Dünyaya Tutunurken Neyi Unutuyoruz? Hakikate Sadakat, İnfak ve Güven

6 Aralık 2023

Soru: Allah’a güvendiğimizi söylüyoruz. Peki çıkarlarımızla doğru bildiğimiz şey karşı karşıya geldiğinde hangisini seçiyoruz?

Bir şeyi doğru kabul etmek kolay olabilir. O doğruluğun bize yüklediği sorumluluğu taşımak ise aynı kolaylıkta değildir.

İşimize geldiğinde kabul ettiğimiz bir ölçüyü, bize zor geldiğinde değiştirmeye çalışabiliyoruz. Tam da bu yüzden iman, yalnızca sözde kalıp kalmadığıyla yüzleşmemizi istiyor.

Tevbe suresindeki uyarıları düşünürken geçmişteki olaylardan kendi hayatımıza dönelim. Dinî sözü kimden dinlediğimiz, neye inandığımız ve bunu nasıl yaşadığımız birbirinden ayrı değildir.

Bir İnsanı Dinlemekle Onu Ölçü Hâline Getirmek

Tevbe suresi 31. ayette, din adamlarını ve Mesih’i rab edinme konusundaki uyarı yer alır. Burada bizim için önemli bir soru vardır: İnancımızın ölçüsünü kime bırakıyoruz?

Bir insan bize bilgisiyle yardımcı olabilir. Bilmediğimizi ona sorar, sözünü dinler, açıklamalarından yararlanabiliriz.

Fakat birinin söylediği her şeyi sorgusuz kabul etmek başka bir durumdur. Hele bu söz, doğru ve yanlış konusundaki ölçüyü çıkarımıza göre değiştirmemize hizmet ediyorsa durup düşünmemiz gerekir.

Soru: Bir görüşü gerçekten doğru olduğu için mi benimsiyoruz, yoksa istediğimiz davranışı bize kolaylaştırdığı için mi?

Din adına konuşan herkesin sözü aynı değerde değildir. Bir görüşü değerlendirirken Kur’an’ın rehberliğini, doğruluğu ve insanlara karşı sorumluluğumuzu unutmamalıyız.

Bu uyarıyı yalnızca başka din mensuplarına yöneltmek yeterli olmaz. Biz de kendi çevremizde bir insanın sözünü bütün ölçülerin üstüne çıkarabiliriz.

Birine duyduğumuz saygı, onun hata yapmayacağı anlamına gelmez. İnsanları dinleyelim; fakat düşünme sorumluluğumuzu tamamen başka birine devretmeyelim.

Kur’an’ın nurunu sözleriyle söndürmek isteyenlerden bahsedilen ayetler, söz ile hakikat arasındaki ayrımı düşündürür. Güzel konuşmak, her zaman doğru davranmak demek değildir.

Bir sözü duyduğumuzda sadece kim söylediğine bakmayalım. Bizi nereye götürdüğünü, hangi davranışı haklı gösterdiğini de düşünelim.

Hakkı aramak, en çok hoşumuza giden cevabı aramak değildir.

Biriktirmek mi, Paylaşmak mı?

Tevbe suresi 34–35. ayetlerde altın ve gümüş biriktirip bunları Allah yolunda harcamayanlara yönelik ciddi bir uyarı vardır.

Burada duralım. Bir şey kazanmakla, kazandığımızı yalnızca kendimize ayırmak arasında nasıl bir fark var?

Çalışıyoruz, biriktiriyoruz, gelecek için planlar yapıyoruz. Bu çaba hayatımızın bir parçası olabilir; fakat malımızla kurduğumuz ilişkinin yalnızca kendimize dönük olması başka bir meseledir.

Soru: Elimizdeki imkân, ihtiyaç sahibini görünce bize ne yaptırıyor?

Bir insanın sıkıntısını biliyorsak, destek olabilecek durumdaysak ve buna rağmen yalnızca daha çok biriktirmeyi düşünüyorsak niyetimizi yeniden gözden geçirebiliriz.

İnfak kelimesini sadece çok zengin insanların yapabileceği bir iş gibi görmeyelim. Her insanın imkânı farklıdır; mesele paylaşmaya karşı nasıl bir tutum geliştirdiğimizdir.

Bakara suresinde neyi infak edeceklerini soranlara ihtiyaçlarından artanı hatırlatan ifade üzerinde düşünelim. Bu hatırlatma, elimizdekini yalnızca kendi isteklerimizin çevresinde tutmamamızı ister.

İhtiyaçlarımız ile arzu ettiklerimiz her zaman aynı şey değildir. Bir şeyi çok istemek, onun vazgeçilmez olduğu anlamına gelmez.

Bazen yeni bir eşya almayı erteleriz. Bazen de gerçekten ihtiyacı olan birinin elinden tutma imkânı buluruz.

Paylaşmak, varlığımızı göstermenin yolu hâline gelirse iyiliğin yönü değişebilir. Asıl dikkatimiz, ihtiyaç sahibinin derdini hafifletmekte olmalıdır.

İnsanlar zor bir dönemden geçtiğinde merhametli olmayı hatırlayabiliyoruz. Fakat sıkıntı geçince yeniden yalnızca kazancımızı düşünmeye başlayabiliyoruz.

Kapanma dönemlerinin ardından fiyatlar, kiralar ve mal biriktirme telaşıyla ilgili yaşananları düşünelim. Korku azalınca başkasının şartlarını gözetmek de unutulabiliyor.

İmtihan yalnızca darlıkta değil, bolluğa döndüğümüzde de sürer.

Kuralları İsteğimize Göre Değiştirmek

Tevbe suresi 36. ayette yılın on iki ayından ve dört haram aydan söz edilir. Ardından kişinin kendisine zulmetmemesi yönünde bir uyarı gelir.

37. ayette ise yasak ayların yerini değiştirerek bir yıl serbest, başka bir yıl yasak sayan uygulama eleştirilir.

Bu örnek bize güçlü bir soruyu hatırlatır. Kurala uymak zor gelince onu gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa etrafından dolaşmanın yolunu mu arıyoruz?

Soru: Yanlışı doğru göstermek için bir açıklama bulduğumuzda, o yanlış ortadan kalkmış oluyor mu?

Cumartesi yasağının etrafından dolaşmak için ağları başka günlerde bırakıp toplama anlatısını hatırlayalım. Sözcüklerle yapılan bir değişiklik, davranışın özünü mutlaka değiştirmez.

Günlük hayatımızda da böyle bahaneler bulabiliyoruz. “Ben doğrudan yapmadım” veya “Bana izin verildi” demek, bütün sorumluluğumuzu bitirmeyebilir.

Bir iş yerinin kurallarını düşünelim. Orada ne zaman çalışacağımız, hangi görevi üstleneceğimiz ve neye dikkat edeceğimiz bellidir.

Kendi çıkarımıza uygun olduğunda kuralları kabul edip uygun olmadığında yok saymak, birlikte yaşamanın dengesini bozabilir.

İnancımız açısından da kendi nefsimizin neyi istediğine bakalım. Bir davranışın sonucunu görmek istemediğimiz için onu normalleştirmeye çalışıyor olabiliriz.

Bunu bir başkasını suçlamak için değil, kendimize karşı açık olmak için düşünelim. Çünkü herkesin en kolay savunduğu yanlış, çoğu zaman kendi işine gelen yanlıştır.

Teslimiyet, düşünmeyi bırakmak değildir. Bildiğimizin sınırını görmek ve doğru kabul ettiğimiz ölçüyü nefsimize göre eğip bükmemektir.

Dünya Hayatı Bizi Nereye Çekiyor?

Tevbe suresi 38. ayette, sefere çıkma çağrısı karşısında yere ağırlaşarak kalma hâli anlatılır. Ardından dünya hayatının ahirete göre sınırlı değeri hatırlatılır.

Bu ayetin ilk muhataplarının yaşadığı şartlar ve savaş bağlamı vardır. Bizim içinse kendi hayatımızda hangi tercihlere sıkıştığımızı düşünmek de önemlidir.

Okuyor, çalışıyor, ev ve araba sahibi olmaya uğraşıyoruz. Ardından başka bir ev, daha iyi bir araba veya daha yüksek gelir isteyebiliyoruz.

Bu hedefleri sıraladığımızda şu soruyu sormamız gerekiyor: Bütün bunları yaparken doğru ve faydalı bir insan olmaya ne kadar emek veriyoruz?

Soru: Sahip olduklarımızı kaybetme korkusu, doğru bildiğimiz bir davranışı yapmamıza engel oluyor mu?

Diploma, para ve makam hayatımızda yer tutabilir. Fakat bunları bütün değerin ölçüsü hâline getirdiğimizde, başka sorumlulukları ikinci plana atabiliriz.

Bir yanlışla karşılaştığımızda ses çıkarmaktan korkabiliriz. Çünkü işimizi, rahatımızı veya insanların gözündeki yerimizi kaybetmek istemeyiz.

Bu korkuyu inkâr etmek yerine tanıyalım. Korkuya rağmen doğru ve ölçülü davranmanın ne anlama geldiğini düşünelim.

İnsanların yaşadığı zulmü ve yoksulluğu görürken yalnızca öfkemizi büyütmeyelim. İmkânımızın yettiği yardımın, paylaşmanın ve haksızlığa karşı dürüst duruşun sorumluluğunu da görelim.

Bütün sonuçları biz belirleyemeyiz. Fakat kendimize düşen görevden kaçıp kaçmadığımızı değerlendirebiliriz.

Bir kriz sırasında insanların birbirine gösterdiği merhameti düşünelim. İşler zorlaşınca bir başkasının durumunu daha kolay anlayabiliyoruz.

Fakat her şey normale döndüğünde aynı anlayışı korumak neden zorlaşıyor? Kiralar, fiyatlar ve kazanç yeniden gündemimizin merkezine yerleşiyor.

Böyle zamanlarda asıl sınavın yalnızca dayanmak değil, imkân bulunca da adil kalabilmek olduğunu fark ediyoruz. Başkasının derdini görme sorumluluğumuz iyi günlerde ortadan kalkmıyor.

Dünyanın geçiciliğini hatırlatmak, çalışmaktan vazgeçmek değildir. Çalışırken ne için çalıştığımızı unutmamaktır.

Elimizde daha çok imkân olduğunda daha çok paylaşma ihtimalimiz de olabilir. Fakat bu imkân kendiliğinden iyiliğe dönüşmez; bizim seçimimizi bekler.

Bazen bir yakınımız bizden destek bekler. Bazen tanımadığımız bir insanın ihtiyacını duyarız. Bazen de kendi alışkanlıklarımızdan birini değiştirmemiz gerekir.

Dünya ve ahiret arasında seçim yapmayı yalnızca uzak bir gelecek sorusu sanmayalım. Bugün kazancımızı kullanışımızda, söz verişimizde ve başkasına davranışımızda da bu soruyla karşılaşırız.

“Üzülme, Allah Bizimle Beraberdir”

Tevbe suresi 40. ayette mağaradaki iki kişiden söz edilir. Peygamberin arkadaşına söylediği güven verici ifade hatırlatılır: “Üzülme, Allah bizimle beraberdir.”

Zor bir anda söylenen bu söz, güvenin yalnızca şartların kolaylığına bağlı olmadığını düşündürür.

Bazen bütün imkânlarımızı kaybedebileceğimizden korkarız. Bazen de çevremizde yaşanan haksızlıkları görüp çaresiz hissederiz.

Soru: Korktuğumuzda yalnızca kaybedeceklerimizi mi sayıyoruz, yoksa doğru bildiğimiz yoldan ayrılmamaya da çalışıyor muyuz?

Allah’a güvenmek, insanın yapabileceği her şeyden vazgeçmesi değildir. Doğru bir seçim yapabilmek için gayret etmek ve sonucu bütünüyle kontrol edemediğini de kabul etmektir.

Bir haksızlık karşısında adil davranmak, bir ihtiyacı gidermek ve verdiğimiz sözü tutmak küçük görünse de sorumluluk taşır.

Öfkeliyken dilimizi korumak, kazanırken paylaşmak ve korkarken hakka bağlı kalmak da aynı düşüncenin içindedir.

Dünya malı için çabalarken kendi vicdanımızın sesini susturmayalım. Her şeyi biriktirebiliriz; fakat elimizdekileri nasıl kullandığımız sorusu yine önümüzde durur.

Başlangıçtaki soruya dönelim: İşimize geleni mi seçiyoruz, doğru olduğuna inandığımızı mı?

Bugün bir konuda bahane üretmek yerine doğruluğa yaklaşabiliriz. İhtiyacı olan birini hatırlayıp paylaşabiliriz; korktuğumuz yerde Allah’a güvenerek kendi sorumluluğumuzu yerine getirebiliriz.

Dünyanın içinde yaşarken ahireti unutmayalım; doğruluğumuz, en çok seçimlerimizde belli olsun.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir