Anlamak, Sınır Koymak ve Hayatı Dengeye Getirmek
8 Haziran 2024
Hiç düşündünüz mü, neden hep anlaşılmak istiyoruz da anlamak için aynı gayreti göstermiyoruz? Eşimizin bizi anlamasını istiyoruz. Çocuğumuzun bizi dinlemesini bekliyoruz. Arkadaşımız derdimizi anlasın, ortağımız niyetimizi bilsin, anne babamız ne hissettiğimizi fark etsin istiyoruz. Peki biz kendimizi ne kadar tanıyoruz? Ne zaman öfkeleniyoruz, ne zaman korkuyoruz, hangi konuda aşırıya kaçıyoruz? Bunları bilmeden karşımızdaki insanı gerçekten anlayabilir miyiz?
İsrâ suresindeki ayetlerde, kendilerine daha önce ilim verilenlerin Kur’an okunduğunda yüzüstü secdeye kapandıkları, ağladıkları ve saygılarının arttığı anlatılır. İnsan neden ağlar? Bazen bir filmdeki acıyı kendi içinde hisseder. Bazen arkadaşının derdini öyle derinden anlar ki gözleri dolar. Ağlamanın her zaman tek sebebi anlamak değildir; ama burada üzerinde durmamız gereken, insanın hakikati kalbine kadar hissetmesidir. Kur’an’ın mesajını gerçekten anlamak, sadece kelimelerini duymaktan daha derin bir karşılık bulabilir.
İlim sahibi olmak önemli. Fakat ilimle ne yapıyoruz? Hz. Âdem’e isimlerin öğretilmesi bize bilginin değerini hatırlatıyor. Buna rağmen insanın hata yapabilen bir varlık olduğunu da biliyoruz. Çok şey öğrenmek bizi kendiliğinden kusursuz yapmaz. Bilgiyle birlikte akletmeye, duygularımızı tanımaya, yanlışımızı görmeye ve Allah’a sığınmaya ihtiyaç duyarız. Bildiğimiz hâlde yaptığımız hatalar vardır. İşte asıl mesele, bilginin davranışımıza dönüşüp dönüşmediğidir.
Çocuklarımızın okumasını istiyoruz. İyi bir okul bitirsin, yabancı dil öğrensin, meslek sahibi olsun, kimseye muhtaç olmasın diye emek veriyoruz. Elbette bunlar değerlidir. Fakat insan matematikte çok başarılı olup aile içinde ilişkilerini yönetemeyebilir. İşiyle ilgili en karmaşık problemi çözen biri, eşinin neden kırıldığını anlamakta zorlanabilir. Demek ki mesleki bilgi tek başına hayatın bütün sorunlarını çözmüyor. İlişkileri, kendimizi, sınırlarımızı ve sorumluluğumuzu da öğrenmemiz gerekiyor.
Bir iş yerinde çalışan kişi yalnızca kendisine ezberletilen adımı biliyorsa beklenmedik sorun çıktığında çaresiz kalabilir. Ama işin nasıl yürüdüğünü anlayan kişi, sorunun nedenini araştırabilir. İlişkilerde de benzer bir durum var. Eşimin hangi davranışına neden kızdığımı bilmiyorsam her tartışma bana yeni bir felaket gibi görünebilir. Çocuğumun tepkisini hiç anlamıyorsam onu yalnızca inatçılıkla suçlayabilirim. Bilgi, burada bir başkasını yönetme gücü değil; kendi tepkilerimizi daha bilinçli seçme imkânıdır.
İnsanlar farklıdır. Birimiz duygusal bir filmde ağlarız, diğerimiz hiç etkilenmeyiz. Birimiz tehlikeli bir durumda panikler, öteki soğukkanlı kalır. Birimiz geçmişte yaşananları uzun süre düşünür, diğerimiz geleceğe odaklanır. Birimiz düzen sever, birimiz daha dağınıktır. Farklı olmak, doğrudan iyi veya kötü olmak demek değildir. Karşımızdakinin bizim gibi hissetmesini beklediğimizde anlaşmazlık büyüyebilir. Oysa önce ‘Ben nasıl biriyim, o nasıl biri?’ diye sormak daha doğru bir başlangıç olabilir.
Anlaşılmanın insan için neden önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Derde düştüğümüzde bizi en iyi anlayacağını düşündüğümüz kişiyi ararız. Sırlarımızı ona açarız. Bazen bizi anlayan birinin sözünü daha kolay kabul ederiz. Bu yüzden bir insanın hayatında iyiliğe vesile olmak istiyorsak önce onu dinlemeyi öğrenmeliyiz. Sürekli öğüt vermek, karşı tarafın ne yaşadığını hiç anlamadan doğruyu anlatmak yeterli değildir. Anlamak sabır ister. Kendi bildiklerimizi durmadan tekrar etmekten daha fazla emek isteyebilir.
Fakat anlamak adına her sözü doğru kabul etmeyelim. Âl-i İmrân suresinde muhkem ve müteşabih ayetlerden söz edilir. Kalbinde eğrilik bulunanların fitne çıkarmak için müteşabih olana yönelmesi konusunda uyarı vardır. Buradaki önemli sorumluluk, bilmediğimiz konu hakkında kesin hükümler üretmemektir. Bazı ayetlerin üzerinde dikkatle düşünmek, ilimde derinleşmek, anlamını bilmediğimiz yerde de ‘Bilmiyorum’ diyebilmek gerekir. Bir meseleyi kendi isteğimize uygun göstermek için ayetin etrafında zorlama yorumlar yapmak, hakikati anlamak değildir.
Mesela bazı surelerin başındaki harfler üzerine pek çok yorum yapılabilir. Bunların hepsini kesin bilgi gibi sunmak doğru olur mu? İnsan merak edebilir, araştırabilir, öğrenmeye çalışabilir. Ama bilmediğimiz şeyi biliyormuş gibi anlatırsak başkasını da yanıltabiliriz. Üstelik hayatımızdaki asıl sorumlulukları ihmal edip bütün zamanımızı ispatlanmamış iddialarla doldurabiliriz. Faydalı bilgi arayışı, merakın peşinden sınırsızca sürüklenmek değil; neyi, niçin ve hangi dayanakla öğrendiğimizi düşünmektir.
Bir başka önemli kavram sınırdır. Hayatımızdaki pek çok şeyin sınırı var. Zamanımız sınırlı. Gücümüz sınırlı. Bir günde yiyebileceğimiz yemek, yapabileceğimiz iş, dinleyebileceğimiz söz sınırlı. Doğada da ölçü ve dengeyi görürüz. Tevhid inancında Allah’ı yaratılmışların sınırlarıyla tanımlamayız. Ancak insan kendi sınırını unuttuğunda sorunlar yaşayabilir. Her şeyi yapabileceğini, herkesi değiştirebileceğini, her yükü taşıyabileceğini sanırsa sonunda hem kendisini hem ilişkilerini yıpratabilir.
Bir yemeğin tadını düşünün. Çok sevdiğiniz bir baklavayı ilk yediğinizde aldığınız lezzet, onu aralıksız her gün yediğinizde aynı olmayabilir. Sevdiğimiz şeyi ölçüsüzce tüketmek, ondan aldığımız memnuniyeti de azaltabilir. Önemli olan yalnızca çok sahip olmak değildir. Doğru miktarı ve doğru zamanı bilmektir. İnsan bu dengeyi kaybettiğinde daha fazlasını isteyebilir, fakat elde ettiği fazlalık istediği huzuru getirmeyebilir.
Bir pilav yapmak bile ölçü ister. Pirinci ne kadar koyacağınızı, suyu ne zaman ekleyeceğinizi, ateşi ne kadar açacağınızı, ne kadar bekleyeceğinizi bilmeniz gerekir. Su fazla olursa pilav başka olur, ateş yüksek olursa dibi tutabilir. Sabır göstermezseniz istediğiniz sonuca ulaşamazsınız. Basit bir yemeğin bile bilgisi, zamanı, miktarı ve sabrı varken insan ilişkilerinin bunlardan bağımsız yürüyebileceğini nasıl düşünürüz? Evlilikte, arkadaşlıkta, ailede ve ortaklıkta da ölçü gerekir.
Merhamet etmek güzeldir. Ama merhamet, bütün sınırları ortadan kaldırmak değildir. Çocuğumuzun her isteğini karşılamak, onun adına her işi yapmak, her davranışının sonucunu sürekli bizim üstlenmemiz bazen sorumluluk öğrenmesini zorlaştırabilir. Çocuğu sevmekle ona sınır koymak birbirinin zıddı değildir. Sınır koyarken kırıcı, aşağılayıcı veya korkutucu olmak gerekmez. Ne yapabileceğimizi, neyi yapamayacağımızı açıkça söylemek de sevginin içinde yer alabilir.
Evlilikte de aynı ölçüyü aramak gerekir. Bir taraf sürekli fedakârlık yapıyor, kendi ihtiyaçlarını hiç söylemiyorsa bunun sonucu mutlaka huzur olmayabilir. Aldatma, güveni sarsma veya ağır bir haksızlık karşısında sırf kaybetme korkusuyla hiçbir sınır koyamamak, merhametle karıştırılmamalıdır. Öte yandan her ilişkinin şartı farklıdır; güvenliği ve ihtiyaçları dikkate alarak düşünmek gerekir. Temel mesele şudur: Fedakârlığı kendi irademizle mi yapıyoruz, yoksa korktuğumuz için mi her şeye razı oluyoruz?
Bir işin ustası olduğumuzda ortaya çıkan sorundan daha az paniğe kapılabiliriz. Yıllardır aydınlatma armatürleriyle çalışan bir usta, bir avizedeki arızayı gördüğünde neyi kontrol edeceğini bilir. Aynı kişi aracının motorundan alışmadığı bir ses duyduğunda endişelenebilir. Çünkü bu konuda aynı bilgiye sahip değildir. İnsan ilişkilerinde de çoğu zaman sorun çıkınca şaşırıyoruz. Ne olduğunu anlamadan kızıyoruz, suçluyoruz, kırıcı davranıyoruz. Oysa bir konuda bilgi sahibi olmak, soruna nasıl yaklaşacağımızı değiştirebilir.
Bu bilgi bize başkalarını istediğimiz kişiye dönüştürme hakkı vermez. İnsan karşısındakini zorla değiştiremez. Bir öğüt verebilir, bir gerçeği anlatabilir, kendi davranışını düzeltebilir, gerektiğinde mesafe koyabilir. Fakat son karar karşı tarafa aittir. Burada insanın kendi sorumluluğunu bilmesi önemlidir. ‘Ben onu mutlaka düzelteceğim’ diye bütün hayatımızı tüketmek yerine, ‘Ben doğru olan hangi adımı atabilirim?’ diye sormalıyız.
Bunu anlamak kolay mı? Yıllardır alıştığımız davranışların değişmesi zaman ister. Bir insan yirmi yıl boyunca aynı tepkiyi vermişse birkaç saat içinde tamamen başka birine dönüşmesini beklemek gerçekçi değildir. Öğrenmekte sabır vardır. Yabancı dil öğrenmek isteyen kişi bugün kursa başlayıp yarın akıcı konuşamaz. Tekrar eder, hata yapar, eksiklerini görür, yeniden çalışır. İlişkilerde de bir günde bütün alışkanlıklarımızı değiştiremeyiz. Ama her gün daha bilinçli bir adım atabiliriz.
Çocuk yürümeyi nasıl öğreniyor? Düşüyor, kalkıyor, yeniden deniyor. Biz de hayatımızda hata yapabiliriz. Sorun her hatayı bir daha asla yapmamak gibi imkânsız bir kusursuzluk iddiası değildir. Fakat aynı yanlışın sürekli tekrar etmesi üzerinde düşünmeliyiz. Evimizin önünde bir kuyu olduğunu biliyorsak her gün aynı kuyuya düşmemek için yolumuzu değiştirmeyi öğreniriz. Peki ilişkilerimizde neden bazen aynı tartışmaya, aynı kırgınlığa, aynı yanlış seçime tekrar tekrar dönüyoruz?
Bir insan art arda çalıştığı iş yerlerinde aynı sorunları yaşıyor ve her defasında bütün suçun başkasında olduğunu söylüyorsa kendi payını da araştırması gerekebilir. Bir evlilikte veya ortaklıkta sürekli benzer çatışmalar yaşanıyorsa yalnızca karşı tarafı suçlamak çözüm sağlamayabilir. Bu, her sıkıntının sorumlusu kendimiziz demek değildir. Gerçekten haksızlığa uğradığımız durumlar olabilir. Fakat her olayda kendimize ait kısmı dürüstçe görmek, değiştirilebilecek olanı fark etmemize yardım eder.
Geçmiş, bugün ve gelecek arasında bir bağ var. Daha önce yaptığımız seçimler bugünkü hayatımızı etkiliyor. Bugün kurduğumuz ilişkiler, öğrendiğimiz bilgiler, geliştirdiğimiz alışkanlıklar da yarınımızda karşılık bulabilir. Sebep ile sonuç arasındaki ilişkiyi düşünmek bu yüzden önemlidir. Bir davranışın sonunda ne olduğunu görmekle yetinmeyip o sonuca hangi adımların götürdüğünü anlamalıyız. Aynı sonuçtan şikâyet edip aynı sebepleri üretmeye devam edersek nasıl bir değişim bekleyebiliriz?
Kur’an bize geçmiş toplumlardan haber verir. İnsanı bugünkü tercihleriyle yüzleştirir, ahireti hatırlatır. Geçmişte yaşananı yalnızca hikâye gibi okumak yerine oradaki uyarının kendi hayatımızla ilişkisini düşünmeliyiz. Bir haksızlık niçin ortaya çıkmış? İnsan hangi seçimleriyle yanlışa yaklaşmış? Hangi davranışın sonucunda pişmanlık doğmuş? Böyle sorular, bilgiyi hayatla ilişkilendirmemize yardımcı olur. Ama bunu yaparken ayetlere kendimizden kesin anlamlar yüklemekten de kaçınmalıyız.
İnsan bazen geçmişte yaşadığı bir kırgınlığın etkisinden çıkamaz. Yıllar önce yaşadığı bir ilişkiyi, uğradığı haksızlığı veya duyduğu bir sözü zihninde tekrar tekrar yaşar. Bazen kendi iyiliğini bile bu hatıranın etrafında kurmaya başlar. Geçmişi yok saymak mümkün değildir. Ancak geçmişte olanın bugün verdiğimiz her kararı yönetmesine de izin vermek zorunda değiliz. Yaşadığımızı anlayarak, gereken sınırı koyarak ve bugünkü sorumluluğumuza dönerek farklı bir yol seçebiliriz.
Bir kişiye aşırı bağlandığımızda da benzer bir sorun oluşabilir. Onun davranışını, değişmesini, bizi aramasını, bizim istediğimiz gibi yaşamasını kendi huzurumuzun tek şartı hâline getiririz. Sonra bütün dikkatimizi ona yöneltiriz. Oysa herkesin özgür iradesi vardır. Bizim yapabileceğimiz, kendi niyetimizi ve davranışımızı düzeltmektir. Allah’a bağlılığımız ile bir insana duyduğumuz sevgi aynı şey değildir. İnsanı bütün hayatımızın mutlak sahibi gibi görmek bizi kırılgan hâle getirebilir.
Birine yardım ederken de ölçüyü unutmamak gerekir. Bedel ödemek kıymetlidir, fakat doğru zamanda, doğru miktarda ve doğru amaçla. Yardım ettiğimiz insanın kendi sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırırsak iyilik yapma niyetimiz beklemediğimiz sonuçlar doğurabilir. Elimizden geleni yapalım ama kendi sınırımızı da bilelim. Karşımızdaki kişinin hakkını korurken kendi hakkımızı da görmezden gelmeyelim. Fedakârlık ile kendimizi bütünüyle tüketmek aynı şey değildir.
Burada niyet çok önemli. Bir işe neden başlıyoruz? Sadece para kazanmak için mi, yoksa yaptığımız işi dürüstçe yerine getirerek Allah’ın rızasını gözetmek için de mi? Evlilikteki niyetimiz ne? Bir insana yardım ederken karşılığında mutlaka bir şey bekliyor muyuz? İnsan çaba gösterir, sebepleri oluşturur. Sonucun tamamını kendi gücüne bağlamak yerine Allah’a güvenmeyi öğrenir. Sebebi oluştururken kullandığımız yolun da doğru olması gerekir.
Küçük başlangıçları küçümsemeyelim. Bir damla tek başına az görünebilir ama damlalar birikir. Bir insanın doğruya yönelmesine yardımcı olmak, bir ailenin ilişkisinde iyiliğe vesile olmak, kendi yanlışımızı düzeltmek küçümsenecek şeyler değildir. Bütün dünyayı bir anda değiştirmeye çalışırken yakınımızdaki sorumluluğu unutmayalım. Yanımızdaki eşimizin, çocuğumuzun, arkadaşımızın ve komşumuzun kıymetini bilelim. Az görünen iyiliğin değeri, yalnızca sayısıyla ölçülmez.
Şimdi kendimize son kez soralım: Anlaşılmak istediğimiz kadar anlamaya da çalışıyor muyuz? Bilmediğimizi kabul edebiliyor muyuz? Bir haksızlıkla karşılaştığımızda kendi sınırımızı koruyor muyuz? Hata yaptığımızda aynı hataya yeniden düşmemek için sebebini araştırıyor muyuz? Allah’ın ayetlerini yalnızca dinlemekle kalmayıp hayatımızdaki karşılığını arıyor muyuz? Bütün bunlar bir günde tamamlanmayabilir. Fakat doğru yöne dönmek bugün başlayabilir.
İlim öğrenelim. Akledelim. Kalbimizle anlamaya çalışalım. Sınırlarımızı tanıyalım. Merhameti ölçüsüzlükle, sabrı çaresizlikle, sevgiyi bağımlılıkla karıştırmayalım. Geçmişten ders çıkaralım, bugün doğru sebepleri oluşturalım, geleceğe karşı sorumluluğumuzu unutmayalım. Rabbimizden hidayet isteyelim. Çünkü anlamak yalnızca bir bilgiyi zihnimizde tutmak değildir; o bilgiyle hayatımızı daha adil, daha dengeli ve daha sorumlu yaşamaya yönelmektir.


