Nimeti Küfre Çevirmek: Kazanç, Vicdan ve Sorumluluk

12 Eylül 2024

Allah’ın verdiği nimeti nasıl kullanıyoruz? Bize bir imkân verildiğinde onu iyiliğe mi dönüştürüyoruz, yoksa sadece kendi isteğimizin peşinden mi gidiyoruz? Asıl sınav bazen bir şeyi elde etmekte değil, elde ettiğimiz şey karşısında verdiğimiz karardadır.

Nahl suresinde hayvanların insanlar için ısınma, beslenme ve başka faydalar taşıdığı anlatılır. Hayvanları akşam geri getirirken ve sabah otlağa çıkarırken insanın gördüğü güzelliğe de dikkat çekilir. Bir koyunun, kuzunun, ineğin, toprağın ve emeğin içinde güzellik görebilmek… Bu da nimeti fark etmenin bir parçasıdır.

Bir çiftçinin hayvanlarıyla ilgilenmesini seyrederken yalnızca kazanç görmeyiz. O hayvanlarla kurduğu bağı da görürüz. Toprağıyla uğraşırken yaşadığı huzuru fark ederiz. Kur’an, insanın önündeki nimete sadece fayda hesabıyla bakmamasını da hatırlatır. Güzellik ve şükür birbirine yaklaşır.

Ama asıl mesele şu: Nimeti görmek başka, onu doğru kullanmak başka. Allah bir nimet verir. İnsan o nimeti iyilik için de kullanabilir, zarar vermek için de. Bıçakla meyve kesebiliriz. Aynı bıçakla bir insanı yaralayabiliriz. İnternetle faydalı bilgi paylaşabiliriz. Aynı imkânı insanlara zarar vermek için kullanabiliriz.

Üzümden meyve suyu da yapılabilir, sarhoş edici içki de. İmkânın var olması, her kullanımının doğru olduğu anlamına gelmez. İnsan önünde seçeneklerle karşılaşır. Verdiği karar, nimete karşı tutumunu gösterir. Bu yüzden Allah’ın bize verdiği şeyi hangi yolda kullandığımızı düşünmeliyiz.

İbrahim suresinin 28. ayetinde Allah’ın nimetini inkâra değiştirenlerden söz edilir. Onların toplumlarını yıkıma sürüklemeleri hatırlatılır. Bu uyarı yalnızca geçmişte yaşamış insanlara bakmak için değildir. Kendi davranışımıza da bakabiliriz. Bize verilen imkânların hangi tercihlerle zarara dönüştüğünü sorgulayabiliriz.

İnsanın değerlerinden birdenbire uzaklaşması gerekmiyor. Bazen küçük tavizlerle başlıyor. Önce bir gerekçe buluyoruz. Sonra başka bir gerekçe. Ardından daha önce yanlış gördüğümüz şeye alışıyoruz. En sonunda yaptığımızı sorgulamayı bırakabiliyoruz. Asıl tehlike belki de burada: Yanlışın bize normal görünmeye başlaması.

Sabah namazımızı kılmış olabiliriz. Allah’a dua etmiş olabiliriz. Ama o gün önümüzde yine sınavlar olacak. Bir müşteriye ne söyleyeceğiz? Bir çalışanla nasıl konuşacağız? Yalan söylemek işimize geldiğinde ne yapacağız? Başkasının hakkını gözetmek bize para kaybettirecekse hangi yolu seçeceğiz?

İbadetlerimizi hayatımızdaki kararlarımızdan ayırırsak aynı gün içinde iki farklı insan gibi davranabiliriz. Sabah Allah’ın adını anarız, öğleden sonra alışverişte yalan söyleriz. Bir yandan güvenilir olmaktan söz ederiz, öte yandan bize güvenen birinin hakkına gireriz. Bu çelişkiye bakmadan yalnızca güzel sözlerle yetinemeyiz.

Allah’ın nimetini şükürle karşılamak, yalnızca ‘Elhamdülillah’ demekle sınırlı değildir. Sahip olduğumuz aracı, parayı, bilgiyi ve zamanı nasıl kullandığımız da önemlidir. Kazanç elde ederken neye razı olduğumuzu düşünmeliyiz. Başkalarına zarar veren bir sistemden fayda sağlamakla ilgili sorular da bu sorumluluğun içindedir.

Kredi kartı, borç, faiz ve taksit gibi meseleler konuşulduğunda hemen günlük ihtiyaçlarımızı sayıyoruz. Market alışverişi var. Evin masrafı var. Ödemeler var. İnsan bazen bu ihtiyaçlar karşısında kendini sıkışmış hissediyor. Bu konulardaki her finansal ürünün dinî hükmünü tek bir örnekten çıkarmak doğru olmaz; fakat borçlanmanın bizi nasıl yönettiğini sorgulamak gerekir.

Bir şeyi hemen almak istediğimizde ödemeyi sonraya bırakmak kolay gelebilir. Sonra taksitler birikmeye başlar. Borçlar yüzünden yeni kararlar veremeyiz. Satın alırken hissettiğimiz rahatlık, öderken ağır bir yüke dönüşebilir. İşte tam burada kendimize sormamız gereken soru var: Gerçekten ihtiyacım olduğu için mi alıyorum, yoksa şimdi sahip olma isteğime mi yeniliyorum?

Bir araba satın almayı düşünelim. Aracın fiyatına bakıyoruz. Taksitlere bakıyoruz. Sigorta ve diğer şartlara bakıyoruz. Bir kampanya gördüğümüzde hemen sevinebiliriz. Fakat sözleşmenin bütün yükümlülüklerini anlamadan karar verirsek sonradan pişman olabiliriz. Dinî açıdan tartışmalı gördüğümüz bir şart varsa onu da araştırmamız gerekir.

Sigorta ve kasko hakkında farklı dinî değerlendirmeler bulunabilir. Bir görüşü herkes için tartışmasız hüküm olarak sunmak yerine, kişinin dayandığı gerekçeyi açıkça ortaya koyması önemlidir. Buradaki daha genel soru şudur: Güvenlik ve kazanç arayışımızda neyi kabul ediyor, neyi reddediyoruz? Kararlarımızı hangi bilgiyle veriyoruz?

İnsan yalnızca maddi kayıp ihtimalini düşünerek bütün hayatını planlayamaz. Eşyası zarar görebilir. Arabası bozulabilir. Bir işi beklediği gibi gitmeyebilir. Ama kaybetme korkusu da bazen kararlarımızı esir alır. Neye sahip olursak olalım bütün sonuçları kontrol edemeyiz.

Bir kazanç elde ettiğimizde, o kazancın hangi sebeplerle oluştuğuna bakmalıyız. Teknoloji yardımcı olur. Üretici çalışır. Fabrikalar üretir. İnsan öğrenir, araştırır ve emek verir. Bütün bu sebepleri görmek önemlidir. Fakat nimetlerin kaynağına şükretmeyi de unutmamalıyız.

Bilim ve teknoloji, insanın hayatını kolaylaştıran araçlar olabilir. Telefon sayesinde uzakta yaşayan insanlarla konuşabiliyoruz. Bilgiye ulaşabiliyoruz. Bu imkânı doğru kullanmak da bize düşüyor. İmkânı sunan sebepleri tanımakla Allah’a şükretmek birbirinin yerine geçmek zorunda değildir.

Bir de çoğunluğa uymak meselesi var. ‘Herkes böyle yapıyor’ dediğimizde neyi savunmuş oluyoruz? Bir iş yerinde herkes küçük yalanlar söylüyorsa bu yalanı doğru yapar mı? Bir çevrede gıybet yaygınsa, biz de gıybet ettiğimizde sorumluluğumuz ortadan kalkar mı?

Bazen bulunduğumuz yerin alışkanlıklarını ölçü kabul ediyoruz. ‘Burada başka türlü yaşanmaz’ diyoruz. ‘Bu piyasada herkes böyle’ diyoruz. Oysa yaygın olmakla doğru olmak aynı şey değildir. Kişi, kendi davranışını yalnızca çevresinin davranışına bakarak aklayamaz.

Şunu düşünelim: Bir insan ‘Dünyada zaten haksızlık var, ben de yaparım’ derse buna razı olur muyuz? Başkaları kötülük yapıyor diye kötülük meşru hâle gelmez. Aynı şekilde çoğunluğun tercih ettiği alışveriş biçimi de her zaman ahlaki ölçünün kendisi değildir.

Bir marketten alışveriş etmek, oradaki bütün ticari faaliyetleri onaylamak anlamına gelir mi? Böyle konularda farklı değerlendirmeler yapılabilir. Bir insan kendi vicdani ölçüsüyle bazı işletmeleri tercih etmeyebilir. Fakat başka bir kişiyi otomatik olarak aynı günaha ortak saymak için sağlam dayanak gerekir. Önemli olan, kendi kararımızın gerekçesini dürüstçe düşünmektir.

Bir sözün bizi rahatsız etmesi onun mutlaka yanlış olduğunu göstermez. Bazen nefsimize ağır gelen bir gerçek vardır. Fakat bir sözün sert söylenmesi de onu kendiliğinden doğru yapmaz. Bizim görevimiz söze karşı hemen savunmaya geçmek değil, söylenenin dayanağını araştırmaktır.

İş hayatında bu sınavın daha somut örnekleri var. Bir müşteri daha fazla indirim isteyebilir. Yeni müşteriye çok özel bir fiyat vermek ticari bir tercih olabilir. Ama daha önce söz verdiğimiz şartları ihlal ediyor, birine haksız davranıyor veya gerçeği saklıyorsak durup düşünmeliyiz.

Yıllardır çalıştığımız müşteriye belirli bir iskonto uygularken yeni müşteriye farklı bir fiyat verdiğimizde bunun gerekçesini açıklayabiliyor muyuz? Her fiyat farkı haksızlık değildir; şartlar ve miktarlar değişebilir. Fakat ilkemiz varsa onu yalnızca işimize geldiğinde hatırlamamalıyız.

Bir başka müşteri işin gerçeğine aykırı bir söz vermemizi isteyebilir. ‘Bu ürün ömür boyu dayanır de’ diyebilir. ‘Şu ülkede üretilmiş gibi anlat’ diyebilir. Bir satışı kaybetmemek için böyle sözlere başvurursak elde ettiğimiz kazancın arkasında ne kalacak? Müşteriyi kazanıp güveni kaybedebiliriz.

Bazen kaybetmek, daha büyük bir kaybı önler. Bir işin şartları içimize sinmiyorsa o işi almamayı seçebiliriz. Bu kısa vadede ciroyu azaltabilir. Ama sürekli taviz vererek büyümek, sonunda bizi kendi değerlerimizden uzaklaştırabilir. Her fırsat kabul edilmek zorunda değildir.

Bir insan işini büyütmek ister. Daha büyük bir dükkâna taşınmak ister. Daha çok çalışanı olsun ister. Bunların hepsi mümkün hedeflerdir. Fakat büyük görünmek, her zaman iyi yaşamak anlamına gelmez. Kimi zaman elindeki işle huzurlu olan bir insan, sırf çevresinin beklentisi yüzünden büyüme baskısı hissedebilir.

İşte burada kendi ölçümüzü bulmamız gerekiyor. Başka birinin başarısı bizim zorunlu hedefimiz değildir. Bir insanın küçük bir iş yerinde kalmayı tercih etmesi başarısızlık anlamına gelmez. Önemli olan seçimin nedenini bilmesi, işini dürüst yapması ve sorumluluğunu taşımasıdır.

Bir de anlık kazançla uzun vadeli sonuç arasındaki fark var. Bugün bir satış elde etmek için söylenen yalan, yarın müşteri güvenini zedeleyebilir. Bugün hakkı gözeterek vazgeçtiğimiz iş ise içimizi rahatlatabilir. Her karar yalnızca o günkü parayla ölçülmez.

Şimdi kendimize soralım: Ben gerçekten neyi korumaya çalışıyorum? Paramı mı, itibarımı mı, huzurumu mu, Allah’a karşı sorumluluğumu mu? Bir seçim yaparken bunların hangisini ilk sıraya koyuyorum? Hangi noktada kendi ilkemden taviz vermeye başlıyorum?

İnsan kaybı her zaman aynı ölçüyle değerlendirmez. Malını kaybettiğinde çok üzülür. Ama bir insanla güven ilişkisi bozulduğunda bunun ağırlığını daha sonra anlar. Eşiyle, çocuğuyla, kardeşiyle arasındaki bağlar zedelendiğinde paranın her şeyi düzeltemediğini fark eder.

Bir evin, arabanın veya iş yerinin zarar görmesinden korkabiliriz. Bu doğaldır. Fakat bazen bütün dikkatimizi eşyaya verirken ailemizle kurduğumuz iletişimi ihmal ederiz. Maddi güvence ararken manevi ilişkilerimizin de emek istediğini unutmayalım.

İçinde yaşadığımız toplumdaki öfke de düşündürücü. Trafikte biri önümüze geçer. Kötü bir söz duyarız. Müşteri kaba davranır. Bir tartışma büyür. Bazen küçücük bir olay ağır bir kavgaya dönüşür. Bu noktada kendi öfkemizi nasıl yönettiğimiz önemli hâle gelir.

Güne Kur’an okuyarak başlamanın insanın düşünmesine ve sakinleşmesine yardım ettiğini söyleyen bir tecrübe var. Bu tecrübeyi herkes için otomatik sonuç diye sunamayız. Ama insanın günün başında değerlerini hatırlaması, gün içinde karşılaştığı haksızlık karşısında kendisini durdurmasına yardımcı olabilir.

Bir müşteri bize sert sözlerle yaklaşınca hemen aynı sertlikle karşılık verebiliriz. Ya da önce durup ‘Buna nasıl cevap vermeliyim?’ diyebiliriz. Karşı tarafın kabalığını onaylamak zorunda değiliz. Ama onun üslubunu aynen tekrar etmek de zorunda değiliz.

Namaz kılmakla gündelik davranışlarımız arasındaki ilişkiyi de burada düşünelim. Namazı yalnızca bir alışkanlığa dönüştürürsek, sonrasında nasıl davranacağımızı sorgulamayı unutabiliriz. Oysa Allah’a yönelişin bizi dürüstlüğe, sabra ve adalete çağırmasını bekleriz.

Salih amel de bu noktada önem kazanır. Faydalı işler yapmak, insanlara iyilikte bulunmak, hak gözetmek, güvenilir olmak… Bunlar yalnızca güzel sözler değildir. Başkasının hayatında karşılığı olan davranışlardır. İbadetle salih ameli birbirine karşıt görmek yerine, ikisinin hayatımızdaki yerini birlikte düşünmeliyiz.

Namazın değeri veya sevabı hakkında tek bir kişinin yorumunu Kur’an’ın açık ve tek hükmü gibi göstermemeliyiz. Fakat şu sorudan da kaçmamalıyız: Allah’a kulluk ettiğimizi söylerken neden insanlara zarar veren davranışlar sergileyebiliyoruz? İbadetimizin ahlakımıza yansıması için ne yapıyoruz?

Bir yerde acı çeken insanlar varsa yalnızca uzaktan üzülmekle yetinemeyebiliriz. Dua ederiz; aynı zamanda elimizden gelen somut yardımı düşünürüz. Bir ihtiyacı karşılayabilir, güvenilir bir yardım çalışmasına katılabilir, haksızlığa karşı doğru söz söyleyebiliriz. Dua ile çabayı birbirinin yerine koymamak gerekir.

Sebep ve sonuç ilişkisi hayatımızın pek çok yerinde çalışır. Bir şeyi hareket ettirmek için çoğu zaman bir iş yapmamız gerekir. Bir sorunu çözmek için şartları değiştirmemiz gerekebilir. Allah’ın koyduğu düzene dair düşünürken, dua etmekle eylemde bulunmayı karşıtlaştırmak yerine sorumluluğumuzu görmeliyiz.

Asr suresinde iman, salih amel, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiye birlikte anılır. Birbirimize yalnızca sabır demek yetmez. Doğruyu da hatırlatmalıyız. Doğruyu hatırlatırken kendimiz de onunla yaşamaya çalışmalıyız. Başkasından beklediğimiz şeyi kendi hayatımızda terk edersek sözümüz zayıflar.

Üstelik bu yol kolay olmayabilir. Bir ilkeye bağlı kaldığımızda iş kaybedebiliriz. Bazı insanlarla anlaşamayabiliriz. Bir konuda ‘Hayır’ dediğimiz için eleştirilebiliriz. Fakat herkesin onayını almak, doğru yolda olduğumuzun ölçüsü değildir.

Bunun tersi de doğrudur. İnsanların bizi eleştirmesi tek başına haklı olduğumuzu göstermez. Kendi düşüncemizi sorgulamalıyız. Yanlışımızı söyleyen kişiyi dinlemeliyiz. Kibirden sakınmalıyız. Başkalarına anlattığımız ölçüyü kendimize de uygulamalıyız.

Her insanın hataları olabilir. Kendi çabamızı anlatırken kendimizi kusursuz göstermemeliyiz. ‘Ben artık hiç yanlış yapmam’ diyemeyiz. Bugün daha dikkatli davranmaya çalışabiliriz. Yarın yine bir yanılgıyla karşılaşabiliriz. Önemli olan onu fark edip düzeltmeye yönelmektir.

Bize verilen nimetlerle ne yapacağız? Güzel bir araba, kazançlı bir iş, bir telefon, bilgi, zaman ve insanlarla kurduğumuz ilişkiler… Hepsi önümüzde bir imkân olarak duruyor. Onları doğru kullanmak için yalnızca sahip olmak yetmiyor. Hangi ölçüye göre yaşayacağımızı da bilmemiz gerekiyor.

Şimdi ilk soruya dönelim. Allah’ın nimetini nasıl kullanıyoruz? Bize verilen imkânı yalnızca kendimiz için mi istiyoruz? Bir müşteri için gerçeği değiştiriyor muyuz? Biraz daha kazanmak uğruna insanları yanıltıyor muyuz? Yalnızca başkaları yapıyor diye içimize sinmeyen bir davranışı normal mi sayıyoruz?

Bugün bütün hayatımızı bir anda değiştiremeyebiliriz. Ama bir kararımızı değiştirebiliriz. Bir müşteriye açık konuşabiliriz. Haksız fiyatlandırmayı yeniden düşünebiliriz. Kızgınken sözümüzü tutabiliriz. Borçlanmadan önce şartları anlayabiliriz. Çevremiz ne yaparsa yapsın kendi sorumluluğumuzu unutmamayı seçebiliriz.

Allah’ım, verdiğin nimetleri fark etmeyi ve onları doğru kullanmayı bize nasip et. Bizi yalandan, haksızlıktan ve kibirden koru. İşimizde dürüst, ilişkilerimizde güvenilir olmayı nasip et. İbadetlerimizin davranışlarımıza yansımasına yardım et. Bize hakkı görmeyi, sabırla yaşamayı ve hatamızdan dönebilmeyi öğret.

Çünkü nimetin kıymeti yalnızca ona sahip olmakta değil, onu hangi yolda kullandığımızda da ortaya çıkar.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir