Dünyayı Yaşarken Hesap Gününü Unutuyor muyuz?

15 Eylül 2023

Bugünkü seçimimizin yarına ne taşıdığını biliyor muyuz?

Soru: Bir gün geriye dönüp baktığımızda, en çok neyi yapmadığımıza üzüleceğiz?

Daha çok kazanmadığımıza mı?

Yoksa kazanmak uğruna ihmal ettiğimiz doğrulara mı?

En‘âm suresinin 31. ayeti, Allah’a kavuşmayı yalanlayanların pişmanlığını önümüze getirir.

İnsan, hayatı boyunca görmezden geldiği sorumluluklarla bir anda yüzleşir.

Bugün önemsiz saydığı bir tercih, o gün ağır bir yük olarak karşısına çıkabilir.

Bu hatırlatma yalnızca gelecekte yaşayacağımız bir sahneyi anlatmaz.

Şimdi nasıl yaşayacağımızı da düşündürür.

Çünkü hesabı hatırlamak, bugünkü davranışımıza bir ölçü kazandırır.

Kimse görmediğinde ne yapıyoruz?

İşimize gelmeyen bir doğruyu duyduğumuzda nasıl karşılık veriyoruz?

Bir kazanç fırsatı doğduğunda, onun bize yüklediği sorumluluğu da hesaba katıyor muyuz?

Bazen insan bütün dikkatini önündeki fırsata verir.

Bir iş büyüyecektir, bir müşteri kazanılacaktır, bir mülk alınacaktır.

Fakat fırsatın büyüklüğü, seçimin doğruluğunu kendiliğinden belirlemez.

Önümüzde açılan kapının ardında ne olduğunu da düşünmek gerekir.

Kendimize söylediğimiz gerekçeler çok güçlü olabilir.

Yine de güçlü bir gerekçe, yanlış bir davranışı doğru hâle getirmez.

Hesap bilinci tam burada bizi durdurur.

Kazancın yanında bedeli, isteğin yanında sorumluluğu, bugünün yanında yarını da görmemizi ister.

Yarın taşımak istemediğimiz yükü, bugün kendi elimizle büyütmeyelim.

Dünya hayatını hangi ölçüyle değerlendiriyoruz?

Soru: Dünya hayatının geçici olduğunu bilmek, burada hiçbir şeyi önemsememek midir?

Hayır.

En‘âm suresinin 32. ayetinde dünya hayatı ile ahiret yurdu karşılaştırılır.

Bu karşılaştırma, yaşadığımız hayatın bütün sorumluluklarını değersizleştirmez.

Daha kalıcı olanı unutarak geçici olana bağlanmamızı sorgulatır.

İnsanın çalışması gerekir.

Yemeye, dinlenmeye, barınmaya ihtiyacı vardır.

Ailesini sever, eşinin sevgisini ister, çocuklarının iyiliğini düşünür.

Bunlar hayatın içindedir.

Mesele, bütün bu isteklerin hangi ölçüyle yönetildiğidir.

Dünyada da ahirette de iyilik istemek, birbirini dışlayan iki talep değildir.

İnsan dünyasını yaşarken ahiretini unutmayabilir.

Hatta dünyadaki sorumluluklarını yerine getirmesi, inancının günlük hayattaki karşılığı olabilir.

Evde güvenilir olmak bunun içindedir.

İşinde doğru davranmak bunun içindedir.

Birlikte yaşadığı insanların hakkını gözetmek de bunun içindedir.

İnanç, hayatın dışına çekilip hiçbir şeye dokunmadan durmak değildir.

Hayatın içinde, seçim yaparken ölçüyü korumaktır.

Bir insan eşinin kendisini sevmesini isteyebilir.

Fakat bu isteği, Allah’ın razı olmadığı bir davranışı kabul etmenin gerekçesine dönüşüyorsa durup düşünmelidir.

Sevilmek ile doğru davranmak her zaman çatışmaz.

Çatıştığı yerde ise hangi değeri öncelediğimiz ortaya çıkar.

İşte niyet dediğimiz şey, yalnızca içimizden geçirdiğimiz bir cümle değildir.

Tercihlerimizde görünen yöneliştir.

Dünyadan bütünüyle vazgeçmeden, dünyayı hayatımızın tek ölçüsü olmaktan çıkarabiliriz.

Sahip olduklarımızı kullanabiliriz.

Onların bizi yönetmesine izin vermemek ise ayrı bir dikkat ister.

Bu dikkat, bir defalık kararın ardından kendiliğinden sürmez.

Her yeni fırsatta, her yeni korkuda, her yeni istekte yeniden sınanır.

Sabır, yerimizde durmak mı?

En‘âm suresinin 33 ve 34. ayetlerinde, inkâr karşısında duyulan üzüntü ve önceki peygamberlerin sabrı hatırlatılır.

Doğru olduğunu bildiğimiz bir sözün karşılık bulmaması bizi üzebilir.

Bunu en çok yakınlarımızla yaşarız.

Anlatırız, anlaşılmak isteriz, beklediğimiz cevabı alamayız.

Sonra bazen doğruyu söylemekten yoruluruz.

Bazen de karşımızdakini zorlamaya başlarız.

Oysa sabır, ne doğruyu terk etmektir ne de başka bir insanın iradesini ele geçirmektir.

Sabır, kendi sorumluluğumuzu sürdürürken ölçüyü kaybetmemektir.

Üzüntü duyabiliriz.

Fakat üzüntümüzün, sözümüzü kırıcı hâle getirmesine dikkat etmeliyiz.

Sonuç gecikebilir.

Fakat gecikme, hemen bütün emeğin boşa gittiğini göstermez.

Soru: Ben doğruyu yaşamaya mı çalışıyorum, yoksa herkesin beni hemen haklı bulmasını mı istiyorum?

Bu iki istek bazen birbirine karışır.

Birincisinde davranışımızı düzeltiriz.

İkincisinde sürekli başkalarının tepkisini takip ederiz.

Bizi dinleyen insanların onayı gelmeyince içimizdeki bütün denge sarsılıyorsa, beklentimizi yeniden düşünmemiz gerekir.

Çünkü görevimizi yapmamız ile herkesin bizim istediğimiz yönde değişmesi aynı şey değildir.

En‘âm suresinin 35. ayeti de bu sınırı hatırlatır.

İnsan, başkasının imanını kendi gücüyle oluşturamaz.

En olağanüstü işareti göstermeyi istemesi bile bu gerçeği değiştirmez.

Bize düşen, sözümüzü ve davranışımızı dürüstçe ortaya koymaktır.

Karşımızdakini kendi istediğimiz sonuca zorlayarak huzur bulamayız.

Kendi sorumluluğumuzun sınırını bilmek, ilgisiz kalmak anlamına gelmez.

Sevmeye ve iyiliğini istemeye devam ederiz.

Fakat onun yerine seçim yapamayacağımızı da kabul ederiz.

Gerçekten dinlemeye açık mıyız?

Bir sesi duymak ile o söze kulak vermek aynı değildir.

En‘âm suresinin 36. ayeti üzerinde düşünürken, kendimize de bu ayrımı sormalıyız.

Duyduğumuz sözün bize dokunmasına izin veriyor muyuz?

Yoksa yalnızca önceden verdiğimiz cevabı söylemek için mi bekliyoruz?

İnsan alıştığı düşünceyi bırakmakta zorlanabilir.

Yıllarca güvenini yalnızca imkânlarına bağlamışsa, başka bir ölçüyü hemen benimsemeyebilir.

Bu değişim, bazen küçük ve samimi adımlarla görünür hâle gelir.

Bir ürün alırken bile önce az miktarda alıp niteliğini gözlemleyebiliriz.

Verilen söz ile ortaya çıkan sonucu karşılaştırırız.

Güven, zaman içinde davranışlarla belirginleşir.

Kendi hayatımızda da söylediğimiz doğruların karşılığını görmek gerekir.

Dürüstlüğü savunuyorsak, çıkarımız zorlandığında dürüst kalabiliyor muyuz?

Sabrı anlatıyorsak, beklemek gerektiğinde sabredebiliyor muyuz?

Güveni istiyorsak, başkasının bize güvenmesini sağlayacak bir tutarlılık gösteriyor muyuz?

Yalnızca başkalarının değişmesini beklersek, kendi önümüzdeki işi kaçırırız.

Oysa küçük bir davranışımız bile, söylediğimiz uzun sözlerden daha açık bir cevap olabilir.

En‘âm suresinin 38. ayetinde yeryüzündeki canlıların ve kuşların topluluklar oluşu hatırlatılır.

Hayata baktığımızda yalnızca kendimizi görmememiz için de bir düşünme alanı açılır.

Dünya, bizim isteklerimizin çevresinde kurulmuş dar bir sahne değildir.

Bizden başka canlılar vardır.

Bizim hesaplarımızı aşan bir yaratılış ve hayat vardır.

Bunu fark etmek, insanın kendi önemini abartmasını azaltabilir.

Sahip olduğumuz imkânlara şükretmemizi de derinleştirebilir.

Her şeyi kendimiz üretmiş, her şeyi kendimiz sağlamış gibi davranmak ne kadar doğrudur?

Aldığımız nefesi bile bütünüyle kendi irademizle kurmadık.

Bu farkındalık bizi çalışmaktan uzaklaştırmaz.

Emeğimizi, şükrümüzü ve sorumluluğumuzu birlikte düşünmeye çağırır.

Sıkıştığımızda hatırladığımızı rahatken de hatırlıyor muyuz?

En‘âm suresinin 40. ayeti, insanı büyük bir sıkıntı ihtimaliyle yüzleştirir.

Böyle bir anda kime yöneliriz?

Güvendiğimiz bütün imkânların yetersiz kaldığını hissettiğimizde ne yaparız?

İnsan o anda kendisinin her şeye yetmediğini daha açık görür.

Fakat asıl mesele yalnızca darlıkta yönelmek değildir.

Rahatlık geldiğinde de aynı sorumluluk bilincini sürdürebilmektir.

İşler yoluna girdiğinde doğruluğu yine önemsemek gerekir.

Beklediğimiz kazanca ulaştığımızda başkalarının hakkını yine gözetmek gerekir.

Sevildiğimizde, güçlendiğimizde, imkânlarımız arttığında da ölçüye ihtiyacımız vardır.

Çünkü insan sadece kayıplarıyla sınanmaz.

Kazandıkları karşısında nasıl davrandığıyla da kendini gösterir.

Bugün kendimize çok uzak hedefler koymadan başlayabiliriz.

Üzerimizdeki bir sorumluluğu düşünelim.

İhmal ettiğimiz bir doğruyu hatırlayalım.

Söylediğimiz bir sözün arkasında durup durmadığımıza bakalım.

Hayatın değeri yalnızca ne kadar şeye sahip olduğumuzla ölçülmez.

Onlarla ne yaptığımız da önemlidir.

Bir fırsatın cazibesi arttığında, insan bazen kendisine tanıdığı istisnaları da artırır.

Normalde doğru bulmadığı bir davranışa bu kez başka bir ad verebilir.

Büyük bir müşteri söz konusu olduğunda, sınırını korumayı daha zor bulabilir.

Kazancın kaçması ihtimali, düşüncesini daraltabilir.

İşte bu anlarda neyi gerçekten ölçü kabul ettiğimiz görünür olur.

Değerlerimizi yalnızca kaybımız olmayacağı zamanlarda koruyorsak, üzerlerinde yeniden düşünmeliyiz.

İnsan her güçlüğü bir anda çözemez.

Fakat kendi kararını dürüstçe adlandırabilir.

Tercihini mecburiyet gibi sunmadan, hangi nedenle yaptığını görebilir.

Bu dürüstlük, başka bir yol aramasına da yardım edebilir.

Hesap bilinci yalnızca yanlışın sonucundan korkmak değildir.

Doğruyu seçmenin değerini de hatırlamaktır.

Bir davranışın dünyada hemen alkış almaması, onun önemsiz olduğu anlamına gelmez.

Bir insanın doğru sözü yalnız kalmasına yol açabilir.

Yine de sözünün değerini yalnızca kalabalığın tepkisiyle ölçmek zorunda değildir.

Peygamberlerin karşılaştığı inkâr ve sabır hatırlatması, bu noktada anlam kazanır.

Doğru bir yolda yürümek her zaman kolaylık vaat etmez.

Sabır, zorluğun içinde yönünü koruma çabasıdır.

Bu çaba günlük hayatımıza da uzanır.

Aile içindeki sorumluluklarda, iş hayatındaki kararlarda ve verdiğimiz sözlerde görünür olur.

Dünyayı önemsemekle ahireti hatırlamak arasına aşılmaz bir duvar koymayalım.

Dünyadaki davranışımız, ahirete ilişkin ciddiyetimizi gösterebilir.

Bugünü nasıl geçirdiğimiz, yarına ne taşıdığımızı belirler.

Bu yüzden sıradan sandığımız seçimleri de küçümsemeyelim.

Soru: Bugün kazandıklarımızın yanında, hesabını gönül rahatlığıyla verebileceğimiz hangi davranışımız var?

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir