimetin başkalarıyla ilgili bir sorumluluk taşıdığını hatırlatır.

İnsan yalnızca kendisi için yaşamaya başladığında bu bağ zayıflıyor.

“Ben ibadetimi yapıyorum, öteki insanın derdi beni ilgilendirmez” demek bize yeterli gelmemeli.

İnancın hayatımızdaki izi, güvenilirliğimizde ve başkalarına karşı davranışımızda da görünmelidir.

Birinin sofrasına oturduğumuzda bize gösterdiği ilgi hoşumuza gider. Ama o kişinin başkasına yaptığı haksızlığı görmezden gelmek zorunda değiliz.

Birine yardım ettiğimizde yalnızca para vermek zorunda da değiliz. Bazen onu dinlemek, derdini anlamak, ihtiyacı olan bilgiyle yol göstermek mümkündür.

Paylaşma sadece servetle ilgili değildir. Zamanımızı ve ilgimizi de başkalarının yararına kullanabiliriz.

Bunu yaparken ne kendimizi üstün görelim ne de karşımızdakini küçük düşürelim. İyilik, gösterişe dönüşürse niyetimizi yeniden düşünmemiz gerekir.

Bir insanın ihtiyacını başkalarına anlatarak övünmek yerine onun onurunu da korumaya özen gösterelim.

Doğruluğun bedelini ödemeye hazır mıyız?

Bir esnafı düşünelim. Satacağı malın bir kusurunu biliyor.

Kusuru söylerse müşteri vazgeçebilir. Söylemezse belki o gün daha çok kazanacak.

O an verdiği karar, dürüstlüğü ne kadar önemsediğini gösterir.

Müşteriye kusuru açıkça anlatmak, kısa vadede kazancı azaltabilir. Ama güven böyle oluşur.

Aile ilişkilerinde de aynı sınavla karşılaşabiliyoruz.

Bir yakınımızın yanlışını görüyoruz. Sırf aramız bozulmasın diye doğruyu söylemekten kaçınabiliyoruz.

Bazen de doğruyu söylerken öyle kırıcı konuşuyoruz ki karşımızdaki ne demek istediğimizi duyamıyor.

Demek ki yalnızca doğruyu bilmek yetmiyor. Onu hangi niyet ve üslupla söylediğimiz de önemli.

Soru: Haklı olduğumuzu anlatırken karşımızdaki insanın onurunu koruyabiliyor muyuz?

Bir insanı küçük düşürmeden de yanlışına dikkat çekebiliriz. Bir haksızlığa itiraz ederken kendi davranışımızı da ölçülü tutabiliriz.

Hz. Yusuf’un yaşadıkları bize seçmediğimiz zorluklar karşısında nasıl bir duruş sergileyeceğimizi düşündürüyor.

Onun kıssasında arzu, iftira, haksızlık ve sabırla ilgili güçlü karşılaşmalar var.

Her zaman başımıza gelecek olanı seçemeyebiliriz. Ama yanlış bir yola yönelmeyip uzaklaşmaya çalışmak bizim tutumumuzdur.

Birinin bize haksızlık yapması, bizim de ona haksızlık yapmamızı haklı kılmaz.

Kendi hayatımızda hangi yöne yürüdüğümüzü görmek için bazen yalnızca bir günlük kararlarımıza bakmamız yeterli olur.

Bir yanlışın içinden çıkmak bazen bedel ödemeyi gerektirir. Yanlış kazancı bırakmak, kırıcı bir sözü geri almak veya bir başkasının hakkını teslim etmek kolay değildir.

Ama kolay olması, bir davranışın doğru olup olmadığını belirlemez. Bazen nefsimizin hoşuna gitmeyen bir karar bizi daha güvenilir kılar.

Bir ticarette dürüst olmak için önce malın gerçeğini bilmek gerekir. Bilmediğimiz şeyi biliyormuş gibi anlatırsak müşteri de yanlış karar verebilir.

Aynı şekilde ailedeki bir sorunu çözerken karşımızdakinin ne yaşadığını öğrenmeden hüküm vermek, aramızdaki kırgınlığı artırabilir.

Önce anlamak, sonra konuşmak çoğu tartışmada daha iyi bir başlangıçtır.

İşimizi nasıl yapıyoruz? Borcumuz varsa nasıl davranıyoruz? Zor bir konuşma gerektiğinde ne söylüyoruz?

Bazen hiçbir büyük olay yaşanmaz. Fakat bir insanın ahlakı sıradan bir alışverişte bile kendini gösterir.

Samimiyetin ölçüsü kimden gelecek?

İnsan kendi davranışını beğenmeye çok yatkın. Başkasının hatasını hemen görebiliyoruz.

Ama kendi sözümüzdeki çelişkiyi görmek daha fazla emek istiyor.

Birine “Ben dürüst bir insanım” demek kolaydır. Onun bize güvenip güvenmediğini anlamak daha zordur.

Birine “Ben kimseyi kırmam” diyebiliriz. Oysa kırdığımız insanların sözünü dinlemeye yanaşmayabiliriz.

Soru: Başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü değil, hangi davranışımızdan incindiğini sormaya hazır mıyız?

Samimiyet, hiçbir zaman hata yapmamak değildir. Yanlışı fark ettiğimizde onu savunmadan düzeltebilmektir.

İnsan tövbe ederek Rabbinden bağışlanma diler. Ardından insanlara verdiği zararı da görmeye çalışır.

Birini üzdüysek özür dileyebiliriz. Bir hakkı eksik verdiysek yerine koymaya çalışabiliriz.

Kendimizi sürekli savunmak yerine öğrenmeye açık kalalım. Zira çok bildiğimizi düşünmek, hatayı görmemizi zorlaştırabilir.

Toplumdaki güven yalnızca büyük sözlerle kurulmaz. Bir esnafın verdiği doğru bilgiyle, bir dostun tuttuğu sözle, bir ailenin içindeki adaletle kurulur.

Bir insan kendisinden başkasını düşünmeyebilir. Ama böyle bir tercih, çevresindeki ilişkileri de değiştirir.

Bir insan iyilik ve merhamet gösterebilir. Onun davranışı da başka insanların güvenini etkiler.

Bu yüzden ibadeti hayatın geri kalanından ayırmamak gerekir. Kendi sözümüzle işimizi birbirine yaklaştırmak için çaba göstermeliyiz.

Başlangıçtaki soruya dönelim: Doğru bildiğimiz şeyin arkasında durmak gerektiğinde ne yapıyoruz?

Yalnızca güçlü olduğumuzda mı doğruluğu savunuyoruz? Yoksa çıkarımız zorlandığında da adaletli davranmaya çalışıyor muyuz?

Bugün bir insanla ilişkimizi, bir alışverişimizi veya verdiğimiz bir sözü gözden geçirelim.

Rabbimiz bizi gösterişten, kibirden ve insanları aldatmaktan korusun. Doğruyu anlayıp uygulamayı nasip etsin.

Samimiyet, güzel sözün zor zamanda da güzel davranışa dönüşebilmesidir.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir