Kuyudan Çıkarken Kalbini Kaybetme: Yusuf’un Yolunda Sabır, Doğruluk ve Affetmek
3 Haziran 2024
Bir gün güç sahibi olduğunuzda size haksızlık yapanlara nasıl davranacaksınız? Bugün sizi küçümseyenler yarın karşınıza muhtaç olarak çıktığında ne söyleyeceksiniz? İşte insanın gerçek imtihanı bazen zayıf olduğu günlerde değil, güçlü olduğu günlerde ortaya çıkar.
Yusuf’un hayatını yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay gibi okumayalım. Onun kuyusu, zindanı, kardeşleri ve sonunda ulaştığı makam, insanın kendi hayatına bakmasını sağlayan güçlü birer hatırlatmadır. Bir insan elinden tutan kimse yokken de doğru kalabilecek mi? İftira karşısında, yalnızlıkta, beklerken, hak ettiği değeri görmezken de Rabbine güvenebilecek mi? Bir gün şartlar değiştiğinde, kendisine kötülük edenlerden intikam almak yerine affetmeyi seçebilecek mi?
Yusuf’un kardeşleri onu kuyuya attı. O, kendi seçmediği şartlarla karşılaştı. Köle olarak satıldı. İftiraya uğradı. Zindana girdi. Sonra Allah’ın izniyle başka bir makama ulaştı. Fakat asıl mesele yalnızca kuyudan çıkmak değildir. Kuyudan çıkarken insanın içinde ne kaldığıdır. Öfke mi kaldı? Kin mi kaldı? Yoksa doğruluk, sabır ve merhamet mi?
Bu kıssayı ilk duyan insanların yaşadığı şartları da düşünelim. Mekke döneminde zulüm, dışlanma ve ağır baskılar vardı. Böyle bir ortamda geleceğin nasıl şekilleneceği kolayca görülemiyordu. Yusuf’un kuyusundan ve zindanından çıkan yol gibi, Mekke’deki baskılardan da umulmadık bir gelecek doğdu. Bu benzetme, görünürde kapalı olan yolların Allah’ın izniyle açılabileceğini hatırlatıyor. Ama hiçbir insan, bu hatırlatmayı kendi hayatında mutlaka makam veya servet kazanacağı vaadi gibi okuyamaz.
Çünkü Yusuf’un hayatındaki yükseliş yalnızca maddi bir yükseliş değildi. Karşısına çıkan kötülüklere nasıl cevap verdiği de önemlidir. Gücü eline geçtiğinde kardeşlerini aşağılamadı. Onlara, “Bugün size kınama yok” diyebildi. Yıllarca incinmiş bir insanın bu sözü söylemesi üzerinde durmaya değmez mi? Birçok insan kendisine yapılan küçük bir haksızlığı bile yıllarca taşırken, Yusuf o gün affetmeyi seçti.
Biz çoğu zaman insanların davranışının onların önündeki imkânlara göre değiştiğini görürüz. Parasızken önemsenmeyen birine, varlıklı olduğunda birden saygı gösterilir. Ünvanı yokken sözü dinlenmeyen birinin makamı değişince herkes yakınında olmak ister. O zaman insan kendine sormalıdır: Bana değer verilmesini sağlayan yalnızca sahip olduklarım mı? Ben başkalarına değer verirken onların insanlığına mı, yoksa etiketine mi bakıyorum?
Daha da önemlisi şudur: Dün beni aşağılayan insan bugün bana yaklaşırsa ben ona ne yapacağım? Onu ezmek için beklediğim fırsat mı geldi diyeceğim? Yoksa Yusuf’un örneğini düşünerek gücün ahlakını mı göstereceğim? Güç, karakterin yerine geçmez. Güç, insanın içinde bulunan karakteri açığa çıkarır.
Zorluklar karşısında duruşumuzu da yeniden düşünmeliyiz. Sıkıntıyı kimse istemez. İftira, zulüm, kayıp ve yalnızlık övülecek şeyler değildir. Fakat başımıza geldiklerinde onlarla ne yaptığımız önemlidir. Bir sıkıntı bizi daha hırçın, daha adaletsiz, daha kırıcı biri haline getirebilir. Aynı sıkıntının içinde hatamızı fark edebilir, sabretmeyi, ölçülü davranmayı, yeniden başlamayı öğrenebiliriz. Olayı doğru okumakla yanlış okumak arasındaki fark burada belirir.
Yusuf başına gelen her olayı yalnızca kendisine karşı kurulmuş bir engel olarak görüp kötülüğe kötülükle cevap verseydi, anlatılan örneğin anlamı başka olurdu. O ise içinde bulunduğu şartların esiri olmadı. Kölelik onun doğruluğunu ortadan kaldırmadı. Zindan ona yalanı tercih ettirmedi. Makam da onu geçmişte gördüğü kötülüklerin intikamını almaya yöneltmedi. İşte üzerinde durulması gereken bütünlük budur.
Bir de sabrın nasıl anlaşıldığına bakalım. Sabır, yaşanan her şeyin hemen sona ermesini talep etmek değildir. Sabır, doğru bildiğimiz yoldan vazgeçmeden bekleyebilmek; beklerken de üzerimize düşeni yapmaktır. Bazen insan, “Neden hâlâ bitmedi?” diye sorar. Çabasına, ibadetine ve duasına karşılık şartların hemen değişmesini ister. Oysa dua, insanın Allah ile bir alışveriş yapması değildir. İbadetimizi yerine getirince sıkıntılarımızın belirlediğimiz günde sona ereceğini garanti edemeyiz.
Kendi yanlışlarımızla yüzleşmek de kolay değildir. İnsan bazen hatasının sonucunu görür ama o sonuca katlanmak istemez. “Ben bu kadarını hak etmedim” der. Hatasını kabul ederken bile sonucunun çok kısa sürmesini bekler. İçimizdeki benlik, bedel ödemek istemez. Fakat yanlışla yüzleşmek, hemen rahatlamakla aynı şey değildir. Gerçeği kabul etmek, daha önce kurduğumuz yanlış düzeni değiştirmek ve bir daha aynı yanlışa dönmemek için çalışmak gerekir.
Burada önemli bir ölçü var. İnsanın başına gelen her sıkıntıyı kesin olarak geçmişte işlediği bir günahın cezası diye açıklayamayız. Başkasının gördüğü zulmü de böyle yorumlayamayız. Söyleyebileceğimiz şey şudur: Sıkıntı anında kendi davranışımızı gözden geçirebiliriz. Bir yanlışımız varsa düzeltmeye çalışabiliriz. Bize haksızlık yapılmışsa haksızlığı haksızlık olarak görebilir, buna rağmen kendi doğruluğumuzu terk etmemeyi seçebiliriz.
Allah’tan yardım isterken yalnızca sonucun değişmesine mi odaklanıyoruz? Yoksa o sonuçla karşılaşıncaya kadar nasıl bir insan olacağımızı da düşünüyor muyuz? Yusuf’un yoluna bakınca ikisini birbirinden ayırmamamız gerektiğini görürüz. Dua etmek vardır. Dua ettiğimiz istikamette çaba göstermek de vardır. Allah’a sığınmak vardır. Yalan söylemeden, emaneti çiğnemeden, insanlara zulmetmeden yaşamak da vardır.
Bir insanın duası ile davranışı birbirini yalanlamamalı. Doğruluk isteyen insan ilişkilerinde doğru olmaya çalışmalı. Sabır dileyen insan zorluk anında ölçüsünü korumaya gayret etmeli. Allah’tan bereket isteyen insan işinde sorumluluğunu yerine getirmeli. Çalışmakla dua birbirine rakip değildir. Biri diğerinin yerine konulmamalıdır.
Bazen bir şeyin gerçekleşmesi için çok dua ederiz; fakat onun gerektirdiği emeği göstermeyiz. Sonra sonucun neden değişmediğini sorarız. Oysa bir işi öğrenmek, hatasını düzeltmek, bozulan bir ilişkiye emek vermek, ticaretini dürüstçe yürütmek, verdiği sözü tutmak kişinin sorumluluğudur. Dua insanı sorumluluktan kaçırmak için değil, sorumluluğunu yerine getirirken Allah’a yönelmek içindir.
Bir de tekrar eden yanlışlarımızı düşünelim. Birine bize ait değerli bir eşyayı emanet ettiğimizi varsayalım. O eşya kırıldığında tamir ettirip yeniden veririz. Aynı insan yeniden kırar. Bir daha getirir; yine tamir ederiz. Bu defalarca sürerse ne olur? Yalnızca eşyanın bozulması değil, emanetin korunmaması da sorun haline gelir. Emanet bir davranış meselesidir. İnsan, eline verilmiş imkânı nasıl kullandığını sorgulamalıdır.
Hayatımız, ilişkilerimiz, zamanımız, birbirimize verdiğimiz sözler üzerinde de böyle düşünelim. Her hatanın ardından bağışlanma istemek kıymetlidir. Ama samimi dönüş, hatayı sürekli tekrarlamakta ısrar etmekten farklıdır. “Nasıl olsa yine affedilirim” diye yanlışın üzerine gitmek, insanın kendi sorumluluğundan uzaklaşmasıdır. Özür, davranışta değişim arzusuyla birleşmelidir.
Şimdi kıssaların en güzeli ifadesinin hayatımıza nasıl seslendiğine bakalım. Güzel bir kıssa yalnızca dinlenmek ve başkalarına anlatılmak için midir? Bir gün biz de geçmişte kalacağız. Bizi tanıyanlar hakkımızda konuşacak. Çocuklarımız, yakınlarımız, birlikte çalıştığımız insanlar bizden ne hatırlayacak? Çok güzel sözler söylediğimizi mi? Yoksa sözümüzle hayatımız arasında bir uyum bulunduğunu mu?
İnsanın arkasında bıraktığı iz, anlattıklarından çok yaşadıklarında görülür. Adil miydi? Yardım eder miydi? Eline güç geçtiğinde değişir miydi? Yalan söyler miydi? İnsanların hakkını korur muydu? Sözüyle davranışı birbirine uygun muydu? Bunlar bir insanın hayatını başkaları için anlamlı bir örneğe dönüştüren sorulardır.
Kur’an’dan örnekler anlatmak başka, o örneklerden pay almak başka bir şeydir. Yusuf’un affını anlatıp kendi çevremizde her fırsatta intikam ararsak neyi öğrendik? Sabırdan söz edip ilk zorlukta bütün ölçülerimizi kaybedersek neyi yaşadık? Doğruluğun önemini söyleyip işimize geldiğinde yalanı seçersek sözlerimiz bizi ne kadar değiştirdi?
İnsan sadece bilgi biriktirerek olgunlaşmaz. Öğrendiklerinin kendi seçimlerinde karşılık bulması gerekir. Dinî hayatı yalnızca belli ibadetlerin yerine getirilmesine indirgeyemeyiz. Namazın, orucun ve diğer ibadetlerin değerini küçültmeden; doğruluğu, güvenilirliği, iyiliği, ahirete inanmayı ve salih ameli de hayatın merkezinde tutmak gerekir. Kur’an’ın üzerinde durduğu insan, yalnızca iyi konuşan değil, iyi olanı yapmaya çalışan insandır.
Dürüstlük sadece kolay günlerin erdemi değildir. İşler aleyhimize döndüğünde de dürüst kalmak gerekir. Kendimizi savunmak için yalan söylemek kolay gelebilir. Kaybetmemek için hileye başvurmak cazip görünebilir. Yusuf’un hayatında ise ağır şartların ortasında doğruluğunu koruyan bir insan görürüz. İşte kıssayı bizim hayatımıza yaklaştıran nokta budur.
Kıskançlığın nasıl bir yanlışa dönüşebildiğini de Yusuf’un kardeşleri üzerinden anlayabiliriz. Önce insanın içinde bir duygu oluşur. Kıyaslama başlar. Kardeşine gösterilen ilgiyi kendisine yapılmış bir haksızlık gibi görür. Ardından bu düşünceyi beslerse yanlış kararlar birbirini izler. Yusuf’u ortadan kaldırmayı düşünmek, onu kuyuya atmak, babalarına yalan söylemek ve o yalanı sürdürebilmek için başka yalanlara ihtiyaç duymak… Bir yanlış, başka yanlışların kapısını açar.
İnsan çoğu zaman yalanın ilk cümlesini söylerken sonrasında ne kadar büyük bir yük taşıyacağını düşünmez. Ama yalanı gizlemek için yeni sözler kurmak zorunda kalır. Bir gerçeği saklamak, başka gerçekleri de örtmeye çalışmak demektir. Kıskançlık yalnızca içimizde kalmış bir duygu olmaktan çıkıp kardeşimize yaptığımız haksızlığa dönüşebilir. Bu nedenle mesele yalnızca yanlış davranışı değil, o davranışı hazırlayan iç dünyayı da fark etmektir.
Yakup’un Yusuf’a rüyasını kardeşlerine anlatmaması yönündeki uyarısı da bize insan ilişkilerindeki hassasiyetleri düşündürür. Her duygu doğru yönlendirilmediğinde zarar verebilir. Kıskançlık da böyledir. Kıskandığımız kişiyi suçlamak kolaydır. Fakat asıl soru, o duygunun bizi hangi eyleme sürüklediğidir. Başkasına verilen bir nimetten rahatsız olduğumuzda bunu zulme çevirmemek için kendi tutumumuzu sorgulamak gerekir.
Bu noktada kıssayı yalnızca başkasının davranışını değerlendirmek için kullanmayalım. “Yusuf’un kardeşleri ne büyük yanlış yaptı” demek kolay. Asıl mesele, biz kendi hayatımızda birine haksızlık ettiğimizde bunu fark edebiliyor muyuz? Birinin başarısını küçültüyor muyuz? Kardeşimizin, arkadaşımızın veya iş arkadaşımızın değer görmesi bizi rahatsız ediyor mu? İçimizde başlayan kıyaslamayı adaletsizliğe dönüştürmeden durdurabiliyor muyuz?
Allah’ın gücüne ve ilmine iman etmek de günlük hayatımızı etkilemelidir. Yaratanın, öldürenin, güldürenin ve ağlatanın Allah olduğunu hatırlamak, her şeyi yalnızca kendi kontrolümüzde sanmamamız için bir uyarıdır. Görmek, duymak, bilmek ve hüküm vermek üzerine düşünürken, insanın bilgisinin sınırlı olduğunu da kabul ederiz. Biz bir olayın görünen kısmını bilebiliriz. Bütün sonuçları ve bütün hikmeti bildiğimizi ileri süremeyiz.
Böyle bir bilinç, hayat karşısında hem çaba göstermeyi hem de haddimizi bilmeyi gerektirir. Kendi görevimizden kaçmadan çalışırız. Ama her sonucu yalnızca kendi emeğimizin eseri saymayız. Başımıza gelen her şeyin anlamını eksiksiz çözdüğümüzü iddia etmeyiz. Bilmediğimiz yerde bilgi sahibiymiş gibi konuşmayız. İnancımız bizi kendimizi sınırsız güç sahibi görmeye değil, sorumluluk almaya çağırır.
Dua konusunda da dikkatli olmalıyız. Bir şeyi tekrar tekrar okumak, bizim yapmamız gereken işi kendiliğinden yapmaz. Eksik hazırlanmış bir iş, yalnızca söz söylemekle tamamlanmaz. Emek gerektiren bir sonuç emeksiz ortaya çıkmaz. Felak ve Nâs surelerini düşünürken de hasedin ve kötülüğün farkında olmak, Allah’a sığınmak ve davranışlarımızı düzeltmek birbirinden koparılmamalıdır. Dua değerli olmakla birlikte insanın iradesini, düşünmesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Kıssanın sonunda Yusuf’un makamı hatırlanır. Fakat yalnızca makama bakarsak mesajı eksik anlarız. Her doğru insan bu dünyada zenginleşmeyebilir. Her sabreden kişi istediği göreve gelmeyebilir. Her mazlum bu dünyada hakkını bütünüyle alamayabilir. Öyleyse Yusuf’un yolundan alınacak ders, yalnızca sonunda zengin olmak ya da yönetici konumuna yükselmek değildir. Asıl değer, insanın hangi şartta bulunursa bulunsun doğru ve salih olana yönelmesidir.
Ahiret inancı burada bakışımızı değiştirir. Bir insan dürüst yaşadığı halde maddi bir başarı elde edemeden ölebilir. Bu, onun doğruluğunun boşa gittiği anlamına gelmez. Biz her şeyi yalnızca bu dünyadaki kazanç ve kayıpla ölçersek sabrın, iyiliğin ve Allah rızası için yapılan davranışların anlamını daraltırız. İnanan insan için nihai karşılık bu dünya ile sınırlı değildir.
Şimdi başladığımız soruya dönelim. Güçlü olduğunuz gün, size kötülük yapmış biri kapınızı çalsa ne yaparsınız? Kuyudayken doğru kalmak önemlidir. Zindandayken doğru kalmak önemlidir. Fakat kuyudan çıktıktan, zindandan kurtulduktan ve imkânlara kavuştuktan sonra da doğru kalmak aynı derecede önemlidir. Affetmenin, adil davranmanın ve ölçüyü korumanın değeri orada görünür.
Bugün hayatımızda küçük bir adım atabiliriz. Kırdığımız bir insana karşı davranışımızı düzeltebiliriz. Söylediğimiz bir yalanı sürdüren yeni yalanlardan vazgeçebiliriz. Bize emanet edileni koruyabiliriz. Öğrendiğimiz doğruyu, yalnızca başkasına anlatılacak bir cümle olarak değil, kendi hayatımızda uygulanacak bir ölçü olarak görebiliriz. Bunlar büyük laflar değil, somut tercihlerdir.
Bir gün bizim de hikâyemiz anlatılacak. O gün hakkımızda yalnızca güzel konuştuğumuzu mu söyleyecekler, yoksa güzel olanı yaşamaya çalıştığımızı mı? İnsanların aklında hangi makamda bulunduğumuzdan önce, o makamdayken nasıl davrandığımız kalabilir. Yusuf’un yolundan kendimize yönelteceğimiz asıl soru budur: Şartlar değişirken kalbimiz ve ahlakımız hangi yönde değişiyor?
Rabbimizden doğruluk, sabır, anlayış ve salih amel için yardım isteyelim. Ama yardım isterken bize düşen adımı ertelemeyelim. Kuyu bizi tanımlamasın. Zindan bizi bozmasın. Makam bizi kibirlendirmesin. Başkalarının kötülüğü, kendi kötülüğümüze gerekçe olmasın. Ve bir gün geçmişe dönüp baktığımızda, yalnızca Yusuf’un hikâyesini anlatan değil, ondan gerçekten pay almaya çalışan insanlar olduğumuzu görelim.

